1 Aralık 2016 Perşembe

Dünyadan Haberler

The Economist’in her yıl çıkardığı Pocket World in Figures’ün 2017’si çıkmış. Arkadaşlar sağolsun göndermişler, iki üç gün dünyanın karnesini incelemekle geçti. Sizin de ilginizi çeker mi? Kestiremedim. Ama gözüme çarpanları paylaşayım dedim, belki istifade eden olur.

Nüfus

En büyükler 1,4 milyarla Çin, 1,26 milyarla Hindistan. Ama 2025’ten önce Hindistan’ın öne geçmesi bekleniyor. ABD 322 milyon nüfusla üçüncü. Türkiye onsekizinci, 2025’te de onsekizinci kalıyor, tabii ufalacağı tutmazsa.

Nüfusu en hızlı artan 45 ülkenin tam 38’i Sahra-altı Afrika’da. Rekor yıllık %4 artışla Nijerya’nın. Nijerya’nın başka başarıları da var. 20 yaş altı Nijerya’lı her 1000 kadından 208’i son beş yılda doğurmuş. Kadın başına doğurganlık oranı 7,5 ki inanılır gibi bir sayı değil. Nüfusun yarısı 14,8 yaşın altında. Kişi başı yıllık gelir 432 dolarla sondan beşinci. Nüfusu bilfiil azalan ülkelerin başında Bulgaristan, Romanya, Litvanya, Letonya ve Ukrayna geliyor. Öbür Doğu Avrupa ülkelerinin hemen hepsini önümüzdeki beş yılda nüfus kaybı bekliyor. Batı Avrupa ortalaması yüzde sıfır. Nüfus kaybeden diğer ülkeler arasında Bermuda, Martinik, Barbados, Jamaika gibi ada ülkeleri göze çarpıyor.

Teenage doğumlarında Hindistan gelecek beş yılda 8,7 milyon doğumla başta. Nüfusa oranlandığında ise başta gelen 23 ülkenin 23’ü de Afrika’da.

En Büyük kent 38 milyon nüfusla Tokyo. Ardından Delhi, Şanghay, Beijing ve eskiden Bombay dediğimiz Mumbai geliyor, sırasıyla 29, 27, 24, ve 22 milyon. İstanbul onsekizinci. Dünyadaki en büyük 48 kentin onda biri Çin’de imiş.

Net Nüfus kaybı yaşayan 18 kentin tümü Rusya, Ukrayna ve Letonya’da.

Dünyanın en yaşanılası şehri Avustralya’da Melbourne imiş, 100 üstünden 97 puan almış. Onu izleyen yedi kentin üçü Kanada’da, üçü Avustralya’da. En berbat şehir tabii ki şimdilik Şam görünüyor. Nijerya’daki Lagos ile Bangladeş’teki Dhaka sanki o listede daha kalıcı olabilir.

En yüksek bina Dubai’deki Burc el-Halife, 800 küsur metre. Top yirminin 11’i Doğu Asya’da, 5’i körfezin Arap emirliklerinde. ABD dört bina ile hayli gerilere düşmüş.

En çok göçmen barındıran ülke 46 milyonla ABD. Onu 12 milyonla Almanya izliyor. Türkiye 19.uncu. Nüfusa oranlarsan listenin ilk üçü Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Kuveyt.

Mülteci sayısında Türkiye ve Pakistan birinciliğe oynuyor. En çok mülteci başvurusu alan ülkeler açık ara Almanya ve ABD.
  
Gelir

Toplam milli gelirde ABD 17 trilyon dolarla açık ara önde. Çin ikinci, Türkiye onsekizinci. Ama purchasing power parity dedikleri satın alma paritesini hesaba katarsan ABD ile Çin başa baş, Türkiye bir basamak atlayıp onyedinci geliyor.

Kişi başı gelirde ilk üç sıra mini devletlerden, Monako, Liechtenstein ve Lüksemburg’un. Monako’da kişi başı yıllık gelir 187 bin dolarmış - Allah artırsın diyoruz. Bunları saymazsak, normal ülkeler arasında birinci 96 bin dolarla Norveç, 85 bin dolarla İsviçre. ABD kişi başı 54 bin dolarla ondördüncü geliyor. Türkiye ilk altmışta yok. Sanırım yüzle yüz yirminci arası bir yerde.

En gariban 32 ülkenin 27’si Kara Afrika’da. Öbürleri Afganistan, Kuzey Kore, Haiti ve Tacikistan. En fakiri yılda adam başı 268 dolarla Burundi.

Gelire eğitim, sağlık gibi faktörleri ekleyip İnsani Gelişmişlik Endeksi diye bir şey hesaplamışlar. Liste başı yüz üstünden 94 puanla Norveç. Sonra Avustralya, İsviçre, Danimarka geliyor. Türkiye ilk 62’de yok; son 22’de de yok.

En berbat zengin-fakir uçurumu Güney Afrika Cumhuriyeti’nde. En dengeli dağılım, fakirlik eşitleyen Ukrayna’da.

2004-2014 arası en hızlı zenginleşen ülkeler Katar, Azerbeycan ve Türkmenistan. Türkiye ilk elliye girememiş. En kötü kırka da girmemiş.

Ticaret

Dünyanın en büyük ihracatçısı 18 üyeli Euro bölgesi. Onu ABD ve Çin izlemiş. Türkiye otuzüçüncü sırada. Euro bölgesinin yirmide biri kadar mal ve hizmet ihraç etmiş. Sıra elle tutulan ürünler ihracına gelince Çin birinci sıraya geçiyor, ABD ikinciliği koruyor. Başta gelen on ülke dünya sanayi ürünleri ihracatının yarısından fazlasını gerçekleştiriyor.

Almanya’nın 280 milyar, Çin’in 219 milyar dolar dış ticaret fazlası var. Buna karşılık ABD’nin dış ticaret açığı 389 milyar dolar. Türkiye 2014’te 43 milyar dolarla en çok dış ticaret açığı olan beşinci ülke olmuş. Buna karşılık ulusal gelirine oranla en çok dış ticaret açığı olan 46 sefil ülke arasında Türkiye yok.
  
Kısmi rezervler, yani kasadaki nakit açısından dünya birincisi 3,4 trilyon dolarla Çin. Japonya 1,2 trilyonla ikinci, Türkiye 111 milyarla yirmi birinci.

Enflasyon oranında Türkiye ne ilk 22’ye ne son 21’e giriyor. En kötüsü 2015’te %120 enflasyonla Venezuela.

2015’te dünya piyasalarında fiyatı en çok artan ürünler %49’la çay ve %19’la yün. Son beş yılda sığır eti ve yün fiyatları artmış, diğer tüm hammaddelerin fiyatı dolar bazında fena halde düşmüş. Petrol, şeker, bakır, mısır, kahve, pirinç, altın, kereste fiyatlarında %20’yi aşan düşüşler var. Hammadde üreticisi ülkelerin durumu yaş.

