-->

18 Nisan 2018 Çarşamba

İspanyollar daha mı kötü?

Meksika’nın fethine dair en önemli birincil kaynak Bernal Diaz del Castillo, Yeni İspanya’nın Fethinin Hakiki Tarihi (y. 1560). Sürükleyici bir macera öyküsüdür. İki yüz şaşkın çapulcunun görkemli (fakat bazı bakımlardan çok ilkel) bir imparatorluğu ele geçirmesini anlatır. Yazar fetih seferine şahsen katılmıştır, ama Cortès’e karşı eleştirel, yerlilere karşı anlayışlı ve ölçülüdür. Aztek’lerin son derece kanlı egemenliğine karşı çıkan diğer yerli kavimler olmasa bu iş olmazdı demeye getirir.
1980 Ocağında Michoacan eyaletinde o kavimlerdan biri olan Tarasco’ların kasabasında üç gün geçirmiştim – pardon Purhépecha demek gerekiyormuş, Tarasco aşağılayıcıymış, artık öyle denmiyormuş. Sanırım benim bakış açımı etkilemiştir. Aztek’lerden (yani Nahuatl dili konuşan Meksika çoğunluk yerlilerinden) hala hoşlaşmazlar. Kendilerine Hıristiyanlığı öğreten Don Vasco de Quiroga’yı (ölümü 1565) aziz sayarlar. Bir tür Meksika Zazaları mı desek?
Garcilaso de la Vega
Peru’nun fethine dair muazzam bir eser, Inca Garcilaso de la Vega’nın iki ciltlik Kraliyet Kenti Cusco’nun Tasviri ve İnka Vekayinamesi (1609). Onu da 1981’de okumuş, tarif ettiği evleri Cuzco’da teker teker bulmayı denemiştim. Yazar baba tarafından conquistador oğlu (evlad-ı fatihan), ana tarafından İnka kraliyet soyundan olduğundan her iki tarafa eşit mesafede durur, teyzelerinden işittiği İnka menkıbelerini nostaljiyle anlatır, baba tarafından tanıdığı fatih tiplerini Rönesans ressamlarına has keskin gözlem gücüyle ayrı ayrı tasvir eder. Yalnız Peru’ya değil, fethe, kolonyalizme, egemenliğe dair okuyabileceğiniz sayılı eserlerdendir.

İkisinin de İngilizcesi, Fransızcası, Almancası var. Türkçe beklemeyin.

*
Amerika kıtasındaki İspanyol kolonyalizmi ile Osmanlı kıtasındaki İslam kolonyalizmi şaşılacak derecede birbirine benzer. İkisi de fethe dayanır. İkisi de fatih azınlığın yerli halkı acımasızca sömürmesi ve aşağılaması üzerine kuruludur. İkisi de sömürüyü dinle meşrulaştırır. Sömürenle sömürülen arasındaki statü farkı, sosyal ilişkilere ve evliliğe ilişkin katı kurallarla pekiştirilir. Bu yapının ürettiği ırkçı önyargılar zamanla şiddetlenmiş, modern dönemde toplumu tıkanma ve kriz noktasına getirmiştir.
Büyük fark dinî asimilasyon politikalarındadır. İspanyollar yerli halkı Katolik olmaya mecbur ettiler. Sömürenle sömürülen, prensipte aynı ibadethanede yan yana geldi. Dolayısıyla statü farkının dine değil başka bir şeye, mesela soya ve cilt rengine dayandırılması gerekti. İnsanlar criollo, mestizo, cholo, indio – safkan, az karışık, çok karışık, hepten yerli – olarak sınıflandırıldılar; buna göre sopa taşıdılar veya sopa yediler. Osmanlı ise, İslam hukukunun denenmiş ve onaylanmış sömürü metodolojisine bağlıydı. Birtakım istisnalar dışında kimseyi Müslüman etmeye çalışmadı. Aksine, Müslümanlaşmanın önüne ideolojik ve psikolojik engeller koydu. Bunu dillere destan “hoşgörüsünden” ötürü yapmadı. Osmanlının şunca yüz yıllık tarihinde (en son dekadans dönemi hariç) “gâvur da iyidir, hoş görelim” diye akıl yürüten tek bir kalem sahibi bulamazsınız. Sömürdüklerinin dinine dokunmadı, çünkü ekonomik rantın tamamına yakınını onlardan elde etmekteydi; yanısıra, Gâvurun “pis” ve “soyu bozuk” olduğuna dair güçlü toplumsal kabulleri vardı. Bu yüzden, gayrimüslimin Müslümanlığa dönmesi teşvik edilmek şöyle dursun, kuşku ve aşağılamayla karşılandı. Sadakatleri sorgulandı; ikinci, üçüncü kuşağa kadar alt soyları ayrımcılığa tabi tutuldu. Zimmilere ait birtakım güvenceleri kaybederlerken, millet-i hakimenin ayrıcalıklarından yararlanmaları nesiller boyu engellendi.
Elbette yerli halk din değiştirerek sömürüden (nispeten) kurtulmanın, egemen zümrenin rantından ve kibrinden (nispeten) faydalanmanın yollarını aradı; bazen buldu. Bulduktan hemen sonra da geçmişini unutturmanın ve evlatlarını o geçmişten korumanın peşine düştü. Anadolu’nun etnik tarihi, o uğurda söylenen yalanların tarihidir. Kıpçak’ın ne olduğundan habersiz birtakım garibanlar o yüzden “Atalarımız Kıpçak Türküydü” diye hançerelerini yırtarlar; o yüzden bir Rum dönmesiyle bir Kıbrıslı Roman çocuğu Türk ırkçılığının teorisini üretirler; o yüzden Isparta’nın Hıristiyanköy’ü, adının kadimden beri İslamköy olduğuna kendini inandırır. Ülkenin kendi tarihine ilişkin tüyler ürpertici cehaleti gerçekte sistematik ve akılcı bir tercihin ürünüdür. Türkiye, geçmişi silindiği ölçüde var olan bir ülkedir.
*
Sömürünün niteliği ve boyutu açısından İspanyol modeliyle Türk modeli arasında fark var mı, emin değilim. Zorbalık, gasp, fiziksel şiddet, fakirleşme hakkında bildiklerimiz aşağı yukarı aynıdır. Ülkelerin uzun vadeli ekonomik tükenişi yaklaşık aynı boyutlardadır. Ancak bir fark dikkati çeker. İspanyol modelinde sömürenle sömürülen aynı manevi cemaatin mensubudur. Dolayısıyla sömürüleni insan ve kardeş olarak gören ve dünyayı onun bakış açısıyla algılamayı deneyen sesler, az da olsa, her dönemde duyulur. Yukarıda andığımız Bernal Diaz ve Garcilaso de la Vega gibi, olayları iki yönlü görmeye çalışan “hümanist” yazarların tek bir benzerine, altı yüz yıllık Osmanlı tarihinde rastlanmaz. Gerçek bir olaya dayanan Misyon filmindeki gibi, dinî prensip adına kendi devletine karşı sömürülenden yana tavır alan elit zümre mensubunun Osmanlı ve İslam tarihinde eşi yoktur. Osmanlının kafası net: İslam haktır; haraç ve cizye helaldir; gâvur pistir, mel’undur, “şımarırsa” tedip edilir. Cumhuriyet devrinde de bu anlayışın değiştiğine dair bir belirti göremiyoruz.
Latin Amerika’da beyaz adamın zulmüne dair işitmiş olduğunuz onca şey yalan mı? Yalan değil, ama onları işitmiş olmanız da tesadüf değil: çünkü Latin Amerika’da beyaz adamın egemenliğinin her aşamasında, o egemenliği eleştiren, belgeleyen, kınayan beyaz adamlar çıkmış. Meksika’da İspanyol zulmüne dair doğrudan veya kulaktan dolma ne biliyorsanız hepsi Bernal Diaz ile, ondan çok daha beter bir eleştiri yazan Dominiken rahibi Bartolomé de las Casas’a dayanır.
Osmanlı devletinde ise kepazelikten rahatsız olan, ya da rahatsızlığını dile getirecek vicdan ve cesarete sahip olan tek kimse çıkmadığından, bugün milyonlarca cahil genç modern çağların en zorba ve ahmak iki diktatörlüğünden birini bir çeşit Birleşmiş Milletler Barış Gücü zannetmeye devam eder.

