Sevan Nişanyan / En son yazıları

Tarih, dil, din ve (biraz) siyasete dair yazılar.

18 Kasım 2017 Cumartesi

Türkçe tarihi 5: Orta Asya'dan kalan

Kasım 18, 2017 1
Kapsam
Eski Asya Türkçesinin (ETü) en kapsamlı yazılı belgesi olan Divan-i Lugat-i Türk (DLT) yaklaşık 7500 Türkçe sözcük içerir.  

Bunlar, 11. yy’ın ikinci yarısında Türkçe yazı dilinde kullanılan vokabülerin tamamı değildir. Çünkü Kaşgarî sadece köken bakımından Türkçe olduğunu düşündüğü sözcüklerle ilgilenmiş, cari dildeki yabancı alıntıları sözlüğüne almamıştır. Oysa daha o tarihte Türkçe yazı dilinde azımsanmayacak sayıda Arapça ve Farsça sözcüğün kullanıldığını, DLT’nin önsözündeki bazı ifadelerden ve onunla çağdaş olan Kutadgu Bilig (KB) metninden bilmekteyiz. Araba, kaplan, şeker gibi, Türkçede hayli eski olması gereken bazı sözcüklerin DLT’de yer almamasını da, muhtemelen bu sözcüklerin “yabancı” olarak değerlendirilmiş olmasına bağlamalıyız.

Yine de DLT’nin, en azından yazı Türkçesi açısından oldukça eksiksiz bir kayıt olduğu ortadadır. DLT’de yer almadığı halde başka yazılı kaynaklardan tanıdığımız Eski Türkçe sözcüklerin sayısı, basit varyantlar ve farklı yazımlar hariç, yüzü bulmaz. Elbette burada söz konusu olan yazı dilidir. Hiç yazıya geçirilmemiş olan Türkçe kelime hazinesi hakkında bir bilgimiz yoktur.

Eski Türkçeden kalan
DLT’de yer alan sözcüklerden 2500 kadarı, bazan radikal anlam ve/veya ses değişimlerine uğramış olarak da olsa, günümüz Türkçesinde kullanılmaktadır. Bunlardan 1500 kadarına Nişanyan Sözlük’te maddebaşı olarak yer verilmiştir. 1000 kadar basit türev (kanatlan-, kandır-, kapakla-, kapıl-, kapış-, kaplan-...) NS’de maddealtı olarak yer alır. Geriye kalan 5000 kadar sözcük bugün kullanımdan düşmüştür.

Aşağıda DLT ve diğer ETü yazılı kaynaklarda kaydedilmiş olup halen Türkiye Türkçesinde yaşayan sözcüklerin, güncel yazımla tam listesini görüyorsunuz. NS’de maddebaşı olmayan basit türevler sayılmamıştır.

acı, acı-, acık-, acun, aç, aç-, açık, ad, ada-, ağ-, ağ [bacak arası], ağ [tuzak], ağaç, ağı, ağıl, ağır, ağırla-, ağırşak, ağız, ağla-, ağrı, ağrı-, ahır, ak, ak-, akın, aksa-, aksak, aksır-, akşam, aktar-, al, al-, ala, alacık, alan, alçak, aldan-, aldır-, alıç, alın, alın-, alış-, alkış, alp, alt, altı, altın, altmış, am, amaç, ana, anaç, ancak, andız, angut, anır-, anız, anla-, ant, ara, ara-, ardıç, argaç, arı [saf], arı [böcek], arık [yorgun], arın-, ark [kanal], arka, armağan, armut, arpa, arslan, art, art-, artık, as-, as [kakım], ast, aş, aş-, aşağı, aşı [yama], aşı [boya], aşık [kemik], aşın-, aşır-, aşırı, aşla-, at, at-, ata, av, avuç, avun-, ay, aya, ayak, ayaklan-, ayart-, ayaz, aydın, aygır, ayı, ayık, ayıkla-, ayıl-, ayır-, ayırt, aykırı, ayran, ayrı, az, az-, azı, azık, bağ [düğüm], bağa, bağır, bağır-, bağırsak, bağışla-, bağla-, bak-, bakır, bal, bala, balçık, baldız, balık, balta, ban-, barçın, barın-, barış-, bark, bas-, basınç, baş, başak, başla-, başmak, bat-, batı, batman, bay, bayağı, bayıl-, bayrak, bayram, bekle-, bel, bele-, belge, belir-, belli, ben [birinci tekil şahıs], ben [ciltte leke], benek, bengi, beniz, benze-, beri, berk, berkit-, bert-, beş, beşik, bet [renk], betik, bey, beyin, bez-, bez [kumaş], bez [kabartı], beze-, bezek, bıçak, bıçılgan, bıçkı, bık-, bıldır, bıldırcın, bıyık, biç-, biçim, bil-, bile, bile-, bilek, bilezik, bilge, bin-, bin [sayı], bir, birey, birik-, bit-, bit [haşere], bitiş-, biz, boğ-, boğa, boğaz, boğum, bohça, bok, boncuk, boru, boş, boşa-, boy [duruş], boy [aşiret], boya, boya-, boynuz, boyun, boyunduruk, boz, boz-, boza, bozlak, bozuk, böğ, böğür, bölük, bön, börk, börü, bu, bucak, buçuk, buda-, budak, budun, buğday, buğra, buğu, bukağı, bul-, bula-, bulak, bulamaç, bulan-, bulut, buna-, bur-, burçak, burk-, burun, buruş-, but, buyruk, buyur-, buz, buzağı, büğrü, bük, bük-, bürümcük, bürün-, bütün, büyü, büyü-, büyük, büz-, car, cıngıl, cır, cibinlik, çabuk, çadır, çağ, çağla-, çak, çak-, çakır, çakmak, çal, çal-, çalış-, çan, çanak, çap-, çapak, çaput, çarçur, çarık, çarp-, çaşıt, çat, çat-, çatla-, çavuş, çek-, çekiç, çekirdek, çekirge, çemre-, çepiş, çeri, çevir-, çıban, çığır, çık-, çıkrık, çıldır-, çın, çıngırak, çiçek, çiğ, çiğdem, çiğit, çil, çile-, çim, çim-, çimen, çiş, çit, çivi, çivit, çiy, çiyan, çocuk, çok, çolak, çomak, çök-, çömçe, çömlek, çöp, çörek, çöz-, çubuk, çulluk, çük, dadan-, dağ, dağar, dağıl-, dağla-, daha/dahi, dal, dal-, dalak, dam, damak, damar, damga, damıt-, damla-, danış-, dar, darı, darıl-, davar, davran-, davul, daya-, dayak, dayı, daz, de-, dede, değ-, değer, değil, değirmen, değirmi, değiş-, değme, dek, del-, deli, delik, demin, demir, deniz, denk, densiz, depre-, der-, dergi, deri, derin, dernek, deş-, deve, devir-, dılak, dış, dışarı, dik, dik-, diken, dil-, dil, dile-, dilek, dilim, dilmaç, din-, dinle-, dip, dire-, direk, diri, diril-, dirsek, diş, dişi, dit-, diz, diz-, dizgin, dizi, doğ-, doğan, doğra-, doğru, doğu, doksan, doku-, dokun-, dokuz, dol-, dola-, dolu, dolunay, domuz, don-, don [giysi], don [buz], donan-, donat-, doru, doy-, dök-, döl, dölek, dön-, dört, döş, döşe-, döv-, dövme, dul, duman, dur-, durak, durgun, duru, durum, duy-, düdük, düğme, düğün, dün, dünür, dür-, dürt-, düş, düş-, düşün-, düve, düz, düz-, düzel-, ebe, ece, edik, eğ-, eğin, eğir-, eğit-, eğri, ek-, ekin, ekmek, eksik, eksil-, ekşi, el [organ], el [ülke], elçi, ele-, elli, elma, em, em-, emek, emekle-, emzir-, en [edat], en [genlik], ene-, enik, epri-, er, er-, erdem, eren, erendiz, ergen, eri-, erik, erin-, erinç, erk, erkeç, erkek, erken, erselik, erte, es-, esen, esin, esirge-, eski, eski-, esne-, esri-, eş, eş-, eşek, eşik, eşkin, et, et-, etek, ev, evet, evir-, evlen-, evren, ey, eye, eyer, eyle-, ez-, gece, gecik-, geç, geç-, geçit, geğir-, gel-, gelin, gemi, genç, geniş, ger-, gerek, geri, geriş, getir-, geviş, gevre-, gevrek, geyik, gez, gez-, gezi, gibi, gider-, gir-, git-, giy-, giyim, gizle-, göç, göç-, göğer-, göğüs, gök, göl, gölge, göm-, gömlek, gön, gönder-, gönül, gör-, göre, görümce, göster-, göt, götür-, gövde, göyün-, göz, gözet-, gözgü, gözük-, gücen-, güç, gül-, gülümse-, gülünç, gümüş, gün, gündüz, günü, gür, güt-, güve, güveç, güven-, güvercin, güvey, güz, haçan, hakan, han [hakan], handiyse, hani [nerede], hatun, haykır-, hörgüç, höyük, ılgın, ılı-, ılık, ırak, ırgala-, ırla-, ısı, ısın-, ısır-, ısırgan, ısıt-, ışı-, ışık, ışkın, ibibik, ibrik, iç, iç-, içeri, için, içki, içre, iğ, iğde, iğdiş, iğne, iğren-, iki, ikindi, ikircik, ikiz, il, il-, ile, ilen-, ilenç, ileri, ilet-, ilik [kemik içi], iliş-, ilk, im, imdi, imren-, in-, in [yuva], inan-, inanç, ince, inci, inek, ip, irdele-, iri, irin, irkil-, is, isilik, iste-, istek, iş, işit-, işle-, it, it-, iv-, iye, iyi, iz, kaba, kabak, kabar-, kabuk, kacak, kaç, kaç-, kaçkın, kadın, kağnı, kağşa-, kak, kak-, kal-, kaldır-, kalın, kalk-, kalkan, kamaş-, kamçı, kamış, kamu, kan, kan-, kanat, kanca [nasıl], kancık, kanırt-, kap, kap-, kapak, kapı, kapsa-, kar, kar-, kara, karamık, karanlık, karar-, karavaş, kardeş, karga, kargı, kargış, karı, karın, karınca, karış, karış-, karşı, karşıt, kart [eski], kasık, kasırga, kaş, kaşı-, kaşık, kat-, kat, katı, katık, katır, katlan-, kav, kavra-, kavşut, kavuk, kavun, kavur-, kavuş-, kavut, kay-, kaya, kaygı, kayık, kayın [hısım], kayın [ağaç], kayır-, kayış, kaymak, kayna-, kayrak, kaytar-, kaz, kaz-, kazan, kazan-, kazı-, kazık, keçe, keçi, keklik, kekre, kelebek, keler, kem, kemik, kemir-, kendi, kendir, kent, kepek, kerpiç, kert-, kes-, kez, kıl, kıl-, kılavuz, kılçık, kılıç, kılık, kımız, kın, kına-, kır, kır-, kırağı, kırk, kırk-, kırlangıç, kıs-, kısa, kısır, kıskaç, kıskan-, kısrak, kış, kışla, kıvan-, kıy-, kıyı, kıymık, kız, kız-, kızamık, kızar-, kızıl, kilit, kim, kip, kir, kiriş, kirpi, kirpik, kişi, kişne-, koç, kof, koğuş, kok-, kol, kolan, kolçak, koltuk, komşu, kon-, konuk, konut, kop-, kopuz, kork-, korkunç, koru, koru-, koş-, koşuk, kotar-, kov-, kova, kovuk, koy, koy-, koyu, koyun [hayvan], koyun [kucak], kök, kömür, köpek, köprü, köpük, köpür-, körpe, körük, köstebek, kötü, kötürüm, köz, kudur-, kuduz, kuğu, kul, kula, kulaç, kulak, kulun, kum, kunduz, kur-, kurak, kurbağa, kurgan, kursak, kurşun, kurt, kurtar-, kurtul-, kuru, kuru-, kurum [duman izi], kurut, kus-, kuskun, kuş, kuşak, kuşan-, kuşluk, kut, kuymak, kuyruk, kuyu, kuyum, kuz, kuzgun, kuzu, küçük, küf, kükre-, kül, küp, küpe, küre-, kürek, kürk, küs-, küskü, laçin, ne, nice, nite, nitelik, o, oba, obruk, ocak, od, oda, odun, oğlak, oğlan, oğul, ok, okşa-, oku-, ol-, olgun, oluk, on, on-, ona-, onar-, orak, oran, ordu, orta, ortak, orun, osur-, ot, otacı, otağ, otur-, otuz, ov-, oy-, oyna-, oynaş, oyun, öç, öd, öde-, ödünç, öfke, öğle, öğren-, öğün, öğür, öğüt, öğüt-, öksüz, öküz, öl-, öl, ölü, ölüm, ön, öp-, ör-, ördek, ören, ört-, örtü, örümcek, öt-, ötürü, öv-, övünç, öykün-, öyle, öz, özüt, pamuk, pars, pas, pat [darbe sesi], pek, pekmez, pınar, pıtrak, pire, piş-, pişi, porsuk, pus-, pus1, pusu, pürçek, saban, sac, saç, saç-, saçı, saçık, sağ, sağ-, sağdıç, sağrak, sağrı, sakak, sakal, sakın-, sakırga, sakız, sakla-, saksağan, sal, sal-, saman, san, san-, sancı, sansar, sap, sapla-, sar-, sarar-, sarı, sark-, sarmaş-, sarmısak, sarp, sars-, sası, sat-, sataş-, sav, sav-, savaş-, savur-, say-, sayı, seç-, seğir-, seki, sekiz, seksen, semir-, semiz, sen, ser-, serçe, serp-, sev-, sevgi, sevin-, sevinç, seviş-, seyrek, sez-, sı-, sıç-, sıçan, sıçra-, sığ, sığ-, sığın, sığın-, sığır, sığırcık, sık, sık-, sıkı, sına-, sındı, sıpa, sır [cila], sırça, sırı-, sırık, sırım, sırt, sıva-, sıvı, sıyır-, sız-, sızla-, sidik, siğil, sik, sik-, sil-, sili, silk-, sin-, sin [mezar], sindir-, sinek, sinir, sipsi, sirke [asit], sirke [bit], sivri, siy-, siz, soğan, soğu-, soğuk, soğur-, sok-, soku, sol, sol-, solak, solucan, somurt-, son, sor-, sorguç, soru, soy-, söbü, söğüş, söğüt, sök-, sömür-, sön-, söv-, söyle-, söz, su, suç, sun-, sungur, susa-, susak, suvar-, sülün, süngü, süpür-, süpürge, sür-, sürç-, sürt-, sürtük, sürü, süs-, süt, süz-, şak, şar, şaş-, şaşı, şiş-, şiş [sivri şey], şiş [şişik], taban, tak-, takır, tamu, tan, tanık, tanrı, tansık, tap-, tapu, tara-, tarak, tarkan, tarla, tart-, tartış-, tasla-, taş, taş-, taşak, taşı-, taşra, tat-, tat [lezzet], tat [İranlı], tavşan, tavuk, tay, tek, teke, tekerlek, tekne, temren, ten, tep-, tepe, tepele-, tepsi, ter, terki, terlik, ters, tetik, tezek, tık, tık-, tırmık, tırnak, tigin, tilki, tin, tipi, titiz, titre-, tok, toka, toklu, tokmak, tokuş-, tomruk, top, topalak, toprak, topuk, topuz, tosun, toy, toygar, toynak, toz, toz-, töre, törpü, töz, tuğ, tuğra, tulum, tunç, turna, turp, tut-, tutam, tutkun, tutmaç, tutuş-, tuz, tuzak, tükel, tüken-, tüket-, tümen, tüne-, türe-, Türk, türlü, tüt-, tütsü, tütün, tüy, uca, ucuz, uç, uç-, uçmak, uğra-, uğraş-, uğru, uğur, uğurla-, ula-, ulak, ulaş-, ulu, ulu-, ulus, um-, umut, un, unut-, urgan, us, usan-, uşak, utan-, utanç, uy-, uyan-, uyar-, uyluk, uysal, uyu-, uyukla-, uyuş-, uyuz, uz [usta], uza-, uzak, uzlaş-, uzun, üç, üleş-, ün, üre-, ürk-, ürper-, ürü-, üst, üstün, üşü-, üşür-, üşüş-, üt- [yakmak], üt- [yenmek], ütü, üvey, üvez, üz-, üzengi, üzere, üzerlik, üzüm, var, var-, ver-, vergi, verim, vur-, yabgu, yad, yağ, yağ-, yağı, yağır, yağız, yağmur, yahşi, yak-, yaka, yakı, yakın, yakış-, yala-, yalan, yalın, yalnız, yalvaç, yalvar-, yama, yama-, yaman, yan, yan-, yanak, yanıl-, yanıt, yankı, yanlış, yap-, yapağı, yapıldak, yapış-, yaprak, yar-, yar [bayır], yara-, yarak, yarasa, yaraş-, yarat-, yarım, yarın, yarış-, yarlık, yarpuz, yas, yasla-, yassı, yastık, yaş [nem], yaş [yaşam], yaşa-, yaşar-, yaşmak, yat-, yatak, yavan, yavaş, yavşak, yavşan, yavuklu, yavuz, yay, yay-, yaya, yayık, yayın balığı, yayla, yaz, yaz- [yazı yazmak], yaz- [yaymak], yazı, yazık, ye-, yed-, yedek, yedi, yeğ, yeğen, yel, yel-, yele, yem, yemiş, yemişen, yen-, yen, yenge, yengeç, yeni, yer, yer-, yeşer-, yeşil, yet-, yetmiş, yığ-, yığın, yık-, yıka-, yıl, yılan, yıldırım, yıldız, yılış-, yılkı, yıpran-, yır, yırt-, yiğit, yine, yirmi, yit-, yiv, yoğun, yoğur-, yoğurt, yok, yokuş, yol, yol-, yonca, yor- [yorumlamak], yorgan, yöre, yörük, yufka, yukarı, yular, yum-, yumak, yumru, yumruk, yumurta, yumuşa-, yun-, yunt, yurt, yut-, yuva, yuvarla-, yüce, yük, yüksek, yüksük, yülü-, yün, yürek, yürü-, yüz-, yüz [suret], yüz [sayı], yüzük (1498)