2015’te konut fiyatları artışında Türkiye %18’le dünya birincisi. Son beş yıllık artışta Brezilya birinci Türkiye ikinci. Yani Türkiye’de yatırım yapacaksan konuta yapacaksın.
  
Toplam dış borçta Çin 959 milyarla dünya birincisi, Türkiye 408 milyarla yedinci. Dış borcu toplam mal ve hizmet ihracatına oranlayınca Türkiye onikinci sıraya düşüyor. Ama dikkat: ihracatına oranla en çok borcu olan ülkeler sıralamasında Sudan, Moğolistan, Laos gibi tüy sıklet ülkeleri çıkarırsan, Türkiye Brezilya’nın ardından ikinci sırada.

En çok dış yardım alan ülkeler sıralamasında Türkiye üç küsur milyar dolarla yedinci. Sanırım mülteciler için AB’den aldığımız para bunun sorumlusu. En çok dış yardım alan ülkeler dörder küsur milyarla Afganistan ve Vietnam.

Üretim

Sanayi üretiminde Çin 4 trilyon, ABD 3 trilyon dolarla açık ara önde. Onları Japonya ve Almanya izliyor. Türkiye ondokuzuncu sırada. Hizmet sektöründe ABD 12 trilyon dolar üretimle rakip tanımıyor. Çin 4, Japonya 3 trilyonlarda. Türkiye ilk 52’de yok.

Toplam tarımsal üretimde Türkiye 57 milyar dolarla onuncu. Fransa’nın önüne geçmiş olmamız ilginç. Liste başı 950 milyarla Çin, ikinci 336 milyarla Hindistan.

Türkiye dünyanın onuncu en büyük meyva üreticisi, onuncu buğday üreticisi, dördüncü sebzecisi. Tüm tarımsal ürünlerde Çin açık ara birinci. Tahıl ve ette ABD ikinci.

Çayda Türkiye dünyanın yedinci en büyük üreticisi, üçüncü en büyük tüketicisi. Hem üretimde hem tüketimde Çin birinci, Hindistan ikinci.

Yeraltı kaynakları üretiminde Türkiye hiçbir kalemde ilk ona girememiş. Buna karşılık bakır tüketiminde sekizinciymişiz.

Dünyanın en büyük petrol üreticileri günde 12şer milyon varille ABD ve Suudi Arabistan. Rusya yaklaşık 11 milyon varille üçüncü. Üretimi ile tüketimi arasında net 8 milyon varil açık olan Çin, petrol alanında dünyanın en aç ülkesi görünümünde.

Venezuella %17, Suudi Arabistan %15 ile dünyanın işlenmemiş petrol rezervlerinin en büyük kısmına sahip. Onları Kanada, İran, Irak, Kuveyt ve Rusya izliyor. Türkiye’nin o taraklarda bezi yok.

Çalışma Hayatı
  
Kadınların ekonomik hayata en az katıldığı 16 ülkenin 15’i İslam ülkeleri, öbürü Hindistan. Lübnan’ı İslam ülkesi sayacak mıyız bilemedim.

İşsizlik oranında başı Afrika ülkeleri, Bosna-Hersek, ve Mauritius ve Guadelup gibi bazı ada ülkeleri çekiyor. İlk 44’te yokuz.

Ofis kiralarının en yüksek olduğu kentler Londra ve Hong Kong. New York, Beijing, Tokyo ve Şanghay başa oynayanlar arasında.

Brain drain dedikleri beyin göçünden en çok etkilenen ülkelerin başında Sırbistan, Moldova, Bulgaristan, Hırvatistan, Romanya gibi Doğu Avrupa ülkeleri geliyor.. Sanırım Batı Avrupa’ya bu ülkelerden göçün kolaylığı bu sonucu etkileyen bir faktör. Beyin göçünden istifade eden ülkeler tabii İsviçre, ABD, AB ülkeleri. Ama liste başında Katar ve BAE de var.

Araştırma ve geliştirme yatırımında ABD 457 milyar dolarla birinci. Çin (211 milyar) ikinci, Japonya ve Almanya onun peşinde. A&G harcamalarını ulusal gelire oranlayınca Güney Kore birinci, İsrail ikinci, ABD on birinci sıraya düşüyor.
  
Borsa

Dünyanın hem sermaye büyüklüğü hem kâr açısından en büyük şirketi Apple. Sermayesi 600 milyar dolar kadar; yani İsveç’in ulusal gelirinden biraz fazla.

Onu Google, Microsoft, Amazon ve Facebook izliyor. Sermaye büyüklüğüne göre ilk yirmide iki petrol şirketi, fakat beş ilaç şirketi var.

En büyük dokuz bankanın dördü ABD’de, dördü Çin’de. Ama dünyadaki en büyük yüzer-gezer paranın en önemli kaynaklarından biri olan yatırım fonlarına bakarsan, ilk sırada 848 milyar dolarla Norveç Devlet Emeklilik Fonu, ikinci sırada Abu Dhabi Yatırım İdaresi geliyor. Katar, Suudi, Çin, Hong Kong ve Singapur başa oynayanlar arasında.

Alım satım hacmi açısından Nasdaq 2015’te 32 trilyon dolarla birinci, Şanghay borsası 21 trilyonla ikinci, New York 19 trilyonla üçüncü gelmiş. Borsa İstanbul 375 milyar dolarlık alım satımla yirmiüçüncü.

Yaşam Kalitesi
  
Demokrasi endeksinde Norveç yüz üstünden 88’le birinci ilan edilmiş. İsviçre, İsveç, Finlandiya onu izliyor. En dipteki yirmi ülkeden onu islam ülkeleri. Çin’le Rusya’yı da en kötülere katmışlar. Türkiye 2015 itibariyle listelere girememiş.

Üniversitelileşme liglerinde Yunanistan başta görünüyor. Sanırım oradaki ekonomik krizin bir sonucudur, işsiz kalanlar bari okuyalım diyordur. İkinci %95’le Güney Kore. Türkiye onsekizinci sırada.

Okuryazar oranı en düşük olan kırk ülkeden yirmi kadarı (Afrika’dakiler dahil, 27’si Afrika’da olmak üzere) İslam ülkesi.

Eğitim bütçesinin ulusal gelire oranı bakımından Litvanya ve Küba zirvede, Afrika ülkeleri dipte. Monako’nun en diplerde olması ilk başta şaşırtıyor. Ama Monako nüfusunun büyük bir kısmının milyarder emeklilerden oluştuğu düşünülünce normal olmalı.

