19 Ekim 2017 Perşembe

Akıl oyunları

Andaç Menemen cezaevinde olduğum bir yıl boyunca hiç aksatmadan her hafta beni ziyaret etti. Felsefeden, tarihten, siyasetten ve güneşin altındaki diğer konulardan sohbet ettik. Zeki bir insan olduğu ve leb demeden leblebiyi çıkarabildiği için bana iyi geldi.

Görüşmeyeli o sohbetleri özlemiş, topa belki girerim diye bana pas vermiş.

*
Soru 1-Merakın ve bilme isteğinin kaynağı nedir? Bir güdüyle mi yoksa iradi bir tercihle mi "bilmek" için çaba harcarız?

Soru 2-Her türlü gündelik ve pratik kaygıdan uzak, hiçbir! fayda gözetmeksizin aşkın bir "bilme" isteği/faaliyeti var mıdır?

İki soru aynı değil mi?

Kaynağını bilmem, ama bilgi ve hakikat arayışının olağanüstü ZEVKLİ bir uğraş olduğu muhakkak. Keşif büyüsü: baş döndürücü bir duygu. Belki de ben’in zindanını aşma hırsı. Her çağda ve her toplumda belirdiğine göre, insan psikolojisinde derin kökü olmalı.

Nietzsche iktidar hırsıdır diyor, haklı olabilir. İnsanoğlu son derece radikal bir anlamda sosyal varlıktır. Duygularını ancak dille ifade edebilir, dil ise başka insanlarla iletişim (ve etkileşim) demektir. Senin bilgiden aldığın zevk, fiilen veya zımnen başkalarına iletilebildiği ölçüde vardır. O iletişimden ayrı düşünülemez. Ama böyle olması bir şey değiştirir mi? Sanmam. Zevk var mı, var. Bitti.

Bilginin pratik faydası ikincildir. Paranın veya devletin kölesi olmuş toplumlarda, karşılıksız bilim aşkını meşrulaştırmak ya da mazur göstermek için uydurulmuş bir bahanedir daha ziyade. “Evladımız Jüpiter’i keşfetti ama mazur görün hakim bey, bundan da para kazanacak.” Ne sefil bir kılıf!

3-Düşünceler tarihi ilerlemeci bir mekanik mi barındırır, yoksa bir etkileşime açık olmakla birlikte "özgün düşünceler tarihi" mi demeliyiz?

“Bilgi birikir mi” demek istemiş galiba yazar. Evet birikir. Doğa bilimlerinde kesin birikir, teknoloji bunun kanıtıdır. İnsan organizasyonunun gitgide kompleksleşmesi ve çapının genişlemesi anlamında, sosyal bilimlerde de birikir. O genişleyen ağ içinde birbiriyle haberleşen insanların sayısının ve kalitesinin artması sebebiyle, edebi ve simgesel alanlarda da (galiba) birikir.

4-Rasyonel düşüncenin tarihi nerede başlar? İyonya ise, Mezopotamya ve Mısır birikiminin etkisi nedir? Doğuysa neden?

Rasyonel düşüncenin tarihi insanla başlar: “oku şuradan atsam geyiği vurur”. AYNI ZAMANDA, sosyal birliğin ve dayanışmanın gereği olan simgesel anlatımlar, sürekli olarak rasyonel düşünceyi baltalar: “hazretin okuyup üflediği oku atsam daha iyi vurur”. Zaman zaman simgesel anlatım, rasyonel düşünceyi boğacak ölçüde hakim olur. Bir süre sonra birileri “e yeter artık” deyip rönesans ve reform yaparlar. Öyle öyle devam eder.

Antik çağın şafağında İyonya’da gerçekleşen şey son derece etkileyici bir rasyonelleşme hamlesidir. Ayırıcı özelliği sanırım doğa olaylarını açıklamak için, ilk kez, ya da ilk kez geniş ölçekte, a) yazıdan, b) matematikten yararlanması. Neden Mısır değil de İyonya? Çünkü siyasi otorite zayıf, ya da parçalı. Siyasi otoritenin zayıf olduğu bir yerde, insanlar birbirini ancak akıl (ya da safsata, ya da münazara) yoluyla ikna edebilir. Elinde sopan yoksa akıllı olmak zorundasın.

5-Tarihin belirli bir kesiminde belirli bir uygarlığın rasyonel düşünme yöntemini geliştirebilmesinin sebepleri nelerdir? Neden diğerleri değil de onlar?

Antik Yunan’ı, İtalyan Rönesansını, İngiliz-Fransız Aydınlanmasını al ele. Üçünde de geleneksel dini-siyasi otorite zayıflamış. Üçünde de alttan, son derece zengin ve özgüveni tam, buna karşılık siyasi otoriteye sahip olmayan