ETü kelime hazinesinin tematik analizi
Yukarıdaki listeyi dikkatli bir gözle ele alalım.

Listede 477 adet fiil vardır. Bu fiillerden sadece biri (yazmak [yazı yazmak]) ilkel Neolitik tarım toplumunun ötesinde bir kültürel evrim aşamasına işaret eder. En geniş yorumla belki iki fiil (evlen- [ev edinmek], kırk- [makasla koyun tüyü kesmek]) nispeten gelişkin bir antropolojik düzeyi veya karmaşık aleti varsayar. Diğer 474 fiil, herhangi bir kompleks teknolojiye, toplumsal örgütlenme biçimine ya da kültürel simgeye referansı olmayan temel biyolojik işlevlere aittir (acı-, al-, at-, bağır-, bul-, diz-, düş-, gör-, iç-, iliş-, kes-, kız-, kok-, öt-, sev-, söyle-, uyu-, ver-, yala-, ye-, yürü-…). Bir bakıma, insanoğlunun binlerce yıllık kültürel evriminin altında yatan biyolojik altyapıyı temsil ederler. Evrimin şafağındaki homo sapiens, henüz keskinleştirilmiş taşlar ve dal parçaları dışında herhangi bir aleti tanımazken, bu fiilleri (ya da eşdeğerlerini) anlamış ve kullanmış olsa gerekir.

Fiilden türetilmiş 300 dolayında adı bu fiillere ekleyebiliriz. Adların bir bölümü soyut eylemi, bir bölümü ise eylemi yapan özneyi ya da eyleme maruz kalan nesneyi ifade eder. Bir kısmı halen tanıdığımız fiillerden tanıdık yöntemlerle türetilmiştir (acı, açık, bozuk, dayak, değer, durak, göre, içki, kılık, kıyı, korkunç, olgun, sevgili, soğuk, tütün, verim, yarım…); bir kısmı bugün unutulmuş fiillerden türetilmiş, ya da artık şeffaf olmayan yapısal unsurlarla inşa edilmiştir (aşırı, bağ, bark, bütün, erk, ilk, kuyum, öç, öğüt, tarla, titiz, ütü, yanıt…).

Temel sıfatları (ak, al, az, berk/pek, boş, boz, çok, dar, değil, dek/denk, dik, düz, eski, eş…), yön bildiren sözcükleri (alt, ara, art, aşağı, aykırı, beri, dış, dışarı, geri, içeri, ileri, ön, ötürü, son, uç, üzeri, yan, yukarı…), zamirleri (ben, sen, o, bu, şu, kendi…), soru sözcüklerini (hani, kaç, kim, ne, nice, nite…), ve nispeten daha geç bir kavramsal gelişmeyi temsil eden sayı adlarını (bir, iki, üç … yüz, bin, tümen) burada insan dilinin “pre-kültürel” ya da paleo-kültürel altyapısı babında sayabiliriz.

Yüz dolayında isim, insan bedeninin kısımları, bedensel işlevler ve üreme süreci ile ilgilidir. Güncel Türkçede bu kategoriye giren sözcüklerin ezici çoğunluğunun (birkaç adet Farsça eklenti ve tıbbi uzmanlık terimleri dışında) ETü kökenli olması dikkati çeker.

ağ [bacak arası], ağız, alın, am, aşık [topuk yanı kemiği], avuç, aya, ayak, azı, bağır, bağırsak, baş, bel, ben [ciltte leke], beniz, beyin, bez [kabartı], bıyık, bilek, boğaz, bok, boy, boyun, böğür, burun, but, çıban, çil, çiş, çolak, çük, dalak, damak, damar, daz, deri, dılak, dil, dirsek, diş, dişi, diz, döş, eğin, el, erkek, et, eye, genç [bebek], göğüs, gönül [göğüs], göt, gövde, göz, ikiz, ilik, irin, kan, karı [yaşlı], karın, kasık, kaş, kavuk [mesane], kemik, kıl, kısır, kız, kızamık, kirpik, kişi, koyun, kol, koltuk, kulak, kursak, oğlan, oğul, öd, saç, sakak, sakal, sırt, sidik, siğil, sik, sinir, solak, süt, şaşı, taban, taşak, ten, ter, tırnak, tin [nefes], topuk, tüy, uca, uyluk, uyuz, yanak, yaş [ömür], yiğit [genç], yürek, yüz (105)

Yabani ve evcil hayvanlar ile hayvan bedenine ve üremesine ilişkin adlar ETü kelime hazinesinin bir diğer önemli bölümünü oluşturur. Bilinen evcil hayvanlar sığır, koyun, keçi, domuz, deve, at, eşek, köpek ve tavuktur. Yabani hayvan adları dağarcığının oldukça kısıtlı olması göze çarpar.

angut [bir tür ördek], arı, arslan, as [kakım], at, aygır, ayı, bağa [kurbağa], bal, balık, bıldırcın, bit, boğa, boynuz, böğ, börü, buğra, buzağı, cibin [sinek], çekirge, çepiş, çiyan, çocuk [hayvan yavrusu], çulluk, davar, deve, doğan, domuz, döl, düve, enik, erkeç, eşek, geviş, geyik, güve, güvercin, hörgüç, ibibik, inek, it, kanat, kancık, karga, karınca, katır, kaz, keçi, keklik, kelebek, keler, kılçık, kırlangıç, kısrak, kirpi, koç, koyun, köpek, köstebek, kuduz, kuğu, kulun, kunduz, kurt, kuş, kuyruk, kuzgun, kuzu, kürk, laçin, oğlak, öküz, ördek, örümcek, pars, pire, porsuk, sağrı, sakırga, saksağan, sansar, serçe, sıçan, sığın, sığır, sığırcık, sıpa, sinek, sirke [bit], solucan, sungur, sülün, tavşan, tavuk, tay, teke, tilki, toklu, tosun, toygar, turna, üvez, yarasa, yayın balığı, yele, yengeç, yılan, yılkı, yumurta, yunt, yuva, yün (112)

Bitkilere ilişkin kelime dağarcığında yine evcil bitkiler ağır basar. Bunun nedeni ETü yaban bitki adlarının elde mevcut metinlerde kaydedilmemiş olması, kaydedilmiş olanların bir bölümünün ise günümüz Türkçesine gelmemiş olmasıdır.

ağaç, alıç, andız, ardıç, armut, arpa, budak, buğday, burçak, çekirdek, çiçek, çiğdem, çiğit, çim, çimen, dal, darı, dip [bitki kökü], ekin, elma, erik, ılgın, ışkın, iğde, kabak, kamış, karamık, kavun, kayın, kendir, kök, ot, pamuk, pıtrak, sakız [bitki zamkı], saman, sarmısak, soğan, söğüt, topalak, turp, üzerlik, üzüm, yaprak, yarpuz, yavşan, yemiş, yemişen, yonca (49)

Temel doğa olayları ve insan psikolojisinin temel verileri önemli iki sözcük grubu oluştururlar.

ay, buğu, bulut, buz, bük, çiy, dağ, deniz, dolu, dolunay, don [buz], duman [sis], dün [gece], gece, gök, göl, gölge, gün, gündüz, güz, iz, kar, karanlık, kaya, kır, kırağı, kış, kum, od, pas, pus, su, tan, taş, tepe, tipi, toprak, toz, tuz, ün [ses], yağ, yağmur, yar [bayır], yaş [nem], yaz, yel, yer, yıl, yıldırım, yıldız, yol (51)

ad, aş, av, çöp, düş, emek, er, gerek, güç, im, is, iş, kez, kir, kul, oyun, öfke, ölüm, öz, sav [söz], söz, suç, tat [lezzet], us, uyku, yad, yalan (27)

Akrabalık terimleri yirmi dolayında sözcükle temsil edilmiştir:

ana, ata, bala, baldız, dayı, dede, dul, düğün, dünür, ebe, ece, gelin, görümce, güvey, karavaş [cariye], kardeş, kayın, öksüz, sağdıç, üvey, yeğen, yenge (22)

Kültür ve teknoloji
Alet, edevat ve diğer mamul eşya adları, İslam öncesi Türk toplumunun maddi kültürü hakkında net bir tablo sunarlar. Kelime hazinesinin konuları kap çeşitleri, yeme içme, pişirme, giyim ve dokuma, tarım aletleri, silahlar ve bezeme unsurlarıyla sınırlıdır. Bilinen metaller bakır, tunç, demir, kurşun, altın ve gümüştür. Nispeten gelişkin teknoloji ürünleri arasında çıkrık, değirmen ve kağnı göze çarpar.

ağıl, ağırşak, ağu, ahır, alacık, altın, argaç, ark [kanal], aşı [boya], ayran, bakır, balta, barçın [ipek], başmak [ayakkabı], batman, beşik, bitik [yazı], bez [kumaş], bıçak, bıçkı, bilezik, boncuk, boru, boya, boyunduruk, boza, börk, bukağı, çadır, çakmak, çan, çanak, çarık, çekiç, çıkrık, çıngırak, çivi, çivit, çömçe, çömlek, çörek, dağar, dam [duvar], davul, değirmen, demir, dizgin, don [giysi], dövme, düdük, edik, ekmek, eşik, ev, eyer, gemi [sal], gömlek, gön, gözgü, gümüş, güveç, ibrik, iğ, iğne, inci, ip, kacak, kağnı, kalkan, kamçı, kap, kapak, kapı, kargı, kaşık, kayık, kayış, kaymak, kazan, keçe, kerpiç, kılıç, kımız, kın, kıskaç, kilit, kolan, kolçak, kopuz, kova, kömür, körük, kurşun, kurut, kuskun, kuşak, kuyu, küp, küpe, kürek, küskü, oba, ocak, oda/otağ, ok, orak, pekmez, saban, sac, sağrak, sal, sındı [makas], sır [cila], sırça, sırım, sin [mezar], sipsi, sirke, sorguç, süngü, süpürge, şiş [sivri şey], tarak, tekerlek, tekne [yalak], temren, tepsi, terki, terlik, tırmık, toka, tokmak, topuz, törpü, tulum, tunç, tutmaç, un, urgan, üzengi, yapağı, yastık, yaşmak, yay, yayık, yen, yoğurt, yorgan, yular, yurt [çadır], yüksük, yüzük (152)