En yüksek boşanma oranları Rusya, Belarus, Ukrayna, Letonya gibi eski Sovyet ülkelerinde. Onları İskandinavlar ABD ve diğer Batı Avrupa ülkeleri izliyor. En düşük boşanma oranına sahip ülkeler başında Şili, Guatemala, Peru, İrlanda gibi Katolikler var.

Kadınlarda ortalama ilk evlilik yaşı, Sahra’nın kıyısına sıkışmış bir Afrika ülkesi olan Nijerya’da 15, onun komşusu olan Çad’da 16. Afrika’nın dokuz ülkesinde ilk evlilik yaşı ortalaması 18’in altında. Buna karşılık İsveç’te kadınlar ilk evliliklerine ortalama 33 yaşında karar veriyorlar. İlk evlilik yaşı ile ülkenin kalkınma düzeyi arasında şaşılacak kadar net bir korelasyon var. 
  
Afrika’daki Gine, Angola ve Senegal’de ortalama hane halkı büyüklüğü - çoluk çombakla beraber- 9. Almanya’da 2. İki aşırı uçtan da kaçınmak en doğrusu herhalde.

Kişi başı hayır kuruluşlarına ve yabancı kişilere en çok bağışta bulunanların başında Myanmar ve Yeni Zelanda geliyormuş. En çok bağış veren 28 ülke arasında İslam ülkelerinden sadece Bahreyn, BAE ve Kırgızistan var.

Ulaşım

ABD’de 6,6 milyon kilometre, onsekizinci sıradaki Türkiye’de ise 391 bin kilometre karayolu varmış. Yol başına en çok vasıta düşen ülke Kilometrede 628 vasıta gibi kabus bir rakamla Japonya. Almanya kilometre başına 74 vasıtayla yirmiyedinci, Yunanistan kırkdördüncü Türkiye trafik sıkışıklığında ilk elliye girmiyor. Tabii bu rakama Kars’ın Tunceli’nin yolları da dahil; İstanbul’u ayrıca hesaplamamışlar.
  
Ölümlü trafik kazalarında dünya rekoru,  yıllık 100.000 nüfusta 73 ölümle Libya'nın. En berbat 46 ülkenin 35'i Kara Afrika'da. Asya'da rekor, yüz binde 32 ölümle İran'ın.

İzlanda'da bin kişiye 720 otomobil,  Etiyopya'da 1 otomobil düşüyor.  ABD 375 otomobille 36. sırada imiş. Türkiye ilk ellide ve son ellide yok.

Yıllık otomobil üretiminde Çin birinci,  Türkiye  ondokuzuncu.  Otomobil satışlarında da sıralama aynı.  Buna karşılık yıllık toplam uçak yolculuğu adedinde  Türkiye 2014'de 92 milyon yolcuyla dokuzuncu sıraya yükselmiş.  Rusya'nın,  Fransa'nın,  İtalya'nın önünde.

Demiryolu ağında ABD 228 bin km. ile birinci sırada.  Türkiye yurdu demirağlarla sara sara 10 bin km.'yi bulmuş.  yirmibirinci sırada.  Buna karşılık demiryolu kullanımında ilk 24 arasına girmiyor.

Atatürk Havalimanı yıllık 61 milyon yolcuyla dünya havaalanları arasında on birinci, iniş kalkış sayısı açısından on dördüncü.  Her iki kalemin lideri, ABD'de bölgesel hub olan Atlanta.

Dünyanın en işlek 14 limanının yedisi Çin'de, beşi Singapur, Taiwan, Hong Kong gibi diğer Güneydoğu Asya  kıyılarında. 

Suç ve ceza

Cinayet oranında dünya birincisi, yüz binde 84 cinayetle Honduras.  İlk beş ülkenin hepsi Orta Amerika ve Karayiplerde bulunuyor.  Silahlı soygunda da 20 rekortmenin 15'i Latin Amerika ve Karayip  ülkeleri. Latinler ateşli, anlaşıldı.

ABD yüz bin nüfusta 698 hükümlü ve tutukluyla,  dünyanın açık ara en büyük hapishane nüfusuna sahip.  Türkiye 2016 başı itibariyle 179 bin hükümlü ve tutukluyla dokuzuncu  sırada görünüyor;  ancak şimdi İran'ı geçip sekizinciliğe yükselmiş olmalı. Nüfusa oranla hükümlü- tutuklu sayısında mamafih henüz ABD'nin çok gerisindeyiz. Aradaki farkı kapatmak için daha yaklaşık 350 bin kişiyi hapsetmemiz gerekiyor.

Savaş

Savunma harcamalarında 2014 yılında Afganistan ve Oman ulusal gelirlerinin % 16,4'ü ile başa oynamışlar.  Onları Suudi Arabistan ve Irak izlemiş. ABD %3,3 ile yirminci sırada.  Mutlak sayılara bakınca sıralama radikal olarak değişiyor. ABD 597 milyar dolarla birinci,  Çin 145 milyarla ikinci,  Suudi Arabistan üçüncü, Rusya mütevazi bir 51 milyarla beşinci. Lakin Rusya'nın gerçek rakamları hakkında tereddüt var sanırım, anlaşılmaz bir dip not koymuşlar.

Çin silah altında 2,25 milyon askerle dünyanın en kalabalık ordusuna sahip.  ABD 1,4 milyon askerle ikinci, Türkiye dokuzuncu sırada görünüyor. ABD yıllık 10 milyar dolarlık silah ihracatıyla dünyanın bir numaralı askeri donatıcısı. İkinci konumdaki Rusya 5 milyarda kalmış.

İç ve dış güvenlik açısından dünyanın en sakin ülkesi İzlanda imiş. Onu Danimarka, Avusturya, Yeni Zelanda ve Portekiz izliyor. Türkiye toplam 163 ülke arasında sondan onsekizinci olarak gösterilmiş. Son bir kaç ayda o sıralama değişmiş olabilir sanıyorum.

Çevre

Dünyanın en büyük karbondioksit salıcısı 8 milyar tonla Çin, ikincisi ABD, Türkiye yirmi birinci.

Hava kirliliğinde lider kent açık farkla Delhi.  Katar başkenti Doha, Bangladeş'te Dhaka, Afganistan'da Kabil, Mısır'da Kahire havası en berbat şehirler arasında yer alıyor. Ankara o sıralamada on beşinci. İstanbul dereceye girememiş.

Dünyanın en büyük ormanları Rusya'da. Onu Brezilya, Kanada ve ABD izliyor. Afrika ülkesi Togo son 25 yılda ormanlarının % 67'sini,  Nijerya % 54'ünü, Uganda % 50'sini yok etmiş.