17 Nisan 2018 Salı

Memleket bağrında yara izleri

Arapça ve Süryanice konuşan Süryani yerleşimleri
Coğrafyadaki yara izleri bazen tahmin edemeyeceğiniz kadar eskilere gider. Mesela şu haritayı alalım. Kırmızı hat bir dil sınırıdır. Hattın solunda Mardin Süryanileri oturur; Süryanice bilmezler, Arapça konuşurlar. Hattın sağındaki Midyat Süryanileri onlarla din kardeşi oldukları halde “Süryanice” adı verilen Turoyo lisanını konuşurlar, Arapça bilmezler. 2006’ydı yanılmıyorsam, Savur’un Kıllıth köyündeki kilisede bir Süryani düğününe misafir olduk. Oğlan tarafı yerli, yani Arabofon, kız tarafı Midyatlı olduğundan ortak dilleri yoktu, herkes Kürtçe anlaştı.
Mardin tarafı iyice tükenmeye yüz tuttuğundan bu seferki haritamız yeterince güçlü bir grafik imge sunmuyor. Şimdi sadece iki cılız nokta (Savur Kıllıth ve Bafava) gördüğümüz alanda 1960’lara dek yirmi otuz tane Süryani köyü vardı. Mardin şehir merkezi, Kabala ve Yeşilli kasabaları, Savur ve Mazıdağı’nda da önemli Süryani toplulukları vardı. Göçe zorlandılar veya asimile oldular.
Midyat tarafı 1990’lara dek nispeten daha iyi direndi. Sonra çift taraflı ağır baskıya dayanamayıp Almanya ve İsveç’e göçtüler. 2000’de Bülent Ecevit’in hayatta yaptığı az sayıda başarılı işten biri olan anlaşmayla bir bölümü geri döndü. Şimdi Midyat ve Nusaybin’de yirmiye yakın Süryani köyü var, Allahın sırtını döndüğü bir diyarda her biri bir küçük medeniyet vahası. Gerçekte 1915’e ve hatta 1960’lara dek o harita çok daha kalabalıktı. Nusaybin merkez kasabası ile İdil ve Dargeçit’in neredeyse tüm köyleri eski Süryani yerleşimidir.
Nedir o kırmızı çizgi? Sıkı durun: M 363 yılında Julianus’un İranlılara yenilgisiyle fiilen oluşan ve 387’de Theodosius zamanında anlaşmaya bağlanan Roma-İran sınırıdır. Nusaybin ve Midyat İran tarafında, Dara, Mardin ve Hısnıkeyfa Rum tarafındadır. İki yüz sene sınır öyle kalmış; sonra 590 civarında Bizans bir hamleyle doğuda Dicle’ye (yani Cizre’ye) kadar dayanmış, ama o fethin hayrını görmemiş. Kırk sene sonra Araplar gelip sınırı ortadan kaldırmışlar.
387 ve 591'de Rum-İran sınırı
Tam öyküsü nedir bilmiyorum. Midyat ve Mardin’de sorabileceğim muhteremler var, ama hapisten çıktığımdan beri arayıp hatırlarını sormadığım için mahcubum, şimdi sormaya yüzüm tutmadı. Tahmin yürüt derseniz, 387’den sonraki din kavgalarında Kayser’den kaçıp Şah’a sığınanlardır derim. Sonradan siyasi sınır ortadan kalksa da o yara dikiş tutmamıştır, zonklamaya devam etmiştir.
 *
Dicle’nin doğusu ayrı bir alemdir. O tarafta şimdi hiç Süryani yerleşimi kalmadı. Oysa yüz yıl önce tonla vardı, şimdi gidip gezerseniz beş köyün birinde eski kilise harabesini gösterirler. Cizre, Şırnak, Siirt ve Hakkari’de bildiğim kadarıyla Süryani Kadim mezhebine bağlı nüfus hiç yoktu. Uzak dağlarda yaşayanlar Nasturi, daha düzayak yerdekiler 16. yy’dan sonra Keldani adı verilen cemaattendi. Doğu Süryanicesi ya da “Asurice” denilen dili bilirler, ama daha çok Kürtçe ve Ermenice konuşurlardı. Hatta Pervari’nin Hertvin (Ekindüzü) köyünde sadece oraya özgü bir Hertvince lehçesi 1960’lara dek canlıydı. Şimdi İsveç’te o dili sürdürmeye çalışan birkaç yüz kişilik cemaat hala var diyorlar.
Dicle’nin batısı ile doğusu neden farklı diye sorarsanız gene tam cevabı bilmiyorum. Ama hiç kuşkum yok ki sebep siyasi bir sebeptir. Bir tarihte orada bir devlet sınırı vardır. Muhtemelen 590 küsur yılındaki Bizans-İran sınırı söz konusudur. Çünkü devletlerin var olduğu çağlarda insanlar gelişi güzel dağılmazlar. Bir devletle bozuştukları ya da onun zulmüne dayanamadıkları için oradan göçerler; başka bir devlete sığınırlar. Eğer o devletin belirli bir iskan politikası yoksa genellikle sınırın hemen arkasına yığılırlar. Bin sene sonra o sınır unutulduktan sonra da etnolojik haritada izi kalır.