“Yüksek kültür” adını verebileceğimiz, toplumsal organizasyona, mitolojiye ve kültürel simgelere ilişkin ETü kelime hazinesinden günümüz Türkçesine aktarılan miras şaşılacak ölçüde kısıtlıdır. “Yüksek kültür”ün sınırlarını en geniş şekilde çizsek dahi toplam 50 dolayında kelime ancak sayılabilir. Bunların çoğu devlet, ordu ve aşiret yönetimine ilişkin kavramlardır (bey, çavuş, damga, elçi, il, hakan, hatun, ordu, tuğra…). Birkaçı toplumsal statüye (alp, otacı, tat...), mülkiyet ilişkilerine (bay, koru, uğru...) ve ritüel törelere (armağan, bayram, dernek, toy, yas...) işaret eder. Enteresandır ki Türklerin eski dinine ait sadece bir veya iki sözcük (tanrı, belki kut) bugüne gelebilmiştir. Dini kavramları ifade eden diğer üç sözcük (acun, tamu, uçmak), İslamiyetin kabulünden önceki dönemde Türkler arasında yaygınlık kazanan Batı ve Doğu Asya dinlerine ait yabancı alıntılardır.

acun, alp, armağan, bay [zengin], bayrak, bayram, bey, boy [aşiret], budun, büyü [bilge, bilgin], çaşıt [casus], çavuş, çeri, damga, dernek, dilmaç, el/il [ülke], elçi, hakan/kağan, han [yönetici], hatun/kadın [kraliçe], kent, kışla [kışlık yerleşim], komşu, konuk, koru, korugan [sığınak, kale], kut, ordu, otacı [tabip], tamu [cehennem], tanık, tanrı, tarkan, tat [İranlı], tigin, toy [ziyafet], töre, tuğ, tuğra, Türk, uçmak [cennet], uğru [hırsız], uğur, ulak, ulus [aşiret], vergi, yabgu, yalvaç, yarlık, yas, yayla [yazlık yerleşim] (53)

Hiçbir erken dilde, dine ve mitolojiye ilişkin kelime hazinesinin bu denli sınırlı olması düşünülemez. İlk akla gelen olasılık, Türklerin İslam-öncesi dini terminolojisinin İslam’dan sonra bastırılmış olmasıdır. Türkiye Türkçesinin İslami ortamda şekillenen dağarcığına aktarılmamış olan ETü sözcük hazinesinde acaba İslam-öncesi Türk yüksek kültürünün başka izlerini bulabilir miyiz?

DLT’de yapacağımız rastgele bir tarama bu beklentiyi boşa çıkarır. U ve ü harfleri altında bulabildiğimiz, bugünkü Türkçede karşılığı olmayan kültür ve teknoloji terimleri şunlardan ibarettir:

uçan [iki yelkenli gemi], uğ [çadırın üst köşelerinden her biri], uġut [içki yapılan bir tür hamur], ukruk [kement], ul [duvar temeli], ulaga [savaş atı], uldaŋ [pabuç altı], uma [eve gelen konuk], umduçı [dilenci], uragun [Hindistan’dan gelen bir ilaç], urumday [panzehir], urunç [rüşvet], üçlüç [üç çubukla yapılan tavşan tuzağı], ügre [tutmaca benzer şehriye çorbası], ügürmek [deve üzerine iki taraflı yüklenen ve içine binilen sepet], üjük [hece, harf], ükek [şehrin etrafında savaş için hazırlanmış burç], ümleş- [şalvarını ortaya koyarak kumar oynamak], üngüjin [çölde insan öldüren umacı], üstem [eyer ve tokaya işlenen altın ve gümüş], ütüş [bir çeşit çocuk oyunu]

[Burada ilginç olan Arapça “iki yelkenli gemi” olarak tanımlanan sözcüktür. DLT’de yelken veya aynı anlama gelen başka bir sözcük bulunmaz!]

İslam-öncesi ve İslam-dışı metinler
Kabul etmek gerekir ki DLT (ve çağdaşı KB) yüz yıldan beri İslamî kültür sahasında yaşayan kentli Türklerin dilini yansıtır. Bu iki eserden önceki 250 yıllık dönemin ürünü olan Uygurca metinlerde, Uygurların benimsemiş olduğu yabancı kökenli dinlerin teknik terminolojisi cömertçe kullanılmıştır.

Uygurca bir Maniheist metin:

xroştag padvaxtag teŋri xurmuzta teŋridin tamudın yokaru aġdıkta … vadcivantag teŋri ög teŋri terkleyü keldiler 

[Xroştag padvaxtag tanrı ve? Xurmuzta tanrı cehennemden yukarı ağdığında … Vadcivantag tanrı ve ana-tanrı? hızlıca geldiler]

Uygurca bir Budist metin:

anı üçün bu bodisvt aryavalokdişvar tip atanur ... kayu tınlıġ kuanşi im pusar atın uzun turkaru atasar tünle küntüz atayu tursar antaġ oġrı bar uluġ otka kirser uluġ suvka kirser ölimegey ... pratikabutlar körkin körtgürüp nomlayur kutġayur ... şravaklar körkin körtgürüp kutġayur ... ezrua teŋri körkin körtgürüp kutġayur ... birük toyin smnanç upasi upasançlar körkin körü kurtulġu tınlıġlar erse ... vçirpanlar körkin körtgürüp kutġayur

[onun için bu boddhisatva a. diye adlandırılır ...hangi canlı kuanşi im pusar adını durmadan ansa gece gündüz anmaya devam etse uğru varmaz? büyük ateşe girse yanmaz, derin suya düşse ıslanmaz ... kuanşi im pusar o canlılara pratikabuddha – sravāka – ezrua (Brahma deva) kılığında görünerek kutsar ve kurtarır (...) eğer t.s.u.u. kılığında görüp kurtulacak canlılar ise]

Doğal olarak buradaki teknik tabirlerin hiç biri İslami döneme ait metinlerde yer almaz; “kâfir” Türklerin inanç ve töreleri İslami metinlerde şiddetli bir dille aşağılanır. Aynı şekilde, yabancı dinlerin benimsenmesinden önceki döneme ait Türk dinî terminolojisinin de bilinçli bir şekilde dilden ayıklanmış olduğunu varsayabiliriz. Paganizm dönemine ait elimizde bulunan Türkçe metinler Orhun Yazıtları ile 8. yy’a ait birkaç kısa yazıttan ibarettir. Bunlara belki Çinceden çeviri olan Irk Bitig (9. yy?) adlı fal kitapçığını da ekleyebiliriz. Bu eserlerde de Türklerin eski dinî kültürüne ait çok fazla iz bulamıyoruz.

Tonyukuk yazıtı dahil Orhun Yazıtları ile Uygur Kağan Yazıtının toplam kelime hazinesi 800 kelime kadardır. Bunlar arasında günümüze gelmemiş olan “yüksek kültür” terimleri aşağıdakilerden ibarettir. Aralarında ancak bir tanrıça adı olan Umay ile, eski Türk töreleri olan balbal ve yoğ, İslam-öncesi Türk ritüel kültürünü yansıtan kelimeler sayılabilir.

alpagu/yılpagut [savaşçı], ayuk [mülk], balbal [öldürülen düşman heykeli], balık [şehir], bediz [nakış, resim], bitig [yazı, yazıt], elteber [yönetici unvanı], ınançu [bir unvan], erkin/irkin [bir unvan], kalıŋ [haraç], kunçuy [prenses] (Çince), kutay [ipekli kumaş], makaraç [bir unvan] (Hintçe), ok [aşiret], seŋün [komutan] (Çince), sıġıtçı [ağıtçı], şadapıt [bir unvan], tarkan [bir unvan], tigin [prens], totok [askeri yönetici] (Çince), tudun [bir unvan], uguş [boy, kabile], uluş [şehir], umay [bir tanrıça], yabgu [bir unvan], yargan [bir unvan], yoġ [cenaze yemeği]

Sonuç olarak Türklerin Hıristiyanlık, Maniheizm, Budizm ve İslamla tanışmadan önceki “yüksek” kültürüne ilişkin terminolojik bilgimizin son derece kısıtlı olduğunu itiraf etmek zorundayız. 

[[PS – Bu da bitmemiş bir yazı. Sonlara doğru konunun ipi elden kaçmış.]]

Fikir jimnastiği

Kasım 18, 2017 1
Birisi gene "Ama neden Kemal'e Kemal diyorsun" diyerek beni akıllı olmaya davet etmiş. Cevap verdim.

Bazen bir fikri GÜZEL (yani zarif, kıvrak, esprili, bilgiyle ve bilgelikle bezenmiş, gönül çelici, akıl oynatıcı, şaşırtıcı, cerbezeli, ufuk açıcı, dil veya göz veya kulak okşayıcı) bir şekilde ifade etmek, fikrin kendisinden daha önemli değil midir?
"Bazen"i bırak, her zaman öyle değil midir?
Fikir dediğin ne ki? Aklın o dıngolar gibi büsbütün durgun değilse sabah bir türlü akşam öbür türlü düşünürsün. Sen A dersin, öbür adam B der, üstelik senden daha kötü bir insan değildir, niye reddedesin? Marifet bir fikri savunmakta değil, güzel savunmakta.
Buyur, geçen gün bir yazı yazdım, başıyla sonu yüz seksen derece zıttı. Başta söylediğini biraz geliştirip, sonda onun tam tersini savunuyordu. Herkes bi beğendi, bi bayıldı hayret edersin. Korkma kardeşim çelişkiden. Ne demiş Emerson Efendi: Aptal bir tutarlılık, küçük beyinlerin bostan korkuluğudur.
Beni biliyorsun, zekâya ve cürete hayran olan bir adamım. Zanneder misin ki cumhuriyetin kurucusunu o açıdan hiç düşünmedim ya da düşünemiyorum?
Hayatta kırk çeşit katille uğursuzla sohbetim oldu, birkaçını sevdim de. İhtimal verir misin ki "Ayy Kemal çok kötöö" deyip bunun üzerine pozisyon kurayım?
Mesele Kemal Paşa değil canım kardeşim. Mesele aptallık. Durgun beyinlilerin beynini hoplatmak için Kemal Paşaya çakmak lazımsa çakılacak tabi.

17 Kasım 2017 Cuma

Türkçe tarihi 4: Batı ile karşılaşma

Kasım 17, 2017 8
İlk etkileşimler

19. yy başlarına dek Türkçe genel kullanıma nüfuz eden Batı Avrupa kökenli kelimelerin ezici çoğunluğu denizcilik, deniz ticareti ve harp filosu ile ilgilidir. Hemen hepsi İtalyancadan veya o devirde bazen ayrı bir dil kabul edilen Venedik lisanından alınmıştır. (Ayrı bir uğraş alanı olan balıkçılık, yerli bir dil olan Rumcanın etkisi altındadır.)

Denizcilikle ilgili İtalyanca terimlerin Türkçe kullanıma çoklukla 15. yy ikinci yarısı ile 16. yy başlarında girdiğini varsayabiliriz. Ancak yazılı kaynakların yetersizliğinden dolayı, bazı kelimeleri 19. yy’ın sistematik sözlüklerinden daha erken tarihte belgelemek henüz mümkün olamıyor. Kahane, Kahane ve Tietze’nin The Lingua Franca in the Levant [Doğu Akdeniz’de Denizci Dili] adlı anıtsal eserinde listelenen İtalyan/Latin kökenli kelime sayısı 700 kadardır. Bunların büyükçe bir bölümü halen denizci teknik lisanında kullanımdadır; yüz kadarını ortak dile mensup oldukları düşücesiyle sözlüğe dahil ettik.

abluka, aborda, alabanda, alabora, alarga, alesta, avanta, babafingo, balyemez, bandıra, banko, baston, boca, bocala-, borda, branda, çapari, çıma, dümen, falya,  fırtına, filika, filo, flama, fora, forsa, funda “demir atmak”, gondola, gulet, güverte, harita, ıskarmoz, ıstralya, imbat, iskandil, iskele, istif “gemi ambarı”, kalçın, kalita, kalyon, kamara, kanca, kaptan, kaput, karantina, karavana, karavela, karga tulumba, karine “gemi karnı”, karyola, kasara, kerteriz, korsan, kumanya, laçka, mağaza, manevra, manga, marangoz “gemi yapım ustası”, martı, mayna, meltem, miço, mizana, mola, olta, pasaport, patron/patrona, pompa, posta “nöbet”, pranga, pruva, pupa, pusula, ranza, roda, saparta, sigorta, sintine, siya, tapa, tente, tersane, tırışka, tiramola, tonilato, tulumba, vardiya, volta, yisa, zoka (91)

Bu sözcüklerin Venedikçeden mi, diğer İtalyan lehçelerinden mi alıntılandığını tespit etmek, şu anki bilgilerimiz çerçevesinde, çoğu zaman olanaksızdır. Ancak anlam ayrışmasına uğramış patron (Ven.) ve patrona (İt.) gibi biçimlerin varlığı, aradaki farkın dil tarihi açısından önem taşıyabileceğini gösterir. Bandıra, dümen, gardiyan, kalyon, kaptan, laçka, milyon, piyasa gibi bir dizi kilit sözcük, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde Venedikçedir. (Standart İtalyancadan alıntıda dümene, kaptana, laşa, milyona, piyaça vb. beklenirdi.)

Denizci terminolojisi dışında, 19. yy’ın ortalarından önce Türkçe kullanıma girmiş olan Batı Avrupa kökenli kelimelerin sayısı yüzü bulmaz. Bunlar arasında yine dolaylı olarak bahriye ile ilgili olması muhtemel olan teknik edevat adları (civata, conta, iskarpela, kanaviçe, planya, tornavida, varil, vida), siyasi terimler (balyoz “elçi”, duka/dük, gardiyan, imparator, izbandut “eşkıya”, komiser, konsolos, papa), askeri teknoloji ürünleri (karabina, künk, misket, pala), yiyecek adları (francala, kaşkaval, pasta, pestil, poğaça, salamura, salata, tarator), çalgı adları (barbut, klarneta, lavta, trampete/trompet) göze çarpar.

Denizcilikle ilgisini kuramadığımız erken İtalyanca alıntılar arasında bir matematik kavramı (milyon), bir meslek adı (berber), bir sanayi ürünü (kundura), iki köpek türü (fino, mastı) ilgi çekicidir.

Adını Avusturya Almancasından alan kuruş 17. yy’da yaygınlaşmış, 1690’larda ilk kez Osmanlı devleti tarafından darp edilmiştir.