Sağlık

Ortalama yaşam beklentisi, emekli milyoner cenneti Monako'da  89,5 yıl. Orası sayılmaz diyorsanız Japonya 84,1 , İtalya 83,8 yıl. En düşük yaşam beklentisi olan 24 ülkenin tümü Kara Afrika'da. 24 ülkenin ortalaması 56 yıl civarı, ki bundan iki üç kuşak öncesinin dünya ortalamalarına bakarsanız gene iyi sayılır. Türkiye ilk elliye ve son elliye girmiyor.

Bebek ölümlerinde Angola binde 88'le feci durumda. En kötü 43 ülkenin 34'ü Afrika'da.  Öbürleri malum Afganistan, Pakistan, Yemen, Türkmenistan vb.

Diyabette Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan, Bahreyn başa oynuyor. Kalp krizinde Türkmenistan ile Kazakistan, kanserde Macaristan ile Ermenistan, Moğolistan lidermiş.

ABD ulusal gelirinin %17'sini sağlığa harcıyor, savunmaya ayırdığı payın beş katından fazla. Kişi başına en çok doktor Katar ve Monako'daymış. Küba üçüncü.

Obezite liglerinde Katar birinci, Kuveyt ikinci, BAE üçüncü. Türkiye nüfusa oranla onaltıncı sırada.

Teknoloji, kültür

Cep telefonu kullanımında lider, Makao ve Hong Kong gibi Çin'e bağlı şehir devletleri ile Bahreyn ve BAE gibi Körfez emirlikleri. Makao'da kişi başına 3,2 cep hattı düşüyormuş, bebekler ve yatalak dedeler dahil. İnternet kullanımında İzlanda, Norveç, Danimarka başı çekiyorlar. Türkiye ilk ellide yok.

Her milyon kişiye yılda 3470 yeni kitapla İngiltere kitap yayıncılığında tartışmasız bir numara. Bunda şüphesiz ana faktör, İngiltere'nin kendi nüfusundan çok daha büyük bir İngilizce konuşan dünyaya hitap edebilmesi. İngiliz kitaplarını sırf İngilizler alsa işler o kadar açılmazdı. İkinci sırada milyon kişiye 2482 kitapla Brezilya var, hayret. Türkiye'yi milyon nüfusa 670 kitapla  20. sıraya koymuşlar. Yani Türkiye'de  50 bin yeni kitap çıkıyormuş, bu doğru mu?

Yılda 2 milyar 117 milyon seyirciyle Hindistan dünyanın en büyük sinema seyircisi kitlesine sahip. Türkiye 60 milyonla 16. sırada. Yani Bollywood,  Yeşilçam'dan tam 35 kat büyük bir piyasaya hitap ediyor.  Kişi başına sinemaya gitme oranında ise Güney Kore başta.

Kişi başına gazete satış sayısında Lüksemburg, Hong Kong gibi şehir devletleri doğal olarak en üstte. Ama onları Ecuador'un izlemesi ilginç. Japonya 358 gazete ile beşinci sıraya düşmüş.

Basın özgürlüğünde ilk beşi İskandinav ülkeleri ile Hollanda paylaşıyor. İlk otuzda Namibya, Kıbrıs ve Estonya var, ama ABD yok. Türkiye haydi haydi yok.

ABD kimya dalında verilen Nobel ödüllerinin %26'sını, fizikte %40'ını, tıpta %35'ini, ekonomide %65'ini almış. Bu rakamlar durumun vahametini tam yansıtmıyor, çünkü 1901'den saymaya başlamışlar. Son kırk yılı ele alırsak sanırım bu dört alandaki ödüllerin %80'den fazlası ABD'ye gitti. Ve daha ilginci ödül alanların önemli bir çoğunluğu ABD dışında doğmuş bilim insanları idi. Beyin göçü mü dediniz? ABD'li olmayanların rekabet şansına sahip oldukları tek alan Nobel Edebiyat ödülü görünüyor.

Bira tüketiminde kişi başı yılda 147 litre ile Çekya açık ara birinci. Hakkıdır, çok iyi biraları var çünkü.  Almanya ve Avusturya epey geriden onu izliyor. İrlanda onuncu, İngiltere yirmi ikinci sıradaymış, tuhaf.

Sigara tüketiminde Belarus birinci, Rusya üçüncü. Türkiye dereceye girmemiş. Kumarda ABD'yi Çin ve Japonya izliyor.

Turizm'de Fransa bütün nobranlığına  rağmen yılda 83 milyon ziyaretçi ile birinciliği korumuş. ABD turist sayısında ikinci, fakat turist gelirinde birinci. Türkiye 2014 itibarıyla 40 milyon ziyaretçi ile altıncı olma başarısını göstermiş. 2016'da sanırım ciddi bir kayıpla  onunculuk dolayında bir yere düşmüş olmalı.

Turizm harcamalarında 164 milyar dolarla Çinliler birinci. Amerikalılar 145 milyarla ikinci, Almanlar 106 milyarla üçüncü. Turizm yatırımı planlarken bu rakamları akılda tutmalı.








23 Kasım 2016 Çarşamba

Bu esnada, çiftlikte …

Türkiye’de yayınevlerinin toy yazarlara yaklaşımı Afrika cangıllarında timsahların ceylan sürülerine yaklaşımıyla şaşırtıcı bir benzerlik arz ediyor. Kitabını yayınlatmayı düşünen genç ceylan arkadaşlara birkaç küçük tavsiye:

1- Pazarlık gücü kısıtlı olan tanınmamış yazarlarda standart telif payı %10 civarındadır. Bu rakamın çok altına razı olmayın.

2- Kitap satışı arttıkça yayınevinin birim maliyeti düşer. On bin satıştan sonra %12,5, kırk bin satıştan sonra %15 gibi kademeli bir telif ücretinde ısrarcı olun. Yüz bini aşacak olursanız timsahla yer değiştirmeyi deneyebilirsiniz.

3- Telifin satış üzerinden hesaplanmasına asla razı olmayın; beş kuruş alamazsınız. Daima net basım adedi üzerinden anlaşma yapın.

4- Yayınevi net basım adedinin bir oranının telif harici tutulmasını talep ederse %1’den fazlasını kabul etmeyin.

5- Makul olan ödeme biçimi basım tarihinden itibaren üç ayın sonunda banka havalesidir. Asla çek kabul etmeyin ve bu hususu sözleşmeye yazdırın. Gecikme halinde faiz şartı koyun.

6- Basım adedi, fiyat ve kapak konularına fazla karışmayın. Yayınevi bunları daha iyi bilir.

7- E-kitap hakları konusunda ısrarcı olun. Yayınevi derhal makul nitelikte e-kitap çıkarmıyorsa e-kitap haklarını saklı tutun.