15 Nisan 2018 Pazar

Küçük Anadolu bulmacaları

İki tane Derevenk var. Daha meşhur olanı Kayseri kentinin Doğu kenarında, Germir ile Tavlusun arasındaki güzel vadi. Dört bir ucu Rum ve Ermeni kiliseleriyle bezenmiş bir yer. Vadi içindeki Surp Sarkis Ermeni manastırı 12. yy’dan itibaren kaydedilmiş.[1] Vank “manastır” demektir, Türkçede umumiyetle Venk olur. Soru, baş tarafı Türkçe dere mi, yoksa Ermenice der “rabb, hazret, İsa”mı? Her ikisi de olabilir. Kaynaklar bilgi vermiyor.
Germir Kayseri merkezin 6 km kadar doğusunda tarihi bir şehir. Garmir, antik telaffuzda Karmir, Ermeni kaynaklarında 4. yy’dan bu yana “Kayseri kenti” anlamında kullanılır. Karmirk Կարմիրք “Kayseri ülkesi” yani Kapadokya demektir. Türkiye’de adı Germiri, Germüri, Garmiri, Germıranıs ve benzeri olan altı yedi yer var Elazığ, Dersim, Erzincan ve Kelkit taraflarında. Bunlar “Kapadokyalı” mı demek, garmir sözcüğünün Ermenicedeki diğer manasıyla “kızıl” mı demek, bilemiyoruz.
Öbür Derevenk Şereflikoçhisar ilçesi Yazısöğüt köyü. Esasen köyün değil yandaki dramatik görünümlü kel dağın adıymış. 39°04'06.73"K  33°37'38.78"D pozisyonunda kusursuz bir manastır yeri görüyoruz. Yerinde görmeye bile gerek yok: dağ başında ıssız bir çanak, su kaynağına yakın, korunaklı, uzaktan Kızılırmak’ı görüyor ama kendisi görünmüyor. Nitekim bu noktadan çıkıp aşağıda Derevenk köyünü besleyen derenin adı neymiş? “Gafur Deresi”. Külahıma anlat, Gâvur Deresi olduğu belli.
Bu köyün 2 km güneyinde Anadolu’nun saklı incilerinden biri, Parlasan. Köyün ortasındaki dev höyüğe dikkat: Erken Tunç çağından (yani MÖ 3000’lerden) beri önemli bir yer olduğu aşikar. Roma-Bizans devrinde adı Parnassós imiş, Yunanistan’daki Parnassós dağı ve Paris’teki Montparnasse ile adaş; Türkçesi sözcüğün akkusatif halinden Parnason veya Parnasun şeklini alır. Hititçe parna- “ev” demek diye birkaç yerde yazıyor, ama Şikago Üniversitesinin büyük Hititçe sözlüğünde (Volume P, 176) parna- “kilim gibi bir tür kumaş, perde, yaygı” diye açıklanmış. Vurgulu –ssós eki Anadolu, Girit ve Yunanistan’da antik-öncesi çağdan kalan elliye yakın yer adında mevcut; muhtemelen “yer, yurt, kasaba” gibi bir anlamı olmalı.
İşte bu Parnassos/Parlasan kasabasından gelip Got’lara, yani Almanlara esir düşen bir vatandaşın evladı olan Ulfila yahut Wulfila (“Küçük-kurt”) adlı şahıs sene 350 dolayında İncil’i ilk kez Got diline çevirmiş.[2] Bu mühim bir olay, çünkü elimizde Almanca ve benzeri Germanik dillerle ilgili en eski belge bu İncil çevirisi. Şöyle bir şey:
atta unsar þu in himinam, weihnai namo þein. qimai þiudinassus þeins. wairþai wilja þeins, swe in himina jah ana airþai.
Uğraşırsanız çözersiniz: Vater unser Du in Himmel, geheiligt Name dein, komme Justness dein, werde Wille dein, so in Himmel ja an Erde
Luther’e göre: Unser Vater in dem Himmel. Dein Name werde geheiligt. Dein Reich komme. Dein Wille geschehe auf Erden wie im Himmel.



[1] Drtad Arkebiskobos Balyan, Hay Vanorayk' [makaleler, 1883-1914], Eçmiadzin 2008.
[2] Parlasan bağlantısını Kayserili Philostorgius’un 430 tarihli Kilise Tarihi’nden öğreniyoruz. Şurada: Philostorgius Church History, ed. Philip R. Amidon (Atlanta 2007).

14 Nisan 2018 Cumartesi

Afedersiniz Ermeni şeyleri

Birinci harita Türkiye’de 1960-öncesi itibariyle Ermenice yer adları. İkinci harita 19. yüzyıl sonlarında Ermeni yerleşimleri.
Ermenice yer adları

19. yüzyıl sonunda Ermeni yerleşimleri

İkisi aynı şey değil. Bir yerin adı Ermenice olduğu halde nüfusu sonradan çeşitli sebeplerle gitmiş, ya da Ermeniliği terk etmiş olabilir. Buna karşılık özellikle Orta ve Batı Anadolu’da 17. yy’dan itibaren Ermenilerle iskan edilmiş olan yerlerin hemen hiç birinin Ermenice adı yok. Mesela Yozgat’ta benim tespit edebildiğim 26 Ermeni köyünün isimleri ta başından beri Armağan, Burunkışla, İğdeli, Karayakup, Menteşe, Sırçalıtekke, Şerefoğlu ve saire. Bu yerler Osmanlı idaresi altında iskan edilmişler. Daha önce orada köy var mıydı ve adı neydi bilmiyorum. Ama net görülüyor ki yer adları etnik yapıyı değil siyasi egemenliği yansıtır. Cumhuriyet dönemine özgü bir şey değil, kadim çağlardan beri böyle.
Birinci haritanın erken versiyonlarını geçmişte bir iki defa paylaşmıştım. Şık bir harita, çünkü MS 387 yılında Bizans ile İran arasında ikiye bölünen Armenia krallığı haritasının sınırlarına neredeyse bire bir intibak ediyor. Buyurun harita şurada: http://www.aquariustravel.am/history/#prettyPhoto[gallery]/0/ Demek ki 1600 küsur sene öncesinin siyasi haritası Türkiye topraklarında bugüne dek iz bırakmış.
O sınırın dışında Eğin-Arapkir, Sivas, Kayseri, Adana-Maraş-Hatay, Adıyaman civarındaki kümelenmeler 11. yy’da (Türklerin gelişinden hemen önce) Ermeni beylerinin batıya ve güneye doğru göçünün ürünüdür. Tokat’ı bilmiyorum. Daha batıdaki tek tük nokta aslında yanıltıcı. Birkaçında, aslı Türkçe olan adın Ermenilerce kullanılan çevirisini vermişim (mesela İzmit Bahçecik, babaannemlerin köyü, gayriresmi Ermenicesi Bardizag “bahçecik”). Birkaçı şahıs mülkünden türemiş yerler (Sarkis mezrası, Bedros çiftliği). Birkaçı şüpheli vaka, mesela Mersin Mut, Ermenice olabilir mi diye koca bir soru işaretiyle not etmişim. Doğrusunu isterseniz Adana-Samsun hattının batısında sağlam sayılabilecek Ermenice yer adı yok.
Çekirdek bölgeye dikkatle bakınca Erzurum güneyinde kocaman bir boşluk, Ağrı-Kars bölgesinde bir kelleşme görünüyor. Bilemediğim bir nedenle Erzurum’un Hınıs (+ Karayazı, Karaçoban) ilçesinde 16. yy’da Osmanlı tahriri yapılıp bütün yerlere Türkçe ad verilmiş. Çat ve Tekman ilçelerinde ise hemen tüm adlar Kürtçe. Belli ki bunlar da eski birer siyasi yara izi, ama öyküyü bilmiyorum. Ağrı, Kars ve Erzurum kuzeyinin Ermeni nüfusu 1828 Rus harbinde hemen tümüyle boşalmış; yerine epey yavaş bir süreçte Kürtler ve Türkler (Karapapak, Ahıska, Hemşinli) yerleşmiş. O diyarda Ermenice yer adlarının eksilmesi bu hadisenin sonucu mudur, yoksa kökü 16. yy’da bölge nüfusunu silip süpüren Osmanlı-İran harplerine mi gider, bilemedim.
*
İkinci harita "1895 veya 1915 arifesinde nüfusunun tümü veya çoğunluğu (Hıristiyan) Ermeni olan yerleşimler. Dolayısıyla mesela oradaki yüz noktaya bedel Ermeni nüfusu olan İstanbul, İzmit, Tekirdağ (hatta Erzurum ve Van) gibi metropoller gösterilmedi. 
Bilgiyi belli başlı üç kaynaktan derledim.
Eprigyan’ın 1902 tarihli Coğrafya Sözlüğü güvenilir ve detaylı bir eserdir, ancak yazık ki dört cildin ancak ikisi yayınlanmıştır. Bazı iller eksiktir.
Kevorkian ve Pabucciyan’ın 19. yüzyılda Osmanlı Ermenileri kitabı Türkçeye de çevrildi, harikulade bir çalışmadır, listelerdeki yerleri haritaya yerleştirmekte çok yardımı dokundu. Ama bazı illeri (mesela Diyarbakır, Dersim, Maraş) zayıftır; ayrıca çoğu yerde, Ermeni nüfus çoğunluk mudur, azınlık mıdır (yoksa hepsi iki hane midir) belirtmez.
Sovyet Ermeni Ansiklopedisi’nin köy listeleri çok kapsamlıdır, ancak iki problemden maluldür. Birincisi, Siirt, Hakkari, Batman gibi bazı illerde Ermenice konuşan (hatta Ermenice konuşmayan) Keldani ve Nasturi yerleşimleri “Ermeni” olarak gösterilmiştir. Adıyaman’ın Süryani köyleri, ve daha ilginci, Beşiri’nin tüm Ezidi köyleri “Ermeni” kontenjanına alınmıştır. Bu uygulamanın objektif bir dayanağı var mıdır ve varsa nedir, bilmiyorum. Kuşkulu bulduğum yerleri bu nedenle “kısmen Ermeni yerleşimi” diye işaretlemekle yetindim. İkincisi, listelerin hangi tarihteki durumu yansıttığı açıklanmamıştır. Dolayısıyla, 19. yüzyıl esnasında göçler, katliamlar ve toplu din değiştirmeler sonucu Ermeni nüfusunu kısmen veya tamamen kaybetmiş olan yerler dahi 20. yy başında “Ermeni yerleşimi” olarak görülmektedir. Bu durumu başka kaynaklardan doğrulayabildiğim durumlarda düzelttim; aksi halde yine “kısmen Ermeni yerleşimi” formülüne sığındım.
Anadolu’nun kendine has kültürel gelenekleri göz önüne alındığında, akla karayı ayırmanın bazen neredeyse imkansız olduğunu belirtmek isterim.