Bir dönem Osmanlı egemenliğinde bulunduğu halde kültürel referansları daha ziyade Batı Avrupalı olan Macar dili 16. ve 17. yy’larda Türkçeye birkaç kelime kazandırmıştır.

bodrum, haydut,  kadana, palanka, palaska, paprika, piştov, salaş, soba, şarampol, talika, varoş (12)

Batı dünyasının ulaştığı bilimsel ve kültürel aşamayı yansıtan yeni tür alıntılar 1780-90’lardaki ilk açılım döneminden itibaren görülür. Batı ile kültürel alışverişte Fransızcanın norm haline gelmesi de yine bu dönemin eseridir. 1820’lerden önce Türkçe metinlerde boy gösteren Batı kökenli sözcükler arasında şunlar dikkati çeker:

akademya, ançüklopedya, antimon, balon, barometro, elektrik, fizik, gazeta, komedya, kompliman, kumpanya, logaritma, obüs, parlamento, sekstant, termometro, tracedya

Bu listede görülenler daha öncekiler gibi yabancı bir kültürün egzotik ürünleri, ya da belli bir sektördeki uzmanlığının yansımaları değildir. Osmanlı diyarında karşılığı olmayan ve kayıtsız kalınması mümkün olmayan yeni bir dünya yaratılmakta, yeni kavramlarını empoze etmektedir.

Sözlüklerdeki Batı

Türkçe sözlüklerde yer verilen Batı kökenli kelimelerin 19. yy ikinci yarısından itibaren gösterdiği artış, dildeki devasa dönüşümü izlemek açısından aydınlatıcıdır.

Vefik Paşa’nın 1876’da yayımlanan Lehce-i Osmanî’sinde yer alan Batı kaynaklı sözcükler, 350 kadar İtalyanca, 100 kadar Fransızca, 15 kadar İngilizce, 4-5 Almanca olmak üzere yaklaşık 470 adettir. Bunlar, toplam 28.000 dolayında maddebaşı içeren sözlüğün kelime hazinesinin yüzde 1,7’sini temsil ederler.

Vefik Paşa Batı kökenli yeni kelimelere karşı çoğu zaman eleştirel bir yaklaşım gösterir. Bu yaklaşım bazen tanımlarına da yansır. “Nümero, galatı numara: Lüzumsuz alafranga tabir.” “Avukat: Dava vekilinin çenelisi.” Muhtemelen bu yaklaşımdan ötürü, o tarihte Türkçe metinlerde sıkça rastlandıkları halde paşanın “lüzumsuz” saydığı bazı kelimeleri (bulvar, komiser, konferans, polis …) sözlüğüne almamış olduğu anlaşılıyor.

Şemseddin Sami’nin 1901 yılında basılan Kamus-ı Türkî’si 80 dolayında Batı kaynaklı yeni kelime ekleyerek toplam sayıyı 550’ye, orantıyı ise 18.000 maddebaşı içinde yüzde 3,0’a taşır. Ancak dönemin basın, eğitim, hukuk ve özellikle üst tabakanın moda ve “yaşam stili” dilinde gerçekleşen dönüşümle karşılaştırıldığında bu çok düşük bir orandır. 1880 ve 90’lı yıllarda yayınlanan gazete ve romanlarda tespit edebildiğimiz Batı kaynaklı yüzlerce “moda” ve “yaşam tarzı” terimiyle (bluz, bonbon, briyantin, centilmen, dekadan, dekolte, demode, feminist, fiyasko, gusto, isteka, kürdan, melodram, prezante etmek, skandal, spor, supe…), Tıngır ve Sinapyan’ın 1892 tarihli Istılahat Lugati’nde göze çarpan beş yüze yakın yeni bilimsel ve teknik terim (diyabet, fren, glüten, kanguru, kinin, klorofil, kobalt, naftalin, nitrogliserin, ozon, ödem, protein, sendika…) Kamus-ı Türki’de yer bulmazlar. Daha ilginci, Şemseddin Sami Bey'in kendi eseri olan ilk modern Türkçe ansiklopedi, 1889-1891 tarihli Kamusü’l-Alam’da kullandığı yabancı kaynaklı sözcüklerin bazılarına (balsam, boraks, iskorbüt, mikado, mozayik, santigrat, soya, tayfun) kendi sözlüğünde yer vermemiş olmasıdır.

Kamus-ı Türki’nin bir başka dikkat çekici özelliği, Vefik Paşa sözlüğünde yer alan ve daha o tarihte “arkaik” bir lezzete sahip olan altı bini aşkın Arapça ve Farsça kelimenin sözlükten elenmesidir. Cumhuriyet döneminde başlatılacak olan dil devriminin ayak sesleri, daha yüzyıl dönümünde hissedilmektedir.

Mehmed Bahaeddin (Toven)’in 1924 tarihli Yeni Türkçe Lugat’i Batı kaynaklı kelimelere yeni bir yaklaşımı haber verir. Cumhuriyet ilanının arifesinde Türkiye’nin entelektüel iklimini yansıtan bu sözlük, Frenkçe kelimeleri dışlamak bir yana, adeta onları halka tanıtmaya yönelik didaktik bir yaklaşım içindedir. Yeni Türkçe Lugat’te yer alan Batı kaynaklı 1550 kadar kelime, toplam 19.500 maddebaşının yüzde 7,9’unu oluşturur.

Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlük’ünün 1945’te yayımlanan birinci basımında Batı kökenli kelime sayısı neredeyse ikiye katlanarak 2900’ü aşmıştır. Bu sayı 26,000 maddebaşı içeren sözlüğün yaklaşık yüzde 11’ini temsil eder. Ne var ki yeni eklenen kelimelerin büyük çoğunluğu bilimsel literatürden taranmış teknik terimlerdir (afoni, agrafi, aglütinin, algoritma, alotropik, ampelopsis, astigmat, berkelyum…). Aynı dönemde hayatın her sahasını istila eden Batı kökenli yeni kavramların büyük bir kısmı (bolero, bombe, bonservis, çigan, demoralize, desen, duble, empoze etmek, papyon, parfüm, şema, şut, varyete…) muhtemelen gayri ilmî ve “yersiz” bulunduğu için, resmi leksikona dahil edilmemişlerdir.

Türkçe Sözlük’ün 1955 tarihli ikinci basımı, azalan sayıda Batı kökenli yeni sözcükle ilk basımın yaklaşımını sürdürür. Ancak 1963, 1966 ve 1974 tarihli üçüncü, dördüncü ve beşinci basımlara eklenen Batı kökenli yeni kelime sayısı yok denecek kadar azdır. Yazı Türkçesinin yoğun bir Fransızca ve İngilizce vokabüler akınına uğradığı bu yıllarda Türk Dil Kurumu adeta yaşayan dile sırtını dönmüş, gerçek dünyada karşılığı olmayan ideal ve normatif bir dil inşa etme çabasına girişmiştir.

1983’teki TDK reformundan sonra yayımlanan 1988, 1998 ve 2008 basımlarında bu yaklaşım kısmen yumuşar; yaşayan dilin kelime hazinesini leksikalize etme yönünde, ürkek ve hevessiz de olsa, bir çaba görülür.

Türkçe Sözlük’ün 2008 basımında Batı kaynaklı sözcük oranı %20’nin biraz altındadır. Ancak bu oranı değerlendirirken, sözlükteki toplam girdi sayısının alışılmış leksikografi ilkelerinden farklı bir yaklaşımla, bir sözlükte yeri olmaması gereken onbinlerce rastgele tamlama (ayak havlusu, banyo havlusu, baş havlusu, el havlusu, mutfak havlusu, plaj havlusu, yüz havlusu) ve yer doldurma dışında hangi kaygıya hizmet ettiği anlaşılmayan türevler (özdeşleme, özdeşlemek, özdeşleşme, özdeşleşmek, özdeşleştirme, özdeşleştirmek, özdeşlik, özdeştirme, özdeştirmek) ile şişirilerek 100.000’in üstüne çıkarılmış olduğu hususu göz önüne alınmalıdır.


Kanımca Türkçenin güncel kelime hazinesini daha gerçekçi bir biçimde yansıtan Nişanyan Sözlük’te Batı kökenli kelime sayısı, toplam 28.300 maddebaşı ve maddealtı kelime içinde yaklaşık 8650, yani yüzde 30,5’tir. [2014 durumu. Günümüzde toplam 30,150 kelime içinde yaklaşık aynı oran.]

Beytüşşebap

Kasım 17, 2017 7
Beytüşşebap’la ilgili şu sonuçlara varıyoruz.

İlçeye (yani idari bölgeye) adını veren “eski” Beytşebab veya Bethşebab veya Bêşebô bugünkü kasaba değil, onun yaklaşık 6 km güney-güneybatısında şimdiki resmi adı Hisarkapı olan tepe üzerindeki kasır/hisar. Buna halen Qesrik/Kasrik adı da veriliyor. Bu kelime Ermenice “kalecik” demektir, belki Farsça ve Kürtçede de aynı anlama gelebilir, bilmiyorum.

Kasrın eski hali yandaki minyatür veya temsili resimde görülüyor. Bir arkadaşımızın verdiği bilgiye göre adıyla da bilinirmiş, Hekari beyliği şehzadelerinin ikametgâhı imiş. Hekarili Pertew Beg’in (1777-1841) şiirlerinde geçermiş. Bê Arapçası beyt, Asuricesi beth olan sözcüğün yerel telaffuzudur, bölgede sayısız yer adında geçer, “hane, konak” demektir. Böyle olunca Beyt Şebab “gençler evi” anlam kazanıyor.

Arkadaşımız “Ermenilerle Süryanilerle alakası yoktur” demiş, ki bir bakıma haklı. Fakat unutmamalı ki Hekkari beyliği 15. yy’da Pinyaniş aşiretinden Kürt beglerinin yerel Nasturi/Asuri toplumunun desteğiyle onlar üzerinde kurmuş oldukları egemenliğin adıdır; 19. yy’a (1840’lara) dek kuvvetli bir Asuri alt damarı taşır.

Halen kasrın yerinde yeller esiyor. Google Earth 43° 7' 9'' D, 37° 32' 42'' K noktasında görüldüğü kadarıyla hemen dibine modern bir yerleşke, muhtemelen askeri garnizon yapılmış.

Şimdi ilçe merkezi olan kasabanın öz adı Elık, tamlama hali Elki yahut Elkê. 2011’de kısaca ziyaret etmiştim.

*
Bir başka arkadaşımızın sorguladığı Qesrigo Kantarvaz veya buna benzer bir adı olan yer orası değil görünüyor mamafih. 1950’lere dek Van iline bağlıymış ve gayrimüslim nüfusu ve/veya mülkiyet iddiaları varmış. Bu durumda, Beytüşşebap ilçe merkezinin kuzeydoğusundaki Faraşin veya resmi adıyla Yeşilöz bölgesini düşünmek lazım. Burası vahşi dağlarla çevrili olağanüstü izole bir vadi. Yüzölçümü bakımından Türkiye’nin en büyük köylerinden biri, çünkü vaktiyle bir değil yirmi pare köy veya mezraymış, şimdi hepsi terk edilmiş. Esasen Beytüşşebap’tan çok kuzeyindeki eski Norduz ilçesine/diyarına ait olan bir yer. Sanırım Beytüşşebap’ın aksine burası yakın tarihe kadar asimile edilememiş ve bilahare temizlenmiş bir gayrimüslim yurduymuş. Bir dönem çok merak etmiş ve görmek istemiştim, nasip olmadı. Yirmi köyün adlarını da hiçbir kaynaktan bulamadım. Bilen ve paylaşmak isteyen varsa makbule geçer.

Yıllar önce Karaköy’deki Türk-Ortodoks kiliselerinden birinde bakıcı aileyle ayak üstü sohbet etmiştim. Kürt müsünüz diye sordum. Yok haşa, Beytüşşebaplıyız, Protestanız dediler. Sanırım burada “Protestan”, Protestan kilisesine mensup Ermeni veya Asuri demek olmalı. Kürtçeden başka dil bilmiyorlardı.

TC o bölgede, ya da en azından o bölgede diyelim, hoyrat ve zalim bir askeri işgal rejiminin adıdır. Bunu görmek lazım.

16 Kasım 2017 Perşembe

Türkçe tarihi 3: Terimler Sözlüğü

Kasım 16, 2017 4
Bir başka son derece önemli dönüm noktası Antuan Tıngır ile Krikor Sinapyan’ın 1891 ve 1892’de iki cilt olarak yayımladıkları Fransızcadan Türkçeye Istılahat Lugati’dir. (İstanbul, Bağdadlian Matbaası). Tıngır ve Sinapyan sözlüğü, idari bilimler, mimarlık, astronomi, bankacılık, kimya, ticaret, diplomasi, gastronomi, coğrafya, finans, matbaacılık, matematik, tıp, madencilik, eczacılık, felsefe, zooloji gibi türlü bilim ve sanat dallarında kullanılan kırk bin dolayında Fransızca teknik terime Türkçe karşılıklar vermek gibi devasa bir işe soyunur. Söz konusu terimlerin ezici çoğunluğu, sözlüğün yayımlandığı tarihten kısa bir süre öncesine dek Türkiye’de duyulmamış olan kavramlara ve nesnelere ilişkindir. Adeta yeni bir kıta keşfedilmiş, ve bu kıtayı oluşturan birimlerin Türkçe adlandırılması ve anlamlandırılması işine girişilmiştir.

Yazarların önsözüne göre,

Son yıllarda Türkiye’de sanatlar ve bilimler dikkate değer bir gelişme göstermişlerdir. Her gün yeni kitaplar, bilimsel ve edebi mevkuteler yayımlanmaktadır. Siyasi gazeteler dahi sıklıkla bilimsel, ekonomik ve edebi bahislere dair uzun makalelere yer vermektedir. Yeni kavram ve nesneleri ifade etmek için alimlerimiz ve yazarlarımız yeni kelimeler yaratmak zorunda kalmakta, ya da dünyanın en parlak medeniyetlerinden birine vasıta olan Arap dilinin hazinesinden buldukları unutulmuş terimleri gün yüzüne çıkarmaktadırlar.

Yazarlar yeni kelime yaratma hakkını kendilerinde görmezler. Sözlükte yer verdikleri kelimelerin tümünü var olan Türkçe metinlerden derlediklerini belirtirler.