8- Çeviri, film, Tv dizisi haklarını asla koşulsuz devretmeyin. “Eser Sahibinin rızası” şartını sözleşmeye yazdırın. O rıza ileride, şansınız varsa, milyonlar şeklinde size dönebilir.

9- Sözleşmeyi 3. kişilere devretme hakkı asla tanımayın. Ne idüğü belirsiz bir naylon firma ile baş başa kalabilirsiniz.

10- Kitabın belli sürede, mesela bir yılda, basılıp piyasaya sunulmaması halinde iptal şartı koydurun. Yoksa kitabınız sonsuza dek sürünebilir.

11- Kitabın tükenmesi halinde belli sürede yeni basım şartı koydurun, aksi halde kitabın hakları size rücu etsin. “Tükenme” şartı mümkünse yayınevi stoklarını baz almasın, ya da 200 veya 500 gibi yüksek bir asgari stok belirlensin. Yoksa yayınevi stokta on tane kitap tutup eserinizi ebediyete kadar gömebilir.

12- Talep üzerine noter huzurunda stok sayımı şartında ısrarcı olun. Yoksa kaç kitap basıldığını, kaçının satıldığını asla bilemezsiniz.

13- Kitapta resim, harita, grafik gibi size ait olmayan telif unsurları varsa ya bunların, ya da size ait olan net telifin sözleşmede açıkça belirtilmesine dikkat edin. Yoksa “ ay pardon bütün telif ücretini karikatürcü aldı” olur.

14- “Tüm eserler” sözleşmesi yaparsanız gelecekteki eserlerin makul sürede kabulü şartı getirin. İleride yazacağınız bir eseri yayınevi mesela üç ay içinde kabul etmez ya da razı olmadığınız değişiklikler yapmakta ısrarcı olursa başka yayınevine gitme imkanınız olsun.

15- Ücretsiz nüshalar konusunda inatçı olmayın. Depo memuru ile dost olmak gibi pratik yöntemlere yoğunlaşın.

16- Sözleşmeyi yayınevi adına imzalayan kişinin yetki belgesi ve imza sirkülerini görmeyi talep edin. Yoksa işin cırt noktasına gelindiğinde elinizde değersiz bir kağıt parçası ile kalabilirsiniz.

17- Hukuki sonuç doğuran tüm görüşmeleri yazılı olarak yapın ve mutlaka dosyalayın. Yarın o sempatik patron gider, hiç bir şey bilmeyen biri ile baş başa kalabilirsiniz.

18- Mümkünse avans istemeyen ve almayın. O sistem medeni ülkelerde yürür, burada yürümez.

19- İhtilaf durumunda nere mahkemelerinin yetkili olacağına dikkat edin. Kastamonu’da tanıdığınız kimse olmayabilir.

20- Her zaman güler yüzlü olun ve saf görünün. Avukatınızı yanınızda götürmeyin.

21- Her sözleşmenin bir savaş olduğunu – peki, satranç olsun – unutmayın.

                                                                                                                                      Bir Dost.

15 Eylül 2016 Perşembe

Son Cinnete Dair

“Nişanyan […] akıl almaz bir şekilde o paçoz cümleyi kurup tecavüzcülerin çoğunun büluğ çağında romantikler olduğunu söyledi,” demiş bir adet Metin Solmaz.

“Romantik” ne demek emin değilim. Ben pek öyle dememişim, “büluğ çağının fırtınaları arasında yolunu kaybetmiş âşıklar” demişim. Aynı şey değil sanki.

Bilemiyorum, belki pembe dizi kültürüm yetersiz, “aşk” deyince benim aklıma mesela mum ışığında bir restoran yahut pembe balonlar filan gelmiyor. Romeo ve Jülyet geliyor. Medea geliyor. Othello ile Desdemona geliyor. Anna Karenina, Emma Bovary geliyor. Héloise ile Abelard geliyor. D’Urberville’lerin Tess’i geliyor. Genç Werther’in acıları geliyor. Benjamin Constant’ın Adolphe’u geliyor.1 Hepsinde kan, acı, gözyaşı, cinnet, cinayet, intihar vardır. Eski Yunan’da Aphrodite yalnızca Aşk Tanrıçası değildir, Yıkım ve Felaket Tanrıçasıdır aynı zamanda. Boşuna mı?

Şimdi diyeceksin ki, küçük burjuva ahlakının sığ sularına kendini hapsetmiş, pembe balonların ve “ayıp sözlerden” arındırılmış küçük hayatların ötesinde bir dünya olabileceğini çoktan unutmuş insanlara bunları anlatmaya çalışmanın manası ne? Haklısın belki. Bilemedim. Belki anlamsız bir çaba.

Bir sonraki cümlede yazar “Sevan bu cümleyi neden kurdu” diye merak edip üç şık saymış. Doğru cevap üçüncüsüdür: “c) cümleyi beğenip silmeye yahut tekrar kurmaya kıyamadığı için.”

Aynen öyle oldu. O paragrafın meramı neydi? Suç TİPİ ile tekerrür riski arasında kayda değer bir ilişki kuramazsın; dolayısıyla af yahut ceza indirimi çıkarırken, “ay ay ay çok ayıp, ona indirim veremeyiz” diye ayrım yapamazsın, yaparsan cühelanın önyargılarına boyun eğersin. Meramım buydu. Mümkün mertebe renkli ve somut bir dille dört örnek verdim. Sonra üslup bakımından sakıncalı bulduğum için birini sildim. Tecavüzlü cümle de olabilirdi sildiğim. Ama “büluğ çağının fırtınaları” deyimiyle, orada elektrik gibi çarpan “aşıklar” kelimesine, doğrusu kıyamadım.

Tecavüzlerde cezadan sonra tekerrür oranının sıfıra yakın olduğunu tahmin ediyorum; bazı işler hayatta bir defa yapılır. Katillerde de tekerrür oranı düşüktür, ama belki kapanmamış hesaplar yüzünden yüzde onları, yirmileri bulabilir.

Yazının devamında Metin Solmaz tecavüzü “korkunç bir erkek suçu” olarak tanımlıyor. “Tecavüz kötü değildir, çok kötüdür. Rezildir. Başka suçlara benzemez. Cinayet gibi değildir. Haklı cinayet olabilir. Haklı tecavüz olamaz.”

Korkarım ki Metin Solmaz konu hakkında yeterli bilgiye sahip değil. Önemli bir ayrımı göz ardı ediyor. Belki de Batı toplumları için üretilmiş literatürden hareketle bu kanılara varmış. Tecavüzü eğer “kadının isteği ve iradesi dışında girilmiş cinsel ilişki” olarak tanımlarsak söyledikleri haklı veya haklıya yakın olabilir, peki. Lakin Türkiye’de, uygulamada, tecavüzün tanımı bu değildir. Tecavüz, “ailenin ve toplumun iradesi dışında girilmiş cinsel ilişki”dir. Nitekim kadının cinselliğini kontrol altında tutmayı ailenin ve toplumun varoluş davası olarak gören bir kültürde başka türlü olması düşünülemezdi.