28 Mart 2018 Çarşamba

Anadolu Rumları

1913-öncesi Rum yerleşimleri

Bu gördüğünüz Yirminci Yüzyıl başı itibariyle Türkiye'deki Rum yerleşimleri. Tabii İstanbul, İzmir gibi Rum nüfusun mutlak sayı olarak çok olduğu, ama oransal olarak azınlıkta olduğu yerler yok. Ancak nüfusunun tümü ya da büyük çoğunluğu Rum olan yerler işaretlendi.
Bellibaşlı grupları gözden geçirelim:
1.      Trakya. Fazla bilgim yok.
2.      Güney Marmara ve Ege. Çarpıcı olan bilgi şu: Bu yerleşimlerin hemen hemen hepsi 18. yüzyılın son yıllarında (1790’larda) Rum iskânına sahne olmuş. Bizim Şirince’ye, Fethiye Kayaköy’e, Söke’nin köylerine, Ayvalık, Bursa köylerine, Yalova-İznik köylerine o dönemde Yunan anakarasından ve adalardan gelen Rumlar, Adapazarı köylerine Doğu Karadeniz Rumları yerleştirilmiş. Mesela Manisa Rum köylerinin çoğu, belki hepsi, o devrin büyük toprak sahibi olan Karaosmanoğlu’nun mülklerinde amele olarak çalışmaya gelenler. Öyle anlaşılıyor ki Bizans’ın yıkımından 18. yy sonlarına dek Anadolu’nun Batı taraflarında (büyük kentler hariç) Rum yerleşimi yok. Belki Erdek, Çeşme-Karaburun, Datça, Bodrum gibi anakaradan çok ada karakteri olan yerlerde vardır. Yani haritada gördüğünüz Bursa, Balıkesir, Çanakkale-Anadolu, Manisa, İzmir, Aydın, Denizli, Muğla'daki noktaların hepsi (en sahildeki birkaç tane hariç) sonradan olma yerler.
3.      Niğde-Nevşehir-Kayseri. Eski Karaman beyliği arazisi.
4.      İnebolu-Sinop. Eski İsfendiyaroğlu beyliği arazisi. İnebolu-Ayancık sahilinde daha fazla nokta olmalı, tamamlayamadım.
5.      Trabzon-Gümüşhane. Eski Trabzon imparatorluğu arazisi.
6.      Kars + Erzurum Şenkaya. 1878-1918 arası Rus idaresindeki Kars oblast’ına iskân edilen Rumlar.
7.   Bafra ovası. Fazla bilgim yok.
2-3-4-5 numaralı maddeleri geçen dünkü Türkçe yeradları meselesiyle birlikte düşündüğümüzde hayret verici sonuçlar çıkıyor. Osmanlı’nın 1453 tarihli sınırlarının Anadolu yakasında (şehirler ve kıyıda birkaç köy hariç) Rum yok. O tarihte Osmanlı’ya ait olmayan, sonraki 30 yılda katılan yerlerde Rum var.
Oysa 1453’ten önce Batı Anadolu silme Rumluktu. Nereye gittiler dersiniz?