Bu eserde yer verdiğimiz Türkçe terimlerin tümü, efkâr-ı umumiyenin tanıdığı ve değer verdiği yazarların ve alimlerin eserlerinden alınmıştır. Kelime icat etme hakkını asla kendimizde görmedik. Fransızca bir terimin karşılığını bulamadığımız zaman, birkaç sözcükle anlamını açıklamakla yetindik.

Sözlük, Fransızca sözcüklerin aynen Türkçeye aktarılması konusunda oldukça temkinlidir. Örneğin oksijen yerine müvelledül humuziye, hidrojen yerine müvelledül ma, otomobil yerine müteharrik binnefs, radikal yerine cezrî, depo yerine ardiye, kritik yerine tenkidat ve münekkid, fokal yerine ihtirakî ve mihrakî karşılıklarını tercih eder. Sonuç olarak Fransızcadan aynen aktarılan sözcüklerin sayısı beş yüz dolayında kalır:

albinos, alüminyom, diyapazon, dosya, elektrik, espanyolet, furgon, gardenya, gliserin, gotik, iskelet, kinin, kloroform, maroken, merinos, mimoza, nikotin, obua, ozon, ökaliptüs, prostat, protein, ray, rokoko, sonda, stronsiyom, üniversite, üre, valf, virüs...

Sözlükte yer alan terimlerin takriben üçte biri kadarına, Türkçenin yerleşik sözcük hazinesinden az ya da çok tatmin edici karşılıklar bulunmuştur:

şeker illeti (diabet), katran ruhu (kreozot), ahenk miyarı (diyapazon), kanlı ishal (dizanteri), çetme veya gedme (dantela), ayaklık (pedal), taban ağacı (demiryolu traversi), turşu ve reçel (konserve), tulumba kasırgası (siklon), eşref saat (horoskop)...

Binlerce terim, o dönemde az ya da çok yaygın kullanıma girmiş olduğu anlaşılan deyimler ya da dolaylı (perifrastik) ifadelerle karşılanmışlardır.

külliyat-ı ulûm ve fünûn (ansiklopedi), emtia kaimesi (fatura), maraz-ı asabî (nevroz), cünun-ı ğulmet (nemfomani), cinnet-i harikiye (piromani), ahcar-ı semaviye (gök taşı, meteorit), mikyasül gazat (gazölçer, manometre), mukavelat muharriri (noter), levzül mide (pankreas), tahvil-i terkib (metabolizma), fart-ı enaniyet (egoizm), heyet-i sarrafiye (banker sendikası), kemâkân (status quo ante), darülfünun (üniversite)

Bunların ötesinde, sayıları yine binleri bulan yeni tabirin, 1930’ların Yeni Türkçecilerini aratmayacak bir cüret ve yaratıcılıkla Arapça (ve daha ender olmak üzere Farsça) köklerden uydurulduğunu görüyoruz. Özellikle tıp ve kimya alanında tam bir terminoloji sistemi oluşturacak nitelikte olan bu ‘Yeni Osmanlıca’ terimlerin, belki Encümen-i Daniş veya Tıbbiye Mektebi bünyesinde sistemli ve örgütlü bir şekilde üretilmiş olduklarını varsayabiliriz.

dur-nüvis (telgraf), hurde-şinû (mikrofon), kehrübaiye ve seyyale-i berkiye (elektrik), lifîn (gluten), hulvîn (gliserin, Ar hulv = Yun glykos = tatlı), duhanîn (nikotin, Ar duhan = tütün), lülüîn (margarin, Ar lülü = Yun margaron = inci), madde-i demağiye veya demağîn (lesitin), intan (enfeksiyon), teşelşül (duş), zevahıf (sürüngenler), mihrak (fokus), irtisam ve intıba (empresyon), isticvab ve mülâkat (interview), müsteşrik (oryantalist), mezabe-i bürkâniye (lava), ekalliyet (parlamentoda minorite), işrakiye (panteizm), mihaze (reseptör), tahtelbahir (sous-marin, denizaltı), müberrid (frigorifik), hüvamî (entomolojik), muğeym (nebülöz)

Yukarıdaki neo-Osmanlıca yeni sözlerden sadece iki üçünün (intiba, müsteşrik, belki ekalliyet) hayata tutunmuş ve diğerlerinin tamamen günümüzde unutulmuş olması dikkat çekicidir.

Sözlüğün üçte birini aşkın bir bölümünde, Fransızca tabirin kullanışlı bir karşılığı bulunamadığı için tanım ve tasvirle yetinilmiştir:

Pingouin: Tuyur-i mütekeffifetür recüli ğavvase [insana benzer dalgıç kuşlar] fırkasından sebtariyye fasilesinin nümunesi bulunan ve bahr-i müncemid-i cenubiyyeye [Güney kutup denizine] mahsus olan bir nevi balıkçın kuşu.

Vandalisme: Ulûm ve fünûndan nefret etme mezhebi.


(Penguen sözcüğü Türkçe metinlerde 1910’larda, vandalizm 1920’lerde boy gösterecektir.)

15 Kasım 2017 Çarşamba

Türkçe tarihi 2: Öztürkçenin sonu

Kasım 15, 2017 8
Eski Türk Dil Kurumu’nun 12 Eylül rejimince 1982’de tasfiyesiyle birlikte, belki bundan kısa bir süre önce, “Yeni Türkçe” adını verdiğimiz sözcük üretme metodolojisi üretkenliğini kaybetti.

Nişanyan Sözlük’te “Yeni Türkçe” olarak işaretlediğimiz 724 adet maddebaşı veya madde altında ilk yazılı örneği belgelenmiş sözcük bulunuyor. Bunların tümü, kanımca, güncel Türkçe kelime hazinesine mal olmuş ve genel kullanımda benimsenmiş olan sözcüklerdir. 353 adedi 1934 ile 1939 yılları arasında, 244 adedi 1940’larda, 41'i 1950’lerde, 39'u 1960’larda ve 43'ü 1970’lerde ilk kez yazılı kullanımda tespit edilmiştir.
  
1980’li yıllara ait olan 12 Yeni Türkçe sözcük bulabiliyoruz. Bunlardan sadece dördü (dolayım, kayaç, özüt, üstlenici) 1983'ten geçtir; onların da bir veya ikisinin daha eski olup en erken örneklerini henüz tespit edemediklerimizden olması güçlü olasılıktır. 1990’larda ötekileştirme, çalıştay ve yapısöküm, 2000’lerde ön izleme, çevrimiçi, çözünürlük “Yeni Türkçe” akımının morfolojik özelliklerini sergileyen örneklerdir. Başkası yoktur veya bir elin parmakları kadardır. Bulunabilecek olası örnekler, dar bir akademik veya edebi çevre dışında kullanım alanı bulamamış denemeler olsa gerekir.

Bu verilerden hareketle, 1932’de resmen başlatılan “Dil Devrimi” sürecinin, elli yıllık bir serüvenin sonunda, 1982 dolayında sona erdiği sonucunu çıkarabiliriz.

Bu tespitten, “Türkçenin üretkenliğini yitirdiği” gibi bir çıkarıma atlamak mümkün görünmüyor. Yeni dönemde, yapım ekleriyle yeni leksikal birimler üretme yöntemi büyük ölçüde terk edilmiş olabilir. Buna karşılık belki Türkçenin alışkanlıklarına daha uygun düşecek bir şekilde, kalıp deyimler üretimine ağırlık verilmiştir.

Aşağıdaki deyimler 24 Kasım 2014 tarihli bir gazetenin sadece ilk beş sayfasında tesadüf ettiğimiz, tümü 1980 veya 1990’lı yıllardan sonrasına ait olan deyimlerden birkaçıdır.

atölye çalışmaları, bilgi işlem merkezi, boşanma süreci, büyüme hedefleri, canlı yayın, dağıtım kanalları, dereceye girmek, destek vermek, dönem başkanlığı, gelişmekte olan ülkeler, haber sitesi, ihtiyaç kredisi, insan kaynakları, işlem hacmi, katılım payı, marka yüzü, müşteri odaklı, ön izleme, pazar payı, performans sergilemek, performans verileri, politika faizi, sahne almak, servis etmek, sıcak bakmak, sıfır noktası, siber saldırı, son çeyrek, soruşturmayı derinleştirmek, ticari araç, ürün ailesi, yapımcılığını üstlenmek (31)

Listelenenlerin tümü, belirgin bir kavramı ifade eden ve kullanımda varyasyona izin vermeyen kalıp ifadelerdir. Bu anlamda, bağımsız birer leksikal birim olarak kabul edilmeleri doğrudur. Atölye çalışmaları yerine mesela işlik çalışmaları veya atölye işlemleri/etkinlikleri/emeği/egzersizleri, bilgi işlem merkezi yerine bilgi işleme merkezi, malumat işlem merkezi, info-operasyon merkezi, bilgi işlem odağı vb. ifadeleri kullanılamaz; kullanıldığı takdirde “yanlış” olarak algılanır. Dolayısıyla bu deyimler, herhangi bir sözcük kadar Türkçe leksikonun parçasıdır.

Öte yandan, aynı kavramlar şayet 2000’lerde değil 1930 veya 1960’larda Türkçeye gelmiş olsa bunlara monoleksemik karşılıklar bulunmaya çalışılacağı, örneğin atölye çalışmaları yerine belki çalışka, bilgi işlem merkezi yerine bilgütay, boşanma süreci yerine boşanılsama, büyüme hedefleri yerine ereksellikler, canlı yayın yerine dirigörüt, dağıtım kanalları yerine dağıtağlar, dereceye girmek yerine ödülgemek, destek vermek yerine yardamak, dönem başkanlığı yerine kısıtbaşlık… gibi sözcüklerin ya da benzerlerinin denenmiş olacağını tahmin edebiliriz. Bu tür “Öztürkçe” kelimeler yaratma alışkanlığının 1980’lerden sonra bırakılmış olması, Türkçenin üretkenliğini yitirdiğini göstermez, sadece üretim yöntemini değiştirdiğini gösterir.

Yeni yöntemin eskisine oranla a) sözlü Türkçenin alışkanlıklarına daha uygun, b) daha esnek, c) daha verimli, d) daha demokratik ve e) dünya trendlerine daha uygun bir yöntem olduğu kanısındayım. Türkçenin alışkanlıklarına daha uygundur, çünkü

[Gerisi eksik. “Ekşi Sözlük, Zaytung örnek ver, Murat Menteş, Pucca” diye not almışım. “... kalıp deyimlerden kurulu bir ağın ustaca manipüle ve yer yer ihlal edilmesine dayalı bir espri anlayışı...” diyerek post-milenyal Türk edebiyatının değerlendirmesine girişmişim, ama toparlayamamışım. Perihan Mağden’i de mutlaka sokardım araya. 

Bitiş cümlesi: “Kabul etmek gerekir ki bu denli cüretkâr ve başarılı cümlelere 20. yüzyıl Türk edebiyatının tutuk dilinde pek sık rastlanmaz.]

*

Başka bir yerde YTü kategorisini şöyle tarif etmişim:

"YTü: 1935 ile 1983 yılları arasında TDK tarafından önerilen veya onaylanan Yeni Türkçe sözcükler. Belirgin özelliği, Türkçe yazı dilinde var olan Batı kökenli (çoğu Fransızca) ve/veya Osmanlıca sözcüklerin çevirisi olmalarıdır. Söz konusu “çeviri tadı”, YTü kelime hazinesinin tanımlayıcı özelliğidir. YTü sözcüklerin Fransızca ve/veya Osmanlıca karşılığını kolayca hatırlayabiliriz, ve hatırladığımız zaman (eğer bu iki dile az da olsa vakıf isek) sözcüğü “daha iyi anladığımız” duygusuna kapılırız. Örnek: ikilem > dilemma, ilke > prensip, ilgeç > edat, imgelem > tahayyül, imleç > cursor, istenç > irade, izlek > tema, izlenim > impression, intıba, kent > şehir, kentsoylu > burjuva... "Haa, anladım".

Yine 1920’lerden sonra beliren ve Türkçe köklerden üretilmiş olan aşağıdaki sözcükleri ele alalım. Bunlarda “çeviri tadı” yoktur – hatta çoğunun başka bir dilde karşılığını bulmakta zorlanırız. TDK tarafından üretilmemişlerdir. Bu nedenle, birçoğu YTü sözcükler kadar "yeni" oldukları halde, YTü olarak etiketlenemezler.
açma [bir tür hamur işi], akbil, asmolen, atmasyon, aymaz, bıçkın, daral gel-, dokunmatik, gerzek, hababam, içerlek, kıytırık, küçümen, örtbas et-, soydaş, taklavat..."

14 Kasım 2017 Salı

Türkçe tarihi 1: İngilizce sözcüklerin yazımı

Kasım 14, 2017 14
Türkçe'nin Tarihine İlişkin Notlar önce sözlüğe önsöz olarak düşünüldü, daha sonra şişip bağımsız bir kitap projesine evrildi. 2014 sonu ile 2015'in ilk aylarında Yenipazar'da, 2015 sonu ile 2016 Ocak ayında Söke Cezaevinde epeyce çalıştım. Toplasan yüz elli sayfa kadar yazmışım.

Gerçekçi olmak gerekirse o kitap çıkmaz ayın son Çarşambasından önce bitmez. O gün geldiğinde de bu yazdıklarımı beğenmem, baştan yazarım.  

O yüzden, bari yazılanlar bir işe yarasın diye içlerinden derli toplu birkaç pasajı burada sizinle paylaşayım diyorum. Önümüzdeki birkaç gün bunlarla geçecek. 

*
İmla duvarının sarsılması

1980’li yılların ortalarında Türkçe yazımda henüz yeterince farkına varılmayan, ancak uzun vadede çarpıcı sonuçları olabilecek bir yeni eğilim belirdi. İngilizceden alıntılanan sözcüklerde Türkçe fonetik yazım kuralı terk edildi.