Birkaç örnek vereyim.
Benim tanıdığım ilk tecavüzcü, 2001-2002’de Selçuk Kapalı’da koğuş ortağım olan biriydi. Kendi on sekiz -on dokuzundayken on beş yaşında bir kızı “kaçırmış”. Üç yıl beraber oturmuşlar; bir çocukları olmuş. Ancak kızın ailesi bir türlü yatışmamış. Başlık parası talep etmişler; sonunda bir şekilde kızı bunaltıp geri almışlar. Bizimki, kendi ifadesine göre çalışıp başlık parası biriktirmek için Almanya’ya gitmiş. Orada fikrini bozmuş, başka biri ile nişanlanmış, buradakini unutmuş. Ama kayınların hıncı dinmemiş. Kızın yaşını mahkeme kararı ile küçültüp, ilişkinin başladığı tarihte 15 yaş altı görünmesini sağlamışlar. Bizimki memlekete döndüğü gün yakalatmışlar. Tanıştığımda yedi yıldan beri yatıyordu. Benden sonra çıktı. Bremen’de lokanta açmış diye duydum.

Şirince’ye ilk geldiğimde, cahil bir şehirli olarak beni en çok şaşırtan şeylerden biri kız “kaçırma” vakalarının sıklığı idi. Köydeki evliliklerin galiba yarıdan fazlası, belki üçte ikisi “kaçırma” yoluyla gerçekleşiyordu. Bir iki olaya ister istemez biz de bulaştık. (“Sevan Abi sizin bahçedeki kulübe var ya, bir arkadaşım geceleyin şey…”) Zamanla olayın sosyal ve ekonomik nedenlerini daha iyi anlama fırsatı bulduk.

Sosyolojiyle sizi şimdi sıkmayayım. Burada sadece işin risk boyutunu düşünmenizi istiyorum. Her şey yolunda giderse sorun yok; aile ikna edilir, düğün yapılır. Ya gitmezse? Ya sinyal hatası varsa, yahut kız yarı yolda fikir değiştirirse, ne bileyim, “pöh, babacığımla bozuşmaya değmezmiş bu lavuk” sonucuna varırsa? Tecavüzün cezası TCK 102/2’de on iki yıldan az olmamak üzere hapis, kız on sekizden küçükse dört yıl daha eklenir. Ayrıcı kişiyi hürriyetinden yoksun kılma cezası 109/5’te on buçuk yıla kadar hapis. Ayrıca tehdit varsa ya da yanına bir arkadaşını almışsan 106/2’den iki ila beş yıl daha ekle. Kaydı mı hayatın? Hem öyle bir kaydı ki kış olimpiyatlarına girsen madalya alırsın.

Son dönemde tanıştığım tecavüzcülerden ikisi aklımda kalmış, onları da anlatayım. Biri bir Kürt, İzmirli hayata beş sıfır mağlup başlayanlardan, ama vahşi bir tür cinsel cazibesi olduğu inkar edilemez. Yemin billah ediyor, “karı” aylarca sinyal vermiş, göz süzmüş, manalı laflar etmiş. Kendi “manitası” varmış, o yüzden önce yüz vermemiş. Sonra “şeytana uymuş”, “extasy ayağına gelmişler.” Birkaç gün sonra polis kapısına dayanmış, tecavüzden on beş küsur yıl almış. İşin gerçeği nedir, bilemem tabii. Belli bir inandırıcılıkla bana anlatılanı aktarıyorum. Cezaevinde ayrıca, kimsenin hikâyesini çok fazla kurcalamaya gelmez.

Öbürü de bir Kürt, tecritte yatıyor, günlerini yüksek sesle Kuran okuyarak geçiriyor. Kendisi bir şey anlatmıyor. Ama başkalarının naklettiğine göre oğlancıymış. İş üstünde polis baskınına uğramış, öteki çocuk paniğe kapılmış, “beni buraya zorla getirdi” diye ifade vermiş. Sonuç: otuz sene mi, kırk sene mi ne hapis.

Sonra, gebe olduğu anlaşılınca paniğe kapılıp, “kola bayii oğlan gazozuma hap atıp her gece bana tecavüz ediyormuş” diye adamcağızı yakan Diyarbakırlı dinibütün dul hanımın vakası var, adeta çağdaş bir Endymion ve Selene hikayesi.

Duyduğum hikayelerin hemen hepsinde üç tema öne çıkıyor.

- Sinyal hatası. Kadının sinyali ile erkeğin algısı birbirini tutmayınca, en hafifinden rezalet, en ağırından cinayet oluyor. Belki de cinsler arası ilişkilerin patolojik bir ölçüde çarpıklaştığı, insanların küçük yaştan itibaren karşı cinsle sağlıklı bir iletişim kuramadan yetiştiği bir toplumda kaçınılmaz bir şey.

- Keçi kayınpeder sendromu ve başlık parası. Yanılmıyorsam, kız çocuğunu bir takas meta olarak gören geleneksel kültürle, bireysel heves ve tercihi ön plana çıkaran modern hayatın çatışması bu problemi besleyen bir faktör. Belki bu yüzden, özellikle Batıya göçmüş Kürt ailelerde çok sık görülüyor.

- Kimyasal ürünler. Kokain, extasy ve benzerleri bazı toplum kesimlerinde tahmin edemeyeceğiniz kadar yaygın ve hapı yuttuktan sonra, kızlı erkekli ortamda ne olup biteceğini, ertesi gün hasar tespitinin nasıl gelişeceğini kimse kestiremez.

Ha peki, Metin Solmaz kardeşimizin sözünü ettiği gerçek sapıklar, “büyük bir samimiyetle yedi yaşındaki çocuğa penetre edenler,” “tükürükler saçarak tecavüz anıları anlatanlar” yok mudur? Eminim vardır. Tabii ki ben de onları iğrenç buluyorum. Burada sosyopatın envai çeşidi ile tanıştıktan sonra dahi o hür safkan sapıklar bana tahammül ötesi geliyor. Ama kaç kişidirler bilmiyorum. Belki çoktur, cezaevlerinde tecrit edildikleri için yeterince fark edememişimdir. Belki de yazımda “tecavüzcülerin çoğu şöyledir” diye genellerken yanılmışımdır. Elimde istatistikler yok. Tek bildiğim şu: tanıma fırsatı bulduğum sekiz on tecavüzcü arasında Metin Solmaz’ın verdiği tipolojiye uyan kimse görmedim. Benim eksikliğim belki. Belki de değil.