27 Mart 2018 Salı

Mutki'nin Huyut nahiyesi

Modern dönemin yıkımlarından önce Doğu’daki sosyal yapı nasıldı? Aşağı yukarı şöyle olmalı. Mesela Huyut, yani Xuyt Խոյթ nahiyesi, resmi adı Kavakbaşı, Bitlis-Mutki’nin iç tarafı. Yaklaşık kırk küçük köy içeren, ulaşılması güç, dağlık bir ülke. 1876’da nüfusun tamamı gibi Ermeni görünüyor. Ama bir Kürt beyliği. Gundemir köyü var, mir’lerin oturduğu yer olmalı. Ayrıca Deştemiran, Golamiran (“Beytarlası, Beygölü”) gibi yer adları mülkiyet ilişkilerine dair bir fikir veriyor. Mrdzank köyünün adı Ermenice “Mirzalar” demek, yani bey-oğulları. Bu da o bölgenin feodal yapısında tipiktir, mir’in büyük oğlu ayrı bir yerde oturur, babasının yerel işlerini yürütür. Manisa’da şehzade Selim gibi.
Köylüler serf statüsünde miydi? Bilmiyorum. Nahiyenin diğer adı Prnaşen, Türkçe Pirneşin, “Zorbaköy” demek. Acaba orada bir serzeniş mi var? Yok, sanmam, başka öykü olmalı.
İslam hukukunun zorunlu kıldığı bir düzenleme olduğu açık. Şer’i hukukta biliyorsunuz gayrimüslim kılıç taşıyamaz, beylik ve egemenlik edemez. Dolayısıyla sizi koruyup kollayacak, gerekirse daha büyük zorbaya kafa tutacak bir beye ihtiyacınız varsa Müslüman olması lazım. Huyut mirleri nereden gelmiş bilmem. Belki Selahaddin Eyyubi zamanının emirlerinden biridir, aslen Kürttür veya değildir. Her halükarda Allahın dağına her kuşakta Kürt gelin getirecek hali yok, birkaç yüz yılda yüzde 99 oranında yerliyle akraba olmuştur.
Huyut’ta nece konuşulurdu, onu da bilmiyorum. Kürtçe olması çok muhtemeldir. Belki kilise ayininde hala Ermenice söylenirdi, ama bin yıldır okulun uğramadığı bir diyarda Ermeniceyi korumak kolay değil. Ayrıca bir Müslüman Kürt nüfus var mıydı? Sanmıyorum. Kırk parça köyün üçü dördüne dair bilgi yok, diğerlerinin hepsi Ermeni olarak işaretlenmiş. Belki mir’in sadık adamlarının bir kısmı Müslümandır. Ya da asker ya da çerçi olup dış dünyaya gittikten sonra köyüne Müslüman olup dönenler vardır.
Doğu’nun coğrafyası dağlıktır. Huyut gibi dört tarafı dağla çevrili, dünyadan kopuk, müstakil beylik olmaya uygun yüz tane diyar sayabilirim. Mesela Hizan’ın üç vadisi (Spayert, Uçum, Hakif), Tatvan’ın doğusundaki Kerdigan/Garcıgan ülkesi, Van’a bağlu Müks (Bahçesaray) beyliği, Kulp’un Xiank ve Talvorik nahiyeleri, güneyde Ermeniden ziyade bir kısmı Ermenice konuşan Keldani ve Nasturilerin yaşadığı Pervari, Şemdinan, Çal (Çukurca) vadileri, Beytüşşebap’ın Faraşin tarafı vs.
1876’da bu tablonun bulanmaya başladığına dair belirtiler var. Belki de asıl dönüşüm 1830-40’larda Kürt feodal aristokrasisinin Tanzimat rejimince çökertilmesiyle başladı. Moltke’nin anılarında bunun ipuçları vardır. Doğu’nun (halen devam eden) fethi o zaman başladı.
*
1895 katliamları 1915’in gölgesinde kalmıştır. Halbuki okudukça ve mantığını kavradıkça daha iyi idrak ediyorum ki olayları anlamada asıl kilit odur. 1895’i anlayınca hem nasıl kaçınılmaz bir nedensellikle 1915’e gelindiğini anlarsın, hem her iki tarafın da neden öncekini unutmak istediğini.
O devirde Rusların uzmanlaştığı tipte klasik bir pogromdur. Devlet görevlileri kışkırtır, sivil kişiler Ermeni köy ve mahallelerine saldırır, katliam ve yağmalar olur. Öldürülenlerin sayısı hakkında güvenilir bilgi yoktur; genellikle on binlerden, bazen yüz bini aşkın sayılardan söz edilir. Ama asıl ilginç olan ölüler değildir. 1915’in aksine, bu olayda din değiştiren Ermenilere canını kurtarma fırsatı tanınmıştır. Yine sayı yok, ama pek çoğu o fırsatı kullanmış görünüyor. 1895’te topluca hidayete eren Ermeni ve Süryani köylerinin bir bölümünün listesini altı Avrupalı elçiliğin yazdırdığı komisyon raporunda ve olaylara tanık olan peder Félix Charmetant’ın kitaplarında okuyabiliyoruz – Erzurum merkezde 17 köy, Gevaş’ta bir düzine köy, Hizan’ın neredeyse tümü, Bayburt’un büyük bölümü, Bingöl Genç’te beş köy, Koyulhisar’da üç köy, Çapakçur’un bütün Ermeni köyleri, Huyut’ta 12 köy ahalisinin tümü ile diğerlerinin bir kısmı...
*
Bu olayı izleyen yirmi yılda Ermeni nüfusu hakkında bir sayılar savaşı yaşanır. Öyle olması doğaldır, çünkü Ermeniler, ölüm tehdidi altında din değiştirenleri Ermeni saymaya devam ederler. Devlet ise, aynı doğallıkla, resmi beyanlara itibar eder. Bazen bir tane avuç kadar köyün nüfusu hakkında iki tarafın taban tabana zıt bilgiler verdiğini görürüz. Daha ilginci: Doğu’nun binlerce köyünde, bu dönemde, Ermeni ve Müslüman haneler yan yana yaşıyor görünürler. Bu durum eşyanın tabiatına aykırıdır. Bit kadar mezrada üç hane Hıristiyan ile dört hane Müslüman birlikte olmaz. Sürdürülebilir bir durum değildir. O üç ile beş akrabadır. Bir kısmı 95’te boyun eğmişken, öbürleri direnmiştir: belki olaylar sırasında şehre sıvışma fırsatı olmuştur, belki direnmeye olanak veren ekonomik ve sosyal dayanakları vardır; belki o dayanakları sayesinde, bir kez boyun eğdikten sonra bir şekilde vazgeçmeyi becermiştir. Dilleri aynıdır, muhtemelen Kürtçedir. Fakat araya statü ve muhtemelen sınıf ayrımı girmiştir. İlk başta belki eski akrabalık düzenini sürdürürler. Ama kısa sürede araya kuşku, çekememezlik ve nihayet nefret girmesi kaçınılmazdır. Çünkü dönmek derin bir yaradır, ve insanlar yaralarını bilenlerle yakın olmaktan hoşlanmaz.
Yirmi sene sonra işte o gerilim patlak verecek ve 1895’te kendilerine sunulan fırsatı tepenler, hatalarının bedelini canlarıyla ödeyeceklerdir.

Günümüzde Doğu illerinde 1915-sonrasının dönmeleri genellikle bilinir ve gösterilir. Sayıca onlardan kat kat fazla olan 1895 dönmeleri ise hatırlanmaz, hatırlatanlara da iyi gözle bakılmaz.
.

Türkçe yer adları neden orada değil burada

(Cumhuriyet öncesi) Türkçe yer adları dağılımı
Bu haritada 20. yüzyıl başı itibariyle Türkiye’de Türkçe yer adlarının dağılımını görüyoruz. Açık renk olan illerde Türkçe yer adı oranı %90 ve üzeridir. İkinci grupta Türkçe yer adları %50 ile 90 arası, üçüncü grupta %10 ile 50 arasıdır. Koyu renkli olan illerde yer adlarının %90 ve daha fazlası Türkçe dışındaki dillerdedir.
Sayımda sadece Osmanlı ve Cumhuriyetin Türkçe kayıtlarında yer alan resmi adları göz önüne aldım; başka yerel dillerde o yerlere verilen gayriresmi adları (mesela Çerkesçe köy adlarını) hesaba katmadım. Türkçe veya Kürtçe/Arapça olarak yorumlanması mümkün olan kişi ve soy adlarını (Şeyhhaci, Hasankom) Türkçe saydım. Yabancı dilden bozma oldukları halde kullanımda “Türkçe” görüntüsü kazanmış yer adlarından (Heraklia > Erikli, Potami > Bademli, Basilika > Paslıkaya) fark edebildiklerimi yabancı, edemediklerimi Türkçe kabul ettim.
Üzerinde biraz düşünürseniz göreceksiniz ki şoke edici bir haritadır. Türkiye tarihi hakkında bildiğinizi zannettiğiniz birçok şeyi sorgulamaya başlamak için iyi bir yerdir.
Mesela soru: Erzurum ili 1070'lerde, hatta daha önce Türk egemenliğine girdi; Bursa ve İzmir ise ondan 200 küsur yıl sonra. O halde neden Erzurum’da Türkçe yer adları %40 dolayında iken Bursa’da %97 ve İzmir’de %91? Üstelik Erzurum’un fethedildiği devirde memlekete Asya’dan az veya çok bir Türk göçünden söz edilir; oysa Bursa ve İzmir’in fethinden sonra buralara Türklerin kitlesel iskânına dair hiçbir belirti yoktur. 20. yüzyıl başında Erzurum İzmir’den daha mı az “Türkleşmişti”, ve öyleyse neden?
Yoksa – aman yarabbi! – yer adlarının değişimi ile etnik dokunun değişimi arasında hiçbir mantıki bağ olmayabilir mi? Mesela Rumların oturduğu bir semtin adı, defterdarlıktaki memurun tek kalem darbesiyle Akçaviran yahut Kınık edilebilir mi? Yani, teorik ifade edersek, yer adları sosyolojik değil SİYASİ bir olgu mudur?
*
İkinci haritamız bize bir ipucu sağlıyor. Bu sefer en koyu renk Osmanlı devletinin İstanbul’u fethinden önceki sınırları. Trabzon ile Karaman-İçel buna 1460-70’lerde katıldı.
Hayret verici bir çakışma değil mi? Detaya inince daha da netleşiyor. Birinci haritaya bakın. Kastamonu ve Sinop’un sahil bölgesinde epeyce yabancı isimli yer var, oysa iç kısımlarda adların çoğu Türkçe. İkinci haritada o detayı atlamışlar: Sinop ile Kastamonu’nun kuzey yarısındaki İsfendiyaroğlu beyliği Osmanlı’ya Fatih zamanında katılmıştı, 1460 civarı olmalı. Aynı şekilde, Konya’nın güneyinde yabancı isim daha çok, Osmanlı’ya daha erken katılan kuzey kesiminde daha az.
Yani ilk haritamızı iller değil ilçeler bazında hazırlasam ikinci haritaya daha da güzel uyacak.
*
Üçüncü haritamız bize 1100 yılı dolayındaki Rum İmparatorluğunu gösteriyor. “Olmaz bu kadar” demeyin, olur.