Batı dillerinden alınan kelimelerin Türkçe fonetik imlaya göre yazılması eski yazıdan kalma bir alışkanlıktı. Arapça ve Farsçadan alınmış olan sözcükler, Türkçe telaffuzu ne olursa olsun, eski yazıda orijinal dilin imlasına uygun olarak yazılırken, Arap alfabesi kullanmayan dillerden, örneğin Rumca, İtalyanca ve Fransızcadan alınan sözcüklerin fonetik olarak Arap alfabesine çevrilmesi teknik bir zorunluluk idi. Latin alfabesine geçildikten sonra da, teknik zorunluluk ortadan kalktığı halde, Batıdan alınan kelimelerin fonetik olarak aktarımı elli yıla yakın süreyle norm kabul edildi. Fransızcadan alınan üç bini aşkın sözcüğün tamamı Türkçeleştirilmiş fonetik yazımla benimsendi (elektrik, pano, sistem, kordonblö, kürdan, kruvaze, anket, enstrüman, jandarma, şömine, şofben, pötibör vb.). Aynı şekilde İngilizceden alınanlar da, tramvay (tramway), istimbot (steamboat), cazbant (jazz-band), dretnot (dreadnought), vinç (winch), ofsayt (offside), taç (touch), nakavt (knockout), blucin (blue jeans) gibi, Türkçe fonetik imlaya adapte edildi.

İngilizceden alınan sözcüklerde izlenen yöntemin, 1982 ila 1985 yıllarına isabet eden bir tarihte, sessiz ve muhtemelen bilinçsiz bir kolektif kararla, tersine döndüğünü görüyoruz. Bu tarihten sonra Türkçe kullanıma giren İngilizce kökenli kelimelerde genel kural, İngilizce imlanın korunmasıdır. Email, fast-food, network, off-road, piercing, wireless, workshop, showroom, delete etmek, upgrade etmek ve benzerleri normdur. İmeyl, festfut, netvörk, ofrot, pirsink, vayrles, vörkşop, şovrum, dilit, apgreyt… kullanılmaz, veya kullanıldıkları takdirde “yanlış” olarak algılanırlar.

Tercih edilen yazım, sözcüğün hangi tarihte Türkçe genel kullanıma nüfuz ettiğine ilişkin bilgi verir. Kamyon çeşidi olan treyler 1950’li yıllardan beri kullanımdadır; “film fragmanı” anlamına gelen trailer Türk basınında ilk kez 1995’te görülmüştür. Aynı İngilizce sözcük 20. yy başlarında futbol terimi olarak aut veya avut, 1980’li yılların ikinci yarısında moda terimi olarak out şeklinde Türkçeye girmiştir. Türkçede 1930’lardan beri kullanılan kovboy v ile, 1980’lerde yaygınlaşan western w ile yazılır; Türkçe metinde cowboy yazımı yadırgandığı gibi, vestern yazımı da yadırganır. 

İngilizce imla ile yazılan sözcükleri diğerlerinden daha az “Türkçe” saymak için tutarlı herhangi bir neden gösterilemez. Maç (match) ya da mayın (mine) “Türkçe” sayılarak sözlüklerde yer alırken, Türkçe metinlerde onlarla yaklaşık aynı sıklıkta veya daha sık kullanılan email veya web sözcüklerinin “yabancı” sayılması için makul bir neden yoktur. “Top auta gitti” cümlesindeki aut Türkçe sözlüklerde yer alırken “dar yakalar bu sene out” cümlesindeki out’un dışarıda bırakılması herhangi bir tutarlı gerekçeyle savunulamaz.

Domuz tabusunun işlevi ve simgesel anlamı

Kasım 14, 2017 49
Domuzu daha önce yazmış mıydım hatırlamıyorum. Tekrara düşersem affedin, bir yaştan sonra oluyor böyle.




Neolitik devrimden sonra Eski Dünya’da iki çeşit toplum türedi. Bir, toprağı ekip biçen, dolayısıyla bir köye bağlı yaşayanlar. İki, hayvancılık yapan, dolayısıyla mera peşinde durmadan gezenler. İkisi birbirini sevmezler. Eski destan literatürü baştan aşağı o kavgayla doludur. Köylü göçebeyi eşkiya ve zorba olarak görür; göçebe yerliyi pis koktuğu için, bokuyla iç içe yaşadığı için, cılız ve hastalıklı olduğu için hor görür. Unutma ki o zaman daha kanalizasyon yok, belediyenin çöp kamyonu da yok.

İnsanoğlunun kadim çağlarda evcilleştirdiği hayvanları düşün: köpek, keçi, koyun, sığır, deve, eşek, at, tavuk, kedi. Hepsi göçebe hayata ayak uydurur. Yürü dersin yürürler, ya da tavuk ve kedi gibi taşınabilirler. Bir tek domuz yürümez, elli metre götürsen yeri göğü birbirine katar. O yüzden domuz, sadece yerleşik tarım toplumlarının baş edebileceği bir hayvandır. O yüzden göçebe toplumlar köylüden tiksindikleri gibi domuzdan tiksinir, onu köylü mundarlığının simgesi ve taşıyıcısı olarak görürler. Tarımın egemen olduğu antik Yunan ve Anadolu’da, İtalya’da, Balkanlarda, Çin’de, Güney Hindistan’da, Yeni Gine’nin dağlık kısmında domuz baş tacı edilmiş. Hayvancılığın – daha doğrusu hayvancı elitlerin – egemen olduğu Yahud diyarında, Arabistan’da, Orta Asya’da, Kuzey Hindistan’da iğrenç mahluk ilan edilmiş.

Yani hayvancağızı yasaklama fikri evrenlerin rabbi olan Allahın değil, o da Araplarla Yahudilere aldanmış olmalı.

Bu tür simgesel davranışlar tabii zamanla ikincil (sekonder) işlevsellik kazanabiliyor. Mesela konuyla alakası pek dolaylı bir millet olan Türkler, şu veya bu nedenle domuz tabusunu ulusal kimliğin tanımlayıcı bir ögesi olarak benimseyebiliyor, ondan sonra o toplum tarımcıymış, göçebeymiş, büroda dokuz beş çalışırmış, fark etmeyebiliyor. Hiç düşündünüz mü bilmem, bugünkü Türk ulusal kimliğinin en belirgin, en vazgeçilmez unsurlarından biridir hatta başlıcasıdır domuz tabusu. Bıyığını kesen Türk çok, koka kolayı ayrana tercih eden Türk çok, Atatürk’ü iplemeyen Türk bile var, ama git bir yabancı ülkede restorana gör ki Türk’ü tanımlayan en tipik davranış özelliği hangisiymiş. İmanım gevredi buradaki garsonlara, yok, anladım, problem yok, tamam, getirebilirsin diye laf anlatmaktan.

Dinle açıklayamazsın bunu, çünkü Kuran mesela şarabı da yasaklamış, üstelik daha net ve kesin bir dille ve gerekçeli olarak yasaklamış, buna rağman elhamdülillahlı cümleler kuran Türklerin çok büyük bir bölümü şaraptan pek o kadar tiksinmez. Faiz mevzuuna, zinaya ve saireye girmiyorum bile.


Yazsa ya birisi bir doktora tezi, İslamı Benimseme Sürecinde Türklerde Domuz Tabusunun İşlevi ve Simgesel Anlamı diye?

13 Kasım 2017 Pazartesi

Hapse ve özgürlüğe dair

Kasım 13, 2017 15
2015 ilkbaharında, bugün yarın çıkarım beklentisine girdiğim günlerde hayalim bisikletime atlayıp Santiago de Compostela’yı ziyaret etmekti. Fransa’da bir yerden, ya da belki İtalya’dan başlanır, Chaucer'in hacılarının izinde, bir bir buçuk ay içinde İspanya’nın kuzeybatı ucuna varılır. Hatta Etyen’e de bir not yazdım, o yazıları yazmayı artık bırak, ruhunu taksiratından arıtmak için gel yolun hiç olmazsa bir kısmında bana katıl diye. Olmadı tabii, çıkışıma üç beş gün kala altı yıl ek cezayı çaktılar. Ertesi sene bir de ne görelim? Kızım İris Barselona’dan çıkıp yürüyerek Santiago’ya gitmeye karar vermiş. “Kopya çektin mızıkçı” dedim. Yemin etti ki benle hiç böyle bir muhabbet geçmemiş, benim niyetimi bilmiyormuş, tamamen kendi kararıymış, Coelho’nun kitabını okuyunca aklına girmiş.

Evladın yapınca peşinden gitmek olmaz, taklit olur. O yüzden o proje yattı, ya da ertelendi.

Compostela’da umre farizasını ifa ettikten sonra güneye saparım diye düşündüm. Para az, hatta o günlerde bazı nedenlerle hiç yok görünüyor. O zaman, altmış senedir hayalini kurduğun şeyi nihayet yap, Marakeş’e git, altı ay, bir yıl, beş yıl, gücün ne kadar yeterse, Büyük Meydan’da dilen. Onca insan yapabiliyor, sen niye yapamayasın? Yapamıyorsan acizsin demektir, güç ve beceri gösterilerin palavradır, alışkanlıklarının esirisin, konforlarının müptelasısın. Ötekiler gibi bir kölesin. Yuh!

Birkaç hafta boyunca kesin kararlıydım, kendimi manen yeni kariyerime hazırladım. Beni tek düşündüren şuydu: tek bir yaşama, tek bir kimliğe hapsolmak beni bunaltır. Kafesteki maymun gibi hissederim. Gündüz dilenciysem gece software yazmam ya da yatırım danışmanı olmam lazım, yoksa fıttırırım. Dilencilik de böyle bir çeşitliliğe izin veren bir yaşam değil muhtemelen.

Peki, öyleyse bir dener, olmazsa güneye devam ederiz. Mali’de esir tüccarlığı? İşte hayallerimin mesleği! Esir tüccarlığı olmaz, yapamam, ama mülteci ve göçmen nakliyeciliği pekala olur, Mali de o sektörün önde gelen ülkelerinden biri. Bir sürü makale getirtip okudum, o işte iyi para olduğu kanısına vardım. Haftada bir beraber spora çıktığım koğuşta göçmen işinden yatan birkaç kişi vardı. Onlardan tüyo aldım, işin püf noktalarını anlamaya çalıştım. Gözüme makul göründü. İyi kazanırsam parayı alır çıkar mıyım? Yoksa milis kuvveti kurup... Bekle, zaman gösterir.

Arthur Rimbaud, gençken Fransızcanın en uçuk şairi, sonra Endonezya’da paralı asker, inşaatlarda ustabaşı. Otuz yaşındayken Habeşistan’ın Harar kentine yerleşip kahve ve silah ticareti yaptı. Etiyopya’dayken sırf onun evini görmek için Harar’a gitmeye niyetlenmiştim. Kuzeydeki manastırlarda uzun süre takılınca vakit yetmedi.

Gine denilen ülkede altın madeni işine girmiş bir teyzeoğlu var, bir keresinde rehin alıp bir yıl bir sefil otel odasına hapsettiler, buna rağmen orada kaldı. Belki onun yanına uğrarım. Ama yok, çenesi çekilmez.

*
Alışkanlıklar insanın hapishanesidir. İnsanı bir kimliğe ve bir yaşama hapseder, ufkunu daraltır, ihtimallerini kısar, ruhunu küçültür, omuzlarını çökertir. Onlarsız yaşayamazsın: çıldırır ve kaybolursun. Onlarla da yaşayamazsın: solar ve ölürsün.

Cezaevi garip bir deneyim. “Normal” yaşamınla – yani alışkanlıklarınla – bağını tak diye kesiyorlar. İki seçenek var önünde. Ya “ah alışkanlıklarım, vah alışkanlıklarım (işim, eşim, aşım vb.)” diyerek aylar ve yıllar boyu ağlayacaksın. Ya uykundan uyanacaksın ve fark edeceksin ki, a aa, eski alışkanlıkların olmadan da yaşanıyormuş. Korkunç derecede tehlikeli bir uyanıştır bu. Rulman dağıtabilirsin. Seri katil veya sanatçı da olabilirsin. Seri katil dediğin ne ki? Alışkanlıklarını aşmış bir adam.

O yüzden gerçek ve uzun soluklu cezaevi deneyimi olan insanlar o deneyimi anlatmayı pek sevmezler. Cezaevi heyulasını sıradan korkular ve abartılmış üzüntülerle anan dostları belli belirsiz bir gülümsemeyle dinlerler.

Alışkanlıkları aşmak demek sevdiğin ve değer verdiğin ve önemsediğin şeyleri terk etmek demektir. Dünya ile arana mesafe koymaktır. Yalnızlaşmaktır. Belki bir ölçüde bencilliktir. Aynı zamanda özgürleşmektir. Desem ki cezaevi özgürlüktür, biraz abartıyorum belki, ya da bir epigram uğruna hakikati azıcık deforme ediyorum, ama düşünürsen çok acayip bir gerçek payı var orada.

1986’da askeri mahkemede 42 yıl hapis istemiyle tutuklandığım gün, yıllardan beri şehvetle içtiğim sigarayı pat diye bırakmıştım. Bu sefer neleri nereye kadar terk ettim henüz bilmek için erken, ama geldiğimden beri dört aydır bir gün bile Şirince’yi düşünmemiş olmam acaba bir işaret midir?

*
Sonuçta ne kadar atarsan at, bazı ipler seni hala tutmaya devam ediyor. Sözlüğe aylar ve yıllar boyu emek verdim, azıcık işi vardı, yarım bırakamazdım. Yumuldum, ha bugün ha yarın derken üç ay onunla uğraştım. O üç aylık çaba birtakım alışkanlık ağlarını ince ipliklerle yeniden ördü. Birçok insanlar geldi, hocam şu konuyu da anlatsan, patron şu işi de halletsen, oğlum şunu eksik bırakmışsın bırakmasan dediler. E, nazik bir adamım aslında, kimseye kolay hayır diyemem, etrafımda yavaş yavaş bir yükümlülükler ağı oluşmaya başladı. Ev lazımdı. Ev ararken eski huylar depreşti, ev bana yetmez köy lazım noktasına geldim. Hoş geldiniz Sevan Bey.

Bunların hepsi özgürlükten kaçıştır, biliyorsunuz. İnsanoğlu alışkanlıklarından kolay kurtulamıyor. Başından attığın her şey bir süre sonra geri geliyor. İyi de ediyor sanki. İnsanın alışkanlıkları konforlu şeyler, eski bir pijama gibi yumuşak ve ılık. Onlarsız yaşamak da, doğrusunu istersen, çekilir iş değil.

12 Kasım 2017 Pazar

Yanlış Kutup

Kasım 12, 2017 19
[Aralık 2014'te Yenipazar Cezaevinden bir arkadaşa yazdığım mektup. 7 Mayıs 2017'de Foça Cezaevinde iken temize çekip bu blogda yayınladım. Sonra beni benden fazla düşünen arkadaşlarımın ricalarını kıramayıp kaldırılmasını istedim. O hengâmede eldeki tüm dijital kopyalar silinmiş, ben kuş olup uçtuktan sonra da bir türlü bulunup yerine konamadı. 