Deniz Karabacak “Nişanyan pek çok erkek entelektüel hayvanı gibi kadınlar konusunda hödük, seksist ve düşüncesiz” diyerek zarif bir dille önyargılarını ifade etmiş.

Kadınlar konusunda “hödük ve seksist” olduğumu sanmıyorum. Düşüncesiz belki. Genelde aptallığa ve riyaya fazla tahammülüm olmadığı için insanları kırdığım olmuştur; ama özellikle kadınlarla ilgili bir şey olduğunu sanmam.

Geldiğim aile çevresi açısından böyle bir şeyin pek mümkün olacağını da düşünmüyorum. Ermeni ailelerinde kadınlar saltanatı kuvvetlidir. Türklerin sosyal alışkanlıklarını bugüne dek etkileyen bazı tarihî yaralar (çok eşlilik, cariyelik, erkeğin karısını kolayca boşayabilmesi, tesettür...) bizde olmadığından, sanırım cinsler arasındaki denge farklı kurulmuş. Çocukluğumu en çok etkilemiş ortam olan anneannemlerin ailesinde, aklın, itidalin ve dolaylı da olsa iktidarın temsilcisi hiç şüphesiz anneannemdi; annemle teyzemler de bayrağı ondan almışlardır. Kendi çekirdek ailemizde, kültürlü ve artiküle bir insan olan babam bir nebze daha baskındı. Ben de belirgin olan bir entelektüel üstencilliği ondan almış olabilirim belki. Ama karımın dekoltesine yahut kızımın sevgilisine karışmak, ya da sırf kadın olduğu için birinin mesleğine yahut eğitimine burnumu sokmak gibi saçmalıklardan çok şükür hep uzak oldum, başkalarında da böyle şeyleri feci derecede avam bulurum. İğrenirim hatta.

Hayatımın çok büyük bir bölümünde akıllı, başarılı, cerbezeli kadınların çekim alanında yaşadım. İlk aşkım Robert Kolej’de sınıf birincisi idi. İlk karım parlak bir akademisyenin kızıydı. Kendisi de parlak bir akademisyen olabilecekken kariyer değiştirdi, Uluslararası Af Örgütü’nün Çin masasını yönetti. Sonra üç yıl birlikte yaşadığım sevgilim, Alman devlet televizyonunun Türkiye şefiydi. Müjde’yi hiç anlatmayayım, “gel seninle padişahlık kuralım” diye önerince “sen çekil ben kurarım” diyenlerdendir. Ne seksizmi yahu, bu kadar uzatılacak bir kavram mı seksizm?

Son devirde cabbar ve muktedir kadınlardan biraz sıkıldığımı itiraf etmeliyim. Allah onları sahiplerine bağışlasın, yollarını açık etsin. Bana daha genç, daha kırılgan, daha iddiasız kadınlar sanki daha iyi geliyor artık. Latan patriarkalizmin dışa kusması mıdır? Yorgunluk ve yaşlılık mıdır? Onu da bırak Deniz Hanım değerlendirsin.

Dostça ve sağduyulu bir not yazan Hasan Demiroğlu  “kadın konusunda biraz
özensiz” olduğuma hükmetmiş, bunun sebepleri üzerinde durmuş. “Kadın” yerine “feministler” ya da “feminist söylem” deseydi sanırım daha yerinde olurdu. Türk ve Türkçü, islam ve islamcı, sübyan ve sübyancı gibi aradaki ayrım. –ci’lere itiraz edince alttaki toplumsal gruba hakaret etmişsin gibi yaygara koparırlar, klasik bir üçkâğıt yöntemidir, uyanık olmazsan yanılırsın.

1970’lerde, 1968’in özgürlük mücadeleleri içinden modern feminist hareketin doğduğu yıllarda, o doğumun tam göbeğinde, ABD’de üniversitedeydim. Tabii ki coşkuyla karşıladık; “biz”e ait saydık; özgürlük davamızın doğal bir parçası olarak gördük. Gloria Steinem’i 1975’te Yale Politika Derneğinde alkışlayanlar arasında ben de vardım.

Görebildiğim kadarıyla o dönemde hareketin iki platformu vardı. Birincisi, kadınların cinsel özgürlüğü davası. O davayı tüm benliğimle, kayıtsız ve şartsız destekledim. Yeryüzünün en önemli meselelerinden biri saydım. Halâ da o pozisyondan bir milim geri adım atmış değilim. Uğruna mücadele etmeye değecek tek dava özgürlüktür. Kendi bedenine ve yaşam tarzına hâkim olamıyorsan kaç para eder o özgürlük?

İkinci platform, ekonomik fırsatlar ve özellikle istihdam alanında eşitlik talebi idi. O konuda biraz daha az heyecan duydum. Prensip olarak elbette doğru bir talepti. Kadının çalışmamasını ya da eksik maaş almasını, eşek değilsen, yahut vicdanını çeşitli dinlerin afyonuna teslim etmişsen nasıl savunabilirsin? Yine de, modern tüketim toplumu içinde eşit yer kapma talebi yüreğimde fazla yer etmedi. Özgür bir yaşam kurma ve türün biyolojik varlığını sürdürme meselelerini bireysel ekonomik refahın önüne koyan yaklaşımlar bana daha cazip geldi.

Bugün durum farklıdır. Bugünün Türkiyesinde -ve daha sınırlı oranda Batı dünyasında- “feminizm” bayrağını taşıyanların cinsel özgürlük ve ekonomik eşitlik davalarıyla fazla bir alakası kaldığını sanmıyorum. Sosyal mevzilenmeye bakın, yeter. Üniversite seminerlerinden Cihangir kahvelerine, oradan Hürriyet gazetesinin magazin eklerine kadar “feminizm” hakkında sesi en çok çıkanlar, bu memlekette cinsel özgürlük konusunda olsun, gelir ve kariyer fırsatlarına erişim konusunda olsun, en az sıkıntısı olan kesimlerdir. Cinsel kölelik ve ekonomik çaresizliğin gerçek mağdurları olan tarafta o söyleme zerrece ilgi yoktur; istihza ve kuşku egemendir. Size bu durum tuhaf gelmiyor mu? Bu paradoksu çözmeden sizce bu mevzuda anlamı olan bir laf edilebilir mi?

Kusura bakmayın, şimdi burada uzun boylu analize girmeyeceğim. Başımda yeterince dert var, bir de buna batmayayım. Özetleyeyim yeter.

Birincisi, bugünkü “feminizm”de cinsel özgürlük davası gözden kaybolmuştur; onun yerini yasaklayıcı ve norm koyucu bir yaklaşım almıştır. Öyle konuşmak yasak! Kadına höt demek yasak! Teenager yasak! Tarihi öyle değil böyle okumak yasak! Othello? Allah belasını versin seksist Arabın!