“ 'Türkiye’ dediğin bir Bizans oyunudur” desem ne dediğim anlaşılır mı acaba?
.

25 Mart 2018 Pazar

Ahıska Türkleri

Gürcülerden bahis açmışken “Ahıska Türklerini” de es geçmeyelim. Türk milletinin oluşum öyküsü açısından ilginç bir konudur.
1992-93’ten sonra resmileşen öğretiye göre Artvin merkez ilçe ile Yusufeli, Ardanuç ve (Meydancık hariç) Şavşat ilçeleri ve Ardahan Posof halkı “Ahıska Türkü” sayılıyor. Adı geçen beş ilçenin özelliği, bu yerlerdeki “eski” yer adlarının yüzde 90 ila 92’sinin Gürcüce olması. Kalanlar Ermenice. Türkçe yer adı, son yüz yılda ihdas edilenler dışında, iki üç tane. Yüzde birden az.
Sınırın ötesinde kalan Ahıska (Akhaltsikhe) ile beraber bu yerler tarihte ayrı devlet olmuş. Gürcü krallığının beylerinden biri olan Sarkis Cakeli 1260’larda Moğol Hanıyla anlaşıp, başkenti Ahıska olan Meskheti diyarında hükümdarlık ilan etmiş. Soyundan gelenler 300 küsur yıl boyunca devleti sürdürmüşler. 1570’lerde Ahıska beyi 2. Menuçihr Cakeli İstanbul’da törenle Müslüman olup Mustafa Paşa adını almış. Yerine geçen kardeşi Beka da ehl-i sünnet yolunu seçip Sefer Paşa olmuş. Hıristiyan tebaalarını da aynı yola davet etmişler. Çıldır beylerbeyiliği makamını babadan oğula sürdürmüşler. Aile halen devam ediyor. Demirel ve Çiller zamanında bakan olan rahmetli Hasan Ekinci o sülaleden olduğunu bana anlatmıştı.
16. yy’dan önce de Müslümanlık eğilimleri var mıydı? Muhtemelen vardı. İlhanlıların Müslümanlığı seçtiği dönemde onlarla sıkı fıkı olmuşlar; Akkoyunlulara, Safevilere baş eğmişler. Mutlaka kültür ve personel alışverişi olmuştur.
Peki Kıpçaklık var mı? O kısım tamamiyle hayal mahsulü gibi görünüyor. Şurası gerçek: 1100 yılı civarında Gürcü kralı 4. David, Türklerin harap ettiği Gürcü askeri aristokrasisini yeniden ayağa kaldırmak için kuzeydeki Kıpçaklarla anlaşmış, beyleriyle beraber 40.000 Kıpçak askerini ülkesine davet etmiş.[1] Bunlar uzun süre Gürcü krallığında çeşitli roller oynamışlar, sonra bir kısmı Avrasya bozkırına geri dönmüş, gerisi yerleşip Gürcülere karışmış. Lakin özellikle Ahıska bölgesine yerleştiklerine dair en ufak bir belirti yok. Cakelilerin Kıpçak soylu olduklarına dair bir bilgi de yok. İşin kötüsü, “Ahıska Türklerinin” konuştuğu Türkçenin Kıpçakçayla (yani Kırım ve Volga Tatarcasıyla) bir alakası yok, bildiğimiz Türkiye (yani Oğuz) Türkçesi.
Türkiye’de bu Kıpçak meselesini meşhur eden zat, Türk-İslam sentezinin ideologlarından Fahreddin Kirzioğlu’dur. Tezleri bildiğiniz deli saçmasıdır. Fakat Devlet’in belli kademelerinde itibarı büyük olduğundan, 1960’lardan itibaren Artvin-Şavşat-Posof ahalisinin “Kıpçak Türkü” olduğu tezi adeta gerçekmiş gibi öğretilmiş, oraların halkı da sanki dünmüş gibi Kıpçak atalarını hatırlamaya başlamıştır. 1991’de Stalin’in Orta Asya’ya sürdüğü Ahıska Türkleri dünya basınına yansıyınca, bu kez bu vatandaşlarımızın da “Ahıska Türkü” olduğu keşfedilerek resmi tarih bir kez daha revize edilmiştir. Şimdi bu güzel insanlara (ciddiyim, Artvinliler şekerdir) “Gürcü” olduklarını ima edecek bir şey söylerseniz dayak yemeden nasıl kaçacağınızı önceden planlamanız gerekir.
*
Demek ki iki grubu ayırmak gerekiyor. Batum şehri ile Acara özerk bölgesi (ve Artvin’in Borçka-Hopa tarafı ile Şavşat’ın Meydancık vadisi) halkı Müslüman Gürcü, Acara lehçesi konuşurlar, 1810’lara dek asıl Gürcistan’a tabi olmuşlar, doğrudan veya dolaylı Hıristiyan egemenliği altında yaşamışlar. Ahıska (ve Şavşat-Yusufeli, Posof) halkı ise 450 yıldan beri İslam egemenliğinde yaşamış. Belki diğer Osmanlı İslam unsurlarıyla iç içe geçmiş, uzun süreden beri Türkçe konuşurlar. [Üçüncü bir unsur Gürcistan’ın doğusundan gelen İngilo Gürcüleriymiş; Şafii mezhebindenmişler. Bildiğim tek yerleşimleri Ceyhan’ın Dağistan mahallesi.]
Haritamız kendilerini “Ahıska Türkü” olarak tanımlayan 164 yerleşimi gösteriyor. (Özellikle Yusufeli ve Artvin merkezde epey eksiğim olabilir, çünkü Ahıskalılığa ilişkin net bir beyan bulmadıkça işaretlemedim.) 1877-78’de Artvin ve Ardahan Rus idaresine girince, diğer Kafkaslılar kadar olmasa da, Anadolu içine doğru bir Ahıskalı diasporası yaşanmış.