Meğer şurada burada birtakım sitelerde kopyası varmış. Bugün arkadaşlar hatırlattı, sağolsunlar, yeniden yayınlama fırsatı buldum.]


Sevgili xxx,

Gönderdiğin kitapları dikkatle okudum. [Seyyid Kutup, Yoldaki İşaretler; Ebüla'lâ Mevdudi, İslam’a Göre Dört Terim] Teşekkür ederim. İlaç tedavisi gibiydi, mide bulandırıcı ama faydalı.

İslamın – genelde dini fanatizmin – herhangi bir türüne tahammülüm hiç kalmadı sanıyorum. İnsanlığa hakaret ve medeniyete tehdit görüyorum sadece.  “İyi niyetli” olduğu söylenen biçimlerinin dahi mantıki varsayımları ve sonuçları o kadar belirgin ki, bunlara müsamaha göstermenin bile bile ladesten farkı yok.

*
Temel mesele, benim Aslanlı Yol’da (özellikle önsözünde) değindiğim konudur. İnsanlar beş kıtada, binlerce yıldır, bir şekilde bu hayata bir anlam yüklemeye çalışıyorlar. Kimi inanç ve töreleriyle, kimi siyasi mücadeleyle, sanatla, emekle, felsefe ve hukukla, kimi sevgiyle, kimi inatla, kimi meydan okuyarak, savaşarak ya da kaçarak, kimi cinayetle ve eroinle.

Bu adamların ideolojisi bu sonsuz çeşitliliğin – ve onların ardındaki emeğin ve insan ruhunun – topyekûn inkârı üzerine kurulu. Bir cehalet ve nefret ideolojisi. Cehalet, yani kendi ufacık doğrularının dışında kalan insanlar alemini bilmeme, tanımama, bilmek istememe. Nefret, yani kendi o ufacık pencerelerine sığmayan insan yaşamlarını yok etme arzusu.

Silahlı ve muktedir olmadıkları sürece o nefret, teorik-folklorik bir motif gibi görünebilir. İktidara kavuştuklarında ve/veya köşeye sıkıştıklarında, o nefretin üretebileceği şerden Allah korusun.

*
Burada bahsettiğim şey “derin” cehalet. Mesela, mühendislik eğitimi için ABD’ye gönderilen Mısırlı bir gencin, orada çektiği yabancılık ve ezilmişlik sonunda, insanları ve kültürü algılama, iletişim kurma yeteneğini kaybedip toptan reddiyeye girmesi anlamında cehalet.

Bir de daha yüzeysel, göze daha kolay batan bir cehalet düzeyi var. Basit doğrular diye ortaya koyduğu safsataların yüzlerce yıldan beri tekrar tekrar çürütülmüş mantık hatalarıyla delik deşik olduğunu bilmeme anlamında cehalet. Kültür yoksunluğu anlamında cehalet. “İki kere iki beş eder” deyip bunun üzerine tez kurarken, bunun böyle olmadığına dair kaç tane kanıt olduğundan haberdar olmama hali.

*
İslamın temel ilkesi “la ilahe illallah”tır diyor. İlkokul bir seviyesinden başlayalım. İslamın temel ilkesi bu değildir, iki tanedir. İkincisi “Muhammedun resulullah”tır. İkisi birbiriyle temelden çelişkilidir. Sadece birine yüklenip öbürünü gözden saklamakla bir yere varamazsın. Sadece çelişkiyle yüzleşeceğin günü ertelemiş olursun, o kadar.

İslam sadece mutlak ve soyut bir ilahi iradeye boyun eğmeyi emretmemiş. Aynı zamanda, tarihi gerçeklik içinde varolan somut bir insana, 7. yy’daki bir Arap politikacısına, onun başlattığı siyasi akıma ve onun tanımladığı siyasi topluluğa boyun eğmeyi emretmiş. Bunu ahlakın, hukukun ve insanlığın temel şartı olarak vazetmiş. Allaha inanmak ve iradeni onunkine teslim etmek yetmiyor. Aynı zamanda belli bir tarihi geleneğe ve onun temsil ettiği siyasi kolektiviteye boyun eğmen gerekiyor. Peki ikisi çeliştiği zaman ne olacak? Ümmet pisliğe battığında sadakatin hangi yönde olacak? Ya ümmet ilk günden beri, Abdullah b. Cahş eliyle ilk Mekke kervanını vurduğu günden beri pisliğe batmışsa ne olacak?

Hatırlar mısın, bir İsveç sorusu sormuştum. İsveçliler mesela ahlaki temizlik açısından Müslümanlardan daha Müslümansa, Müslümanlar ne yapacak diye. Cevap: hiçbir şey yapmayacak. Çünkü Müslümanlık sadece bir ilke yahut ihlâs meselesi değildir. Bir tarihi cemaate itaat meselesidir. Müslümanlığın şiarı sadece “la ilahe” değildir, Muhammed'e mensup olmaktır. Bu anlamda Müslümanlık, doğası gereği bir tür milliyetçiliktir. Filistinliler haklı da olsa haksız da olsa Müslümanlar, iman gereği, Filistinlileri tutmak zorundadır.

Filistin yerine AKP’yi koy, “Türkiye”yi koy, Selefileri koy, gönlüne o an uyan aidiyet düzlemi hangisiyse onu koy, farketmez. Bir yaşam felsefesinin temeline cemaat mensubiyetini koydun mu konu kapanmıştır. Partizanlık, tarafgirlik, ilkenin ve etik kaygının önüne geçmiştir. Böyle bir insanın gerçek anlamda “ahlaklı” olmasına imkân yoktur. İslam ve ahlak, bağdaşmaz.

*

İslam, insanın insana kulluğunu reddeder diyor. Temel tezi bu, argümanın en çürük noktası da bu. Çünkü bunların Allahı aciz bir Allah. Kendi düzenini kuracak güçten ve iradeden yoksun. Dünyanın her yerinde sürekli olarak küfre ve putlara yenik düşme halinde. Allahın iradesini yorumlayıp icra etmek, birtakım kişilerin yetkisi ve görevi olmuş. Bu kişilerin başka kişilerden tek farkı, “Allah” namına söz söylüyor olmaları. E, papazlar da onu iddia ediyorlar. Hitler “Alman ulusunun ruhu” adına, Stalin “proletaryanın bilimsel çıkarı” adına konuştuğunu söylüyor. Farkı ne?

Üstelik bu Allah vekilleri, Allahın kendisinden bir hayli daha iddialılar. Gariban Allah, kendi bileceği nedenlerle, egemenliğini bunca bin yıldır dünyaya empoze etmemiş ya da edememiş. Bunlar ise tüm dünyaya boyun eğdirmeyi hak ve hedef olarak görüyorlar.

Sf. 75: “İslamın amacı kendi iradesini zorla benimsetmek değildir… İnsanların akıllarına ve ruhlarına kendi davetini sunduktan sonra, kendi özgür iradeleriyle imanı seçip seçmeme konusunda onları serbest bırakır.”

Ve lakin aynı sayfada: “Ancak bu, onların heva ve heveslerini tanrı edinmeleri anlamına gelmez. Onlara kula kul olmayı seçme hakkını da vermez.”

Demek ki neymiş? Bu sözde özgür kişiler kula değil Allaha boyun eğmeliymiş. Allah kim? Suya sabuna karışmayan bir aciz ihtiyar, neyi isteyip neyi istemediğine bizim arkadaşlar karar veriyor. Sıkıysa kula kul olmayı seçme bakalım.

*

Bunlarınki, kelimenin en radikal anlamıyla şirktir. Kendilerini Allahın vekili yerine koyuyorlar. Allahın yapmadığını yapma davasındalar.

Evet, mutedil orta yolcu Müslümanlara oranla bunların İslamın orijinal iddiasına ve orijinal üslubuna daha yakın olduklarını düşünüyorum. İslamın yayılmacı, tahakkümcü ve saldırgan bir öğreti olduğunu savunuyorlar, ki tarihi sicil de bu görüşü destekler yöndedir. M. de ilk baştaki mütevazı maskesini çıkardıktan sonra, Allahın iradesinin eli silahlı temsilcisi olarak, kan dökmekten, rakiplerini imha etmekten, kervan soymaktan, ahdini bozmaktan, esir ve cariye ticareti yapmaktan geri durmamıştı.

Hem la ilahe illallah hem Muhammedun Resulallah olmaz. Hem iman hem siyaset olmaz. O iki kıta arasında fay hattı vardır. O fay hattı köprü tutmaz. Köprü kurduğunu sanırsın. Suriye’de bir ufak sarsıntı olur, köprü yıkılır.

*

Dünyevi otoriteye karşı bir isyan çağrısı yapıyorlar. Bugün dini ve cemaati temsil eden kurumlar tükenmiştir, Şeytanın aracı olmuştur, dinin saf mesajını temsil eden biz Vekil’lere kulak verin diyorlar. Orijinal metinlere dönmeyi öneriyorlar.

16.yy Protestanlarına şaşılacak kadar benzeyen bir yönleri var. Luther ve Calvin de, aşağı yukarı aynı fanatizm ve aynı nefretle, var olan kurumların tümüne karşı cihat açmış, İncil’den ve İsa’nın yaşamından başka hiçbir otorite tanımadıklarına ilan etmişlerdi.

Saf bir entelektüel muhalefetin temsilcisi oldukları sürece, evet, bu davette cazip olan bir şey var. İmanı sarsılmış, güveni zedelenmiş olan kitleleri cezbedici bir yön var.

Ama o kitleler “peki biz geldik” dedikleri zaman ne olacak? İnsan yaşamının çıkmazlarını basit bir iman formülüyle çözebileceklerini iddia edenler ya cahildir ya dolandırıcı. Allahın krallığını bu dünyada kurmaya kalktığın zaman, bugüne dek krallık kurma hevesine kapılan herkesin geçtiği yollardan geçmek zorundasın. Allah bile yapamamış, sen nereden buldun anahtarı?

Bir seçenek Luther’inkidir. İsyanını ilan ettikten üç sene geçmeden yerleşik otoriteyle uzlaşmış, kralların danışmanı olmuş, Saksonya dükü ile Brandenburg elektörünün Papa’ya karşı siyasi mücadelesinde taraf olmuş, Anabaptistleri ve köylü isyancılarını ve benzeri “teröristleri” en katı yöntemlerle bastırmak için politika üretmiş.

Diğer seçenek Calvin’inkidir. Calvin kraliyet kurumuna karşı radikal eleştirisinden geri adım atmamış. Cenevre’de radikal bir cumhuriyet (CİD?) kurmuş. Beş seneye varmadan, en yakın ideolojik müttefiki ve anti-kralcı ideolojinin baş filozofu olan Michel Sevetius’u – Allahın otoritesine karşı gelmekten – idam etmek zorunda kalmış. İngiliz Kalvinistleri, ülke tarihinin en yobaz ve ideolojik ihtilâlini çıkartıp ülkeye hakim olmuşlar, 12 sene boyunca terör estirmişler. 12 senenin sonunda bir de ne görsünler? Devirdikleri rejimin tıpkısının aynısı olan bir rejim oluşmamış mı? “E ne anladık böyle cumhuriyetten, bari eski rejimde cumhura baş seçimi daha kolay oluyordu” deyip, eski kralın oğlunu tahta çağırmayı uygun bulmuşlar.

En radikal (ve mantıklı) denemeyi yine İngiliz Kalvinistlerin bir kolu olan Püritenler yapmış. Eski dünyada pisliğe ve kavgaya bulaşmadan Tanrının cumhuriyetini kurmak imkânsız bari dünyanın öbür ucunda boş bir yer bulup oraya kaçalım demişler. Gidip Massachussetts’e yerleşmişler. Yeryüzünde ideolojik cehenneme en çok yaklaşan rejimi kurmuşlar. İki üç kuşak sonra “aman, aman” deyip vazgeçmişler. New England Kalvinistleri, hâlâ laf düzeyinde Allahçılıktan vazgeçmezler. Ama dini din yapan unsurlarda – töre, itikat, iman, taassup – onlar kadar dinsiz dünyada ve Amerika’da kimse yoktur.

Özetle: Allahla ülke yönetimi arasında sonsuz bir uçurum vardır. Köprü kuramazsın. Kurduğun köprü ilk esintide devrilir.

*
Bu cehalet ve nefret ideolojisinin en çirkin tezahürü, şüphesiz, aile ve cinsiyet meselesindeki riyakârlığıdır. Neolitik çağda oluşmuş ve bugün çökmeye yüz tutmuş bir aile düzenini ahlakın temel direği haline getiriyor. O dönüşümün sancılarını çeken, el yordamıyla yeni düzenin anlamını çözmeye ve ahlakını kurmaya çalışan milyonlarca insanı, iğrenç bir taassupla “heva ve heves" = hayvani arzu kurbanı ilan ediyor.

Heva ve heves, insanın varoluşunun değişmez bir unsurudur. Müslümanların heva ve hevesten arınmış olduklarını sanmıyorum. Nüfus artış hızları daha yüksek olduğuna göre, tersi olmalı. İnsan olan her insan, heva ile heves gerçeğini bir ahlaki çerçeve içinde anlamaya ve zaptetmeye gayret eder; hayatının büyük kısmı bu mücadele ile geçer. Gayrimüslim Batıda bu çabanın daha derin, daha dürüst ve ahlakın daha ciddi olduğunu görmek için üç tane ucuz Hollywood filmi seyretmek yeter sanırım, insanların fiilen ne yaptıklarını değil, yaşamlarını nasıl algıladıklarını ve neyi önemsediklerini görmek için. Bunu ahlaksızlık sayıp sırıtanlar, üç günlüğüne Batı ile tanıştıklarında gazetelerin sadece magazin ve seks sayfalarını okuyup, Avrupa’nın kerhanelerinde müşteri rekorları kıran dini bütün Müslümanlardır.