İkincisi, hayret bir şeydir ki konulan normlar, ufak tefek birtakım güncellemelerle, bin seneden beri bildiğimiz küçük burjuva ikiyüzlülüğünün kokmuş normlarının ta kendisidir. Ufak tefek yenilikler var dedik. Mesela LGBTİ eskiden yasaktı, şimdi neredeyse kutsal bir auraya bürünmüştür. Eskiden evlilik esastı, şimdi piyasası düşmüştür. Ama bu bir-iki madde dışında modern feminizmin yasaklarla çerçevelenmiş “kadın” imajını al, Victoria devri romancılarının onca acımasızlıkla alay ettikleri evde kalmış hala ahlakıyla kıyasla, fark bulursan alkışlar benden.

Üçüncüsü, her türlü dar ahlakçılık gibi, modern feminizm bir düşmanlık ve nefret ideolojisine evrilmiştir. Özellikle kalbindeki nefreti kusmak için fırsat kollayan kalabalıkların kol gezdiği diyarlarda bu eğilimin vahim boyutlara ulaştığını görüyoruz. Dil ve üslup, bin yıldan beri alışık olduklarımızdır. Gâvura merhamet mi gösterdi? Urun kahpeye! Komünisti mi savundu? Urun kahpeye! Vatan hainleriyle aynı kaptan mı yedi, teröristleri mi savundu? Urun kahpeye! Kadınlara saygısızlık mı etti –pardon “özensiz” mi davrandı? Urun kahpeye!

Bu zihniyetin adı, kelimenin en klasik ve en su katılmamış anlamıyla, faşizmdir. Bunun egemen olduğu yerde adalet duygusu yaşayamaz. Vicdan yaşayamaz. Akıl dumura uğrar ve çürür.

O yüzden, sonu –ci ile biten diğer nefret ideolojileri gibi, modern kafa-ve–kampus feminizmiyle de mücadele etmek gerektiğine inanıyorum. Vicdan körelmesiyle savaş bir bütündür. “Şuna dokunmayalım şimdi, bulaşır”, “şuna dokunmayalım bizdendir” hesabı yapmaya başlarsan kısa zamanda bataklığa saplanır kalırsın. “Bizim darbemiz iyidir” diyenlerle aynı çıkmazı paylaşırsın.

Aykırı Zeynep adıyla iştihar ettiği halde bu topraklara özgü hayli düz bir yobazlıktan mustarip olduğu (“imanım mevzubahis ise gerisi teferruattır”) anlaşılan biri de “homofobik” olduğuma kanaat getirmiş. Hatta sanırım kelimenin sesini beğendiğinden, “hegemonik, homofobik” diye tekrar etme gereğini duymuş.

Hegemoniği anlarım, itiraz etmem. Ama homofobiğe aklım ermedi. Son üç yıldır en yakınımda olan iki insandan biri gaydir. Ona sordum, ben homofobik miyim diye. “Tutuksun o konuda” dedi. “Yüzleşmekten kaçınıyorsun.” “Hayatta kendime iyi kötü bir yol tutturmuşum,” diye kaçış yolu aradım. “Erkekleri döv, kadınları sev. Ona uymadığı için belki.”

Bu konuşmanın etkisiyle olacak akşam dilim çözüldü, koğuştakilere İrlanda’da eşcinsel evlilik meselesinin nasıl şahane bir demokratik süreçte çözüldüğünü anlattım. İrkildiler. “Nasıl yani abi, şimdi ibnelerin evlenmesini mi savunuyorsun” diye sordular. Gece yatakta biraz tedirgin yattılar gibi geldi bana : ))

Kirli Beyaz adını kullanan biri başkanlık sistemi hakkında yazdığım yazı gibi bu yazıyı da “sipariş” olarak görmüş. İçinde bulunduğum bataktan kendimi kurtarmaya çalıştığımı düşünerek üstü kapalı sitem etmiş.

Bakın. Af (yahut ceza indirimi, yahut infaz yasası reformu, neyse), siz farkında olsanız da olmasanız da, hoşunuza gitsin veya gitmesin, bu ülkede güncel ve yalancı bir konudur. Bunun bir kaç sebebi vardır. Bir, 2005’teki ceza kanunu reformundan bu yana cezaevi nüfusu kontrolsüz bir şekilde artmaktadır. On yılda üç katına çıkmış genel nüfusu binde birinden binde üçüne yükselmiştir. Böyle devam etmesi fizikman imkânsız olduğu için, öyle ya da böyle birkaç yılda bir fazlalığın salınması gerekir, kaçınılmazdır. İki, memleketteki hakim ve savcıların dörtte biri geçtiğimiz ay “terörist” ilan edilip sokağa veya kodese atılmıştır. Bunların vermiş olduğu kararların meşruiyetinin sorgulanması kaçınılmazdır. Üç, farkındasınız veya değilsiniz, bir iki yıldan beri Türk yargı sisteminde kapsamlı bir yeniden yapılandırma süreci başlatılmıştır. Eldeki dosyaları temize çekmeden o süreç sağlıklı bir sonuca ulaştırılamaz.

Ayrıca, bütün bunlardan bağımsız olarak, Kürt meselesinin kapsamlı bir genel af olmadan çözülmeyeceğini aklı olan herkes görmektedir. Hatta Kürt meselesindeki tıkanma yüzünden normal adli süreçte kaçınılmaz hale gelmiş olan bazı iyileştirmelerin de bekletildiği kanısı, bazı çevrelerde yaygındır.

İmdi, kamuoyunun sesi cırtlak çıkan bir kısmında affa karşı bir yaklaşımın pompalandığını görüyoruz. Sözde ahlaki argümanların arkasına saklanan bu görüşün, gerçek bir vicdan muhasebesine, üzerinde düşünülmüş bir akıl yürütmeye dayandığını sanmıyorum. Olay kısmen küçük burjuva ahlakının mutat ikiyüzlülüğü, kısmen de son yıllarda ülkeyi teslim alan gözü dönmüş nefretin bir dışavurumudur. Kimi “teröristler gebersin” diye kendini yırtar, kimi “hazretlerimize laf edenlerin kafası kesilsin” diye tepinir, kimi de “genç kızlara lolipop yalatanlar insan değildir, hadım edilsin, bin sene yatsın” diye sinir krizi geçirir. Aynı şey. Aynı vicdan kararması.

İşte bu kesime bir laf anlatabilirim diye oturdum bir yazı yazdım. Başaramadım tabii. Her seferinde aynı tuzağa düşüyorum. İrrasyonellikle nasıl başa çıkılır bilmiyorum. Altmış sene oldu, öğrenemedim. Bundan sonra da öğrenmem zor herhalde.