  


[1] Vakhuşt Bagration’un Gürcü Vekâyinamesi (Kartlis Tskhovreba), bölüm 18, bu konuda asli kaynaktır. İngilizcesi: http://www.attalus.org/armenian/gc6.htm

24 Mart 2018 Cumartesi

Etnik coğrafyaların gezginlerine notlar

1.      Avşarlar Türk değil dedim mi? Demedim. Belli ki kadimden beri Oğuz Türkçesi konuşan “Avşar” diye bir topluluk var. Çeşitli tarihlerde o topluluğun tanımı ve işlevi değişmiş olabilir; mesela bir tarihte siyasi bir baskı grubu, başka tarihte bir mülteci güruhu olmuş olabilirler. “Aşiret” deyince safkan bir etnik cevher beklemek de yanlış. Mesela Siverek’in Bucak aşireti Zazadır, ama içinde büyükçe bir Kurmanci kesim var; Ermeni aileler de var. Mesela bundan iki yüz yıl sonra Türkiye’de, ya da Türkiye’den geriye ne kalmışsa orada, “Suribükü” ve “Surikent” adlı yerler görürsek hepsinin (hatta ilk kurucularının) safkan Arap olduğunu varsaymak doğru olmaz. Deşsen yarısı Kürt çıkabilir. Hatta, ne bileyim, Suriyeli göçüne karışıp karambolde arazi kapmış bir Afgan grubu da olabilir.
2.      Türkiye’de halen “Avşar” diye nitelenen topluluklar 18. yy’da İran’dan göçmüş. Nispeten yakın bir tarih; belgesi, kaynağı vs. var. Dadaloğlu adlı şair bunların menkıbelerini anlatmış. Peki bu göçten önce Anadolu’da “Avşar” diye nitelenen topluluklar var mıydı? 13. yy’da veya daha sonra Rakka’dan göçenlere ne oldu? 13. ile 18. yy arasında Musul-Halep diyarından şiddetli baskı ve düşmanlık koşullarında Anadolu’ya kaçan veya göçenlerin ne kadarı ve ne anlamda “Avşar” idi; ne kadarı hangi gerekçelerle (mesela korku, izini kaybettirme güdüsü, bedava mera ve yerleşim alanı beklentisi vb.) kendilerini “Türkmen” veya falan aşiret mensubu olarak tanıttılar? Mülteci ve “eşkiya”, “asi”, “yağmacı” vb. konumunda olan ve her halukârda devletle arası açık olan toplulukların hangi sözüne ne kadar güvenebilirsin?
3.       Fırat berisinde İSMİ Avşar (ve Kınık, Kargın, Eymür, İğdir vb.) olan yerlerin çoğunun, muhtemelen hiç birinin, Avşarlık vb. ile alakasını kuramıyoruz. Bu isimler 15. yy’ın ikinci yarısından itibaren kaydedilmiş. Öncesini bilmiyoruz çünkü kayıt yok; dolayısıyla daha ne kadar geriye gider bilmiyoruz. Ama şunları biliyoruz. Bir: En az bir tanesi (Develi’nin Şıhlı köyüne bağlı Avşar mezrası) kadimden beri Rum köyü imiş. İki: İstedikleri kadar dağılsınlar, her vilayete bir köy hesabıyla yerleşmiş olamazlar; akla da aykırıdır, tarihe de, sosyolojiye de, antropolojiye de. Üç: Osmanlı’nın tahrir defterlerini,[1] bu kulunuzun yaptığı gibi, deli postekisi ayıklamacasına elden geçirirseniz görürsünüz ki o tarihteki yer isimlerinin çoğu “hakiki” olamayacak kadar monoton ve hazırloptur. Adeta haremdeki cariyelere takma ad verilmesi gibi, ya da kerhanedeki kızların hepsinin “Cansu, Hayal, Rüyam” olması gibi, ya da askeri kışla adları gibi, her sancak ve her kazada aynı kısıtlı ad repertuarı ile karşılaşırsınız: Akviran, Bozdoğan, Çandır, Demirci, Eceler... 24 Oğuz aşiretinin adları o repertuarın değişmez ögelerindendir.
4.      Latin Amerika ile kıyasla. Orası da burası gibi kolonize edilmiş bir diyardır. Çoğu yerin biri yerel kızılderili dilinde, bir de İspanyolca adı vardır. İspanyolca adlar ya a) oranın keşfedildiği ya da kurulduğu günün azizinin adıdır, ya b) İspanya’da yer adıdır, ya da c) Yeşildere, Karadağ, Aşağıılıca gibi kişiliksiz coğrafi tanımlardır. Orada (belki yerli ile kolonist aynı dine mensup oldukları için?) yerli adlarının çoğu korunmuş. Burada korunmamış. Pardon, kasaba adları korunmuş, köy adları korunmamış.
Bana enteresan gelen şu. Yerli köy adlarının korunabildiği yerler (Trabzon doğusu ve Rize, Artvin, Güneydoğu’nun büyük bölümü), Osmanlı’nın doğru dürüst tahrir yapamadığı ve tımar düzenini kuramadığı yerler.
5.      Biraz bu konulara aşina iseniz bilirsiniz ki Anadolu halkının köken ve şecere konularında anlattığı hiçbir söze güven olmaz. Sebebi nedir? Başlıcası itibar kaygısıdır: dedelerinin Çingene ya da dönme ya da Kürt olduğu, ya da Aşağıosuruklu sülalesinden geldiği bilinsin istemezsin. Daha doğrusu, çocuğun bunları bilsin istemezsin, o yüzden ona anlatmazsın. Gariban evlat acı hakikati kırk yaşına geldiğinde komşu köyün delisinden öğrenir, bunalım ve nefrete kapılır, atalarından öğrendiği tatlı hakikati perçinlemek için kırk türlü mitoloji uydurur, olmadı gider MHP’ye yazılır.
O mitolojilere inanır görünmek belki de nezaketin gereğidir; bilemiyorum. Ama gerçekten inanmak için ya çok cahil olmak, ya da gocunacak yara sahibi olmak gerekir sanırım.
Alakasız notlar
6.      İspir’de bir Hapuşgens (halen Aktaş), Bayburt Aydıntepe’de Hapuşki (halen Şalcılar) köyü var. İkisi de Ermenice, ilki /kh/ ve /ts/ sesiyle Xapşgents Խաբշկենց, ikincisi Xapşgi Խաբշկի olsa gerek. Yani Habeşler ve Habeş. Emsalleri olan bir ad. Mesela Antakya’da Tell-Habeş, Arapça; halen Açıkdere. Diyarbakır Bağlar’da Habeşî, yeni adı Oğlaklı.
Etiyopya’dan gelme gerçek Habeşler olabilir mi? Sanmıyorum. Muhtemelen “esmerler” anlamında bir isim. Tahminimce “Çingene” ya da ona benzer bir etnik statü kastetmişler. Yoksa sırf ciltleri ya da saç renkleri daha koyu diye kimseye böyle sıfat yakıştırılacağını düşünmem.
7.      Sinop Ayancık’ta Sirna 1914’ten önce Rum yerleşimi imiş. Neresi diye bakıyoruz, Kiepert haritasında ve tariflerde Aliköy’ün hemen batısı görünüyor. Google’a bakıyoruz, Aliköy’ün batısında öyle bir yer yok, izi bile yok, Dereköy olamaz. Buharlaştı mı bu köy?
İnterneti deş, deş, sonunda bir video kaydı. Meğer Sirna ile Aliköy’ü birleştirip adını Aliköy yapmışlar. Sonra isim değişmiş, Yeşilyurt olmuş. Sonra Sirna yine ayrılmış; köyümüzün eski adı Aliköy deyip Aliköy adını benimsemiş. Yani şimdiki Aliköy eski Sirna, şimdiki Yeşilyurt eski Aliköy imiş. Kolaysa git, define ara!
Kırk bin tane köy için böyle iz sürmek nasıl bir delilik, bilmem canlandırabiliyor musunuz?
Daha alakasız not
8.      Ermenilere iltimas mı geçiyorum? Daha neler! O izlenimi bazılarında doğuran şey (standart Türk ırkçılığı dışında) nedir size söyleyeyim.
A-     Ermeni tarihini, Ermeni dilini, Ermenice kaynakları, affınıza sığınarak söyleyeyim, sizden daha iyi biliyorum. O yüzden, gerektikçe ve ilginç bir şey buldukça onlara da değiniyorum. Alıştıkları zihinsel çerçeveye uymadığından sanki Ermenileri abartıyorum sanıyorlar.
B-     Devlete ve onun temsil ettiği riya ve zorbalık kültürüne hastayım. E, altmış senedir başımda Ermeni devleti yok; Japon devleti de yok. O yüzden Ermeni ve Japon milli ve hamasi ideolojisi hakkında kalbim nefretle dolu değil. Karşımızda madem Türk devleti var, onu yıkmakla başlayalım diyorum. Haklı değil miyim?
.



Hayali Oğuzların peşinde

Avşar adlı yerleşimler
Türkiye’de halen veya geçmişte Avşar/Afşar adını taşıyan 57 yerleşim yerini haritada görüyoruz. Bilirsiniz, Avşarlar Oğuzların 24 kolundan biri. Anadolu, İran ve Irak tarihinde 11. yy’dan beri çeşitli roller oynamışlar. Hatta İran’daki Avşarların kullandığı Türkçe, Türkçenin ayrı bir lehçesi sayılıyor.
İlk bakışta dağılım mantıklı görünüyor. Noktaların hepsi Anadolu’nun Türkçe konuşan kesiminde, Kürt bölgesinde yok. Sonra anormalliği fark ediyoruz. Dünyanın neresinde bir kavim/aşiret/boy/sülale böyle dağılmış? Cemaatler topluca hareket ederler; bir, yahut bilemedin üç veya beş bölgeye topluca yerleşirler. Birlikten güç alırlar; modern-öncesi çağın koşullarında ancak öyle ayakta kalabilirler. İç ilişkilerini, kız alıp verme işlerini ancak öyle yönetebilirler.
İstisnaları düşünelim. Ya (1), işlevsel ya da mesleki bir ayrışma vardır. Almanyadaki Türkler ya da tarihteki Yahudiler gibi, birey ya da küçük grup bazında her yere dağılmışlardır. Oysa Avşarlar hakkında bildiğimiz bu değil; tüm kaynaklar yağmacı ve asi aşiret olduklarına tanıklık ediyor. (İşlevsel ayrışmaya dayalı göçte, göçen grubun adı yerleşim birimlerine verilmez. “İşlevsel ayrışma” demek, var olan bir toplumsal yapının içine belli bir işlev icra etmek için katılıyorlar demek. Var olan yapı memleketin “asli” sahibidir; yer adlarını onlar belirler. Almanya’ya milyonlarca Türk göçtü, Türkçe yer adı kaç tane? ABD’de adında Jew olan kaç yer var?)
Ya da (2), devlet eliyle dağıtılmışlardır. Mesela 16. yy’dan sonra Osmanlı devletinin aşiretleri dağınık olarak iskân etme politikası olduğunu biliyoruz. Fakat burada gördüğümüz yer adlarının hemen hepsi 16. yy öncesine ait, ve o devirde Türkiye’de herhangi bir aşireti arzusu hilafına şuraya buraya dağıtacak güçte bir devlet yoktu. Olsaydı zaten o yerlerin adı “Avşar” olmazdı.
Beni aklıma bu bilmecenin iki çözümü geliyor.
Çözüm 1: Bu yerlere kolektif bir zümre olarak “Avşarlar” yerleşmedi. Belki kimliği, aidiyeti veya lakabı “Avşar” olan bir kişi köyün kurucusu veya sahibi veya yöneticisi veya müstelzimi veya (en güçlü olasılıkla) tımarlı sipahisi idi. Onun adına bu isim verildi. Anadolu’daki hakiki Türk (ve Kürt, Laz, Çerkes) köy adlarının büyük bir bölümünün adı kurucu kişi veya hanedan adıdır (Hacıibrahim, Hızırbey, Karacalar, Sarıoğlu...). Bu da o hesap olabilir.
Çözüm 2: Adlar tamamen uydurmadır. Tıpkı Cumhuriyet dönemindeki gibi, Osmanlı devleti de 1450-60’lardan itibaren köylere bürokratik saiklerle, masa başında uydurulmuş Türkçe isimler verdi. Oğuz aşiretlerinin adları da Defterdarlığın elindeki şablon isimler listesinde yer alıyordu. Onun için her sancağın her kazasında bir – ama sadece bir – Avşar, bir Kınık, bir Kayı, bir Yüregir, bir Eymür, bir İğdir, bir Kargın, bir Dodurga adı görüyoruz. Enteresandır: Haritada gördüğünüz genel şekil “Türkçe konuşan” bölgenin şekli, doğru. Ama aynı zamanda Osmanlı’nın merkezi bir vergi kayıt sistemi kurduğu (kurabildiği) bölgenin de şekli. Vergi memurunun giremediği vilayetlerde “Avşar” köyü yok!
Üçüncü bir çözüm aklınıza geliyor mu?
*
Avşar yerleşimleri
Türkiye’de halen Avşar kimliğini taşıyan bir zümre var, onu da biliyorsunuz. Bu Avşarların Selçuklular zamanında gelen ya da Rakka’dan göçen Avşarlarla tam ilgisi nedir bilmiyorum. Bildiğimiz şey, 18. yy başında İran’da bir Avşar olan Nadir Şah’ın yükseliş ve düşüşünden sonra topluca Anadolu’ya göçtükleri. Hepsi “Türkmen” olma iddiasındadır, fakat Kayseri'dekiler Türkçe, Van'dakiler Kürtçe konuşur. Çoğu Sünni fakat bir kısmı Alevi, ya da Aleviden dönmedir. Sanırım İran’dayken Şii imişler, burada adapte olmuşlar.
İkinci haritamız bize bugün “Avşar” kimliği beyan eden 64 yerleşimi gösteriyor. Eksikler olabilir çünkü sağlıklı bilgiye olaşmak zor. Ama bu sefer dağılımımız “gerçek” bir etnik dağılım haritasına benziyor. Ve işin asıl ilginci ne biliyor musunuz? Bu 64 yerin biri hariç hiç birinin adı “Avşar” değil!
*
Buyurun, belli başlı Oğuz boylarından Kayı, Kınık, Kızık, Eymir/Eymir, Yüregil/Yüreğir/Üregül, Kargın, İğdir/Iğdır ve Dodurga/Tödürge adını taşıyan yer adlarının dökümleri de burada. Öykü hepsinde aynı. İşaretlenenlerin hemen hepsi eski yer adlarıdır. Çok ender bir iki istisnayla 1960-sonrası yer adı değiştirme furyasında Oğuz aşiret adlarını kullanmamışlar.

Bayat

Beğdilli

Dodurga

Eymir

İğdir

Kargın

Kayı

Kınık

Kızık

























Yüregir











*
Bundan sekiz yıl kadar önce bir ara merak edip Avşarlar ve Avşarlıkla ilgili ne bulduysam okudum. Şimdi de tekrar internette dolaşıp bilgi tazelemeye çalıştım. Mitolojik anlatının müstesna örnekleriyle tanıştım. Maksat bilgiye ulaşmak değil, hoşa giden bir anlatıyı elden gelen her yöntemle pekiştirmek. Kaynak eleştirisi yok. (Ebülgazi Bahadır Han neden öyle demiş? Ne zaman demiş? Kime anlatmış? Nereden biliyormuş?) Kavramsal netlik yok. (Avşar ne demek? Türkmen ne demek? Oğuz ne demek? Devlet ne demek?) Çelişik bilgileri çözmek yerine üst üste bindirip daha zengin bir masal dokusu elde etmek yeğleniyor. Gerekirse hayali detaylar eklenerek mantıki tutarsızlıklar törpüleniyor.
Homeros destanları da böyle oluşmuştu. Ama o hiç olmazsa yetenekli bir şairdi.