Neden değişiyor cinsel roller ve aile yapıları? Basit ve karşı konulmaz nedenlerle değişiyor. Ev ve çocuk bakımı artık birinin full time fiziksel emeğini gerektirmediği için değişiyor. Ekonomik koşullar her iki eşin çalışmasını zorunlu kıldığı için değişiyor. Eğitimin yaygınlaşması tüm bireylerin daha fazla özgürlük ve saygı talebine yol açtığı için değişiyor. Doğum kontrol yöntemleri, denetimsiz cinsel ilişkiyi eskisi kadar ölümcül tehlike olmaktan çıkardığı için değişiyor. Elbette sancılı bir süreçtir. Arkada tarım toplumunun icadıyla başlayan, on - on iki bin yıllık bir alışkanlık var. Dürüst ve cesur insanlar, yeni koşulların ahlakını formüle etmeye çalışır. (Sadakat nedir? Sevginin sınırları nelerdir? Sorumluluk nereye kadar taşınır?…) Bugünün gerçeğini yok sayıp, Neolitik insanın ev düzenini tek ve mutlak tanrının değişmez iradesine yamamaya çalışanlar ise ahlaksızın ta kendisiymiş gibi geliyor bana.

Kaldı ki Kuran’da ima edilen aile düzeni hiç de o yücelttikleri tarımsal toplum idealine benzemez. Daha çok, avcı-toplayıcı aşiret düzeninden tarım düzenine yeni geçen toplumların izini taşır: kadınlar savaşır, düşmanın ciğerini yer; evlilikler çoklu ve hayli akışkandır. Bırak yüzlerini, bazılarının memelerini dahi örttüğü şüphelidir. Daha çok bugünkü Maasai’leri, ya da onların 30-40 yıl önceki halini hatırlatıyorlar bana.

*
İnsanların neden böyle bir cehalet ve nefret ideolojisine kapıldıkları muamma değil. Kırık, yalnız ve çaresiz insanlar Allah hayali görmeye başlar. “Benim babam polis, biliyon mu” sendromudur. Hitap ettiği kesim de belli: tüm tutamakları tükenmiş, inançları ve töreleri zedelenmiş insanlar. “Sağlam zannettiğin tüm değerler boştur, Mutlak Doğru bendedir, bana gel” diyor.

Nasır da buna benzer bir şey söylemişti. Benzer ihtiyaçlardan doğan bir İslami ideolojiydi o da. İslam dünyası asırlık bir perişanlık içindeyken bir meydan okuma ihtiyacından doğdu. Duygusal içeriğini demagojik bir Batı-Hıristiyan düşmanlığından (“antiemperyalizm” dedikleri), ve onun daha ucuz ve kolay sonuç getirecek zannettikleri alt kolu olan Yahudi düşmanlığından aldı. Kemalizm de, daha az popülist söylemle, benzeri bir denemedir. Kendi çağının koşullarında bir İslami reaksiyon hareketidir.

Nasır ve Kemal denemelerinde başarısızlığa yol açan şey, halkın psikolojisini yeterince tatmin etmeyen ikircikli söylemdi. Batıya düşmanız ama bir yandan ona öykünüyoruz; Müslümanız ama Müslümanlığı yenilemek lazım; cihatçıyız ama cihadımız sadece savunmaya yönelik, Batılı dostlarımızı kırmak istemeyiz…

Bu içten pazarlıklı ideolojiye karşı, retoriği tam gaza alan alternatifleri elbette daha cazipti. Düşman isek tam düşmanız! Nitekim halkın kolektif hafızasındaki İslam tarihinin verilerie de böylesi daha uygundu. İslamı toplumsal heyecanın ekseni yaparsan, daha İslamcı olan elbette kazanır.

“Sadece Allah ilah ve rabbdır, başkasına kanma” derken kastettikleri budur. “Kafanı karıştırma” diyor, “hakikatin çok yönlülüğüne aldanma, gerçek sorularla yalnız başına cebelleşmen gerekmiyor.” Siyahla beyazın net hatlarla ayrıldığı bir dünya vaat ediyor. Hakikatle bağı yokmuş, ne gam? Kitleleri tatmin eder mi, sen ona bak!

Hitler de tastamam aynı vaatle gelmişti, Lenin de öyle. Zor ikilemlere dolu olan ve basit çözümleri olmayan hayatı tek boyuta indirgeyebildiklerini iddia ettiler. Dünyanın içine sıçıp gittiler.

*
Siyasi İslamın her türlüsünü, bu çağda insanlığın önündeki en ciddi tehlike olarak görüyorum. Sanırım böyle düşünenlerin sayısı tüm dünyada (hem Paris’te, hem Nijerya ve Hindistan’da) epey arttı.

Olay bir düşünce özgürlüğü meselesi olmaktan çıktı, örgütlü bir saldırı niteliğine dönüştü. İnsanların inançlarına, özgürlüklerine, yaşam tarzlarına, saygınlıklarına karşı örgütlü ve bilinçli bir tecavüz var ortada. Buna karşı sessiz kalmamak gerekiyor.

Siyasi İslamı çıkarırsan geriye İslam namına ne kalır? Bir şey kalır mı? Emin değilim. İki sorunun cevabına bağlı bu. Bir, Müslümanlar Hıristiyanların son iki yüzyılda yapabildiğini yapıp, Kuran-Hadis anlatısını tarihi gerçek değil bir tür yüceltici mit, bir manevi terbiye metodu olarak okuyabilecekler mi? İki, başka insanları doğru yola getirme isterisinden kurtulup, ilahi emri bir kişisel ve manevi kurtuluş rehberi olarak görebilecekler mi?

Kendi manevi selameti uğruna içki içmeyene yahut oruç tutana saygı duyulur. Başkasının içkisine veya orucuna karışan kuduz köpektir. İtlaftan başka çare görünmüyor.

Bahsedilen Konular

1915 (1) 4. Mehmet (1) A. Turan Alkan (1) ABD (2) Abdülhamit (1) Abelard (1) acur (1) Adalet Ağaoğlu (1) Afrika (1) afşin (1) agnostik (1) ahlak (4) ahlak felsefesi (1) akıl (2) AKP (1) alaturka (1) alışkanlık (1) Ali Nesin (1) alkol (1) allah (3) almanca (1) Almanya (2) alt-right (1) Anadolu tarihi (1) anayasa (1) anayasa reformu (1) Andrew (1) ante (1) aptallık (1) arabesk (1) Arabistan (1) aramice (6) arapça (6) ararat (1) aristokrasi (1) Aristoteles (1) Artemis (1) Asuri (1) atam-yatam edebiyatı (1) atatürk (12) atatürkçülük (1) ateizm (2) Avrupa (3) Avusturya-Macaristan (1) Ayvazyan Hotel (1) azınlık hakları (1) Bach (2) Bağdat (1) balistik füze (1) balyoz (1) batı (2) batı-doğu (1) bayrak (1) Beethoven (1) behçet hastalığı (1) Berkeley (1) Bessarion (1) Beytüşşebap (1) bilim (3) birinci dünya savaşı (2) Bizans (2) Bologna (1) Brahms (1) Buca (1) bürokrasi (3) Calvin (1) Camino (1) cehalet (1) cennet (1) cezaevi (1) CHP (1) cihat (1) cinayet (1) cinsel ahlak (1) Commodore 64 (1) cumhuriyet (7) Çekya (1) dacigler (1) Danişmendname (1) Dante (1) darbe (1) Darwin (1) David Lodge (1) Demirel (1) demokrasi (4) der spiegel (1) devlet (2) diktatör (1) dil (2) dil eğitimi (1) dilbilim (3) din (10) din ve ahlak (1) dinci (1) dindar (1) dinler tarihi (1) diplomasi (1) doğa (1) doktor (1) domuz (1) dürbün (1) editlemek (1) efes (1) Ekşi Sözlük (1) Emerson (1) emperyalizm (1) Emrah Dönmez (1) Emre Ertani (1) Enver (1) Enver Paşa (1) ergenekon (2) Ermeni (8) Ermenistan (1) esperanto (1) estetik (1) eşcinsel (1) eşcinsellik (1) eşkiya (1) etimoloji (8) evlilik (1) Evliya Çelebi (4) ezan (1) faşizm (1) felsefe (3) feminizm (1) Fenerbahçe (1) Fenike (1) firar (1) Foça (1) fonetik (1) Fransız ihtilali (1) frenk (1) furkan (2) Genç Türkler (1) gençlere nasihat (1) gençliğe hitabe (1) George (1) Gibbon (1) göçebe (1) güğüm (1) Gürcü (1) güzel (1) hadis (1) Haile Selassie (1) hakikat (2) Hakkari Beyleri (1) halifelik (1) hamam (1) hamr (1) hamur (1) hapis (3) Harari (1) harita (1) Harun (1) haşmet (1) haşmetmeap (1) hayat bilgisi (1) Hemingway (1) hemşince (1) Hera (1) Heraklios (1) HG Wells (1) Hıristiyan (1) hıyar (1) Hiroşima (1) hoca (1) hrant dink (1) huri (1) Huxley (1) hümanizm (1) Hürriyet (1) ırkçılık (1) İ-T (1) ibadet (1) ibni Haldun (1) ibrahim (1) ifade özgürlüğü (5) İlyas (1) imla (1) inanç (1) incil (1) İncil (1) incir (1) ingilizce (1) İngilizce (1) İngiltere (1) inönü (1) İran (1) İskender (1) İskoçya (1) islam (12) İslam (2) islam hukuku (1) İslam mimarisi (1) islam tarihi (1) islamcılık (2) islamizm (1) İsmet İnönü (2) isot (1) İsrail (1) İstiklal Mahkemeleri (1) İŞİD (1) işkence (1) ittihat ve terakki (2) İttihat ve Terakki (1) kâbe (1) kader (1) kapitalizm (1) kara delik (1) Karabekir (1) Karındeşen Jak (1) Kasrik (1) katil (1) katran (1) Kaya Mezarı (1) keçi (1) Kemal Paşa (1) Kemal Sunal (1) kemalizm (3) Kılıçdaroğlu (1) kimlik (1) kirve (1) kitabi dinler (1) kitaplar (1) klasik müzik (1) Konservatizm (1) Konstantiniye (1) koyun (1) köle ticareti (1) kölelik (1) köpek (1) Köprülü (1) Kristof Kolomb (1) kuran (15) kurban (1) kurtuluş savaşı (1) kuş yemi (1) kutuplaşma (1) kültürel çöküş (1) kürd (1) küresel güvenlik (1) Küreselleşme (1) Kürt (1) Kürt barışı (1) kürt sorunu (4) kürtçe (1) kütüphane (2) laiklik (2) Lemi Atlı (1) lgbt (1) liberalizm (2) Londra (1) Louis XIV (1) Lozan (2) Luther (3) mahçupyan (1) mahkeme (1) Maimonides (2) majeste (1) Malazgirt (1) Mali (1) Marakeş (1) Mark Lilla (1) marksizm (1) Marx (1) master (1) matematik köyü (2) Maurice Ravel (1) mechul muhayyil (1) Meçhul Muhayyil (1) medeniyet (1) medrese (1) melania (1) melek (1) meme (1) meryem (2) metodoloji (1) Mısır (1) millet (1) Milliyet (1) milliyetçilik (2) mimari (1) mimarlık (2) mit (1) mitoloji (1) molla (1) Mommsen (1) monarşi (1) Morgenthau (1) Muhammed (8) musa (2) müfredat (1) Müjde Tönbekici (1) mülk (1) müşrik (1) müzik (3) Naipaul (1) Nasır (1) Nasturi (1) nefret suçu (1) nefse başkaldırmak (1) nektar (1) Nesin Vakfı (1) Nestorios (1) New Yorker (1) nişanyan evleri (1) Nişanyan Sözlük (3) Norduz (1) nostalji (1) ocr (1) ODTÜ (3) oenoloji (1) Ogün Samast (1) Oğuz (1) okuma listesi (1) Ortaasya (1) ortaçağ (1) oruç (1) oryantalizm (1) Osman Gazi (1) Osman Kavala (2) Osmanlı (3) Osmanlı pop (1) ölü diller (1) Ömer Hayyam (2) özgürlük (4) Pagondas (1) Paris (2) patlıcan (2) pdf (1) pedagoji (1) peygamber (3) phliph roth (1) PKK (2) Plinius (1) polis (1) Polykrates (1) post-marksizm (1) post-truth (1) poşalar (1) Rabguzi (1) Ramazan (1) Rashdall (1) rasyonel düşünce (1) Rauf Yekta (1) rejim (1) resmi tarih (1) Richard Strauss (1) Robin Hood (1) Roma tarihi (1) rönesans (1) rövaşata (1) RTE (2) Rus (1) Samos (4) sanat (1) sansür (1) Santiago de Compostela (1) Sarıkamış (1) savaş (1) Schiller (1) Sedat Laçiner (1) seks (1) seks köleliği (1) selsebil (1) Semih Türker (1) sempozyum (1) ses uyumu (1) Sevan Nişanyan (1) Sevr (2) Seyyit Kutup (1) siyaset (4) Siyonizm (1) skolastik (2) Soğukoluk (1) sosyal tarih (1) sosyalizm (3) soykırım (4) sözlük (1) Spagetti Canavarı (1) Sri Lanka (1) Stalin (2) survivalism (1) Survivor (1) Süryani (1) Süryanice (1) Swahili (1) Şakran (1) şıh (1) şiddet (2) şiir (1) Şirince (7) tabu (1) Talat (1) tanrıçalar (1) tanrılar (1) Tanzanya (1) tarih (2) Tatar (1) Tayyip Erdoğan (2) TC (11) TC mağdurları (1) tehcir (2) teknoloji (2) tevhidi tedrisat (1) tevrat (2) Thomas Aquinas (1) tırsmak (1) Troçki (1) Trump (1) TSK (1) tuğla (1) turşuculuk (1) türk (4) Türk milliyetçiliği (1) Türkçe (1) türkçe tarihi (1) Türker Alkan (1) Türkiye (3) Türkler (1) Türkleşme (1) Türkmen (1) Ulubatlı Hasan (1) unesco (1) urartu (2) uygarlık (1) üniversite (3) ütopya (1) van (1) Viyana (1) Voltaire (2) YAE (1) Yahudi (1) Yahudilik (1) yalan (3) yardakçı konvoyu (1) Yargıtay (1) Yavuz Sultan Selim (1) Yaya Kemal (1) yedi uyurlar (1) yeni çağ (1) Yenipazar (2) yer adları (1) Yunan (1) Zanzibar (2) zazaca (1) Zeki Velidi Togan (1) zerdüşt (1) Zeus (1) zina (1) Ziya Gökalp (1) Zülkarneyn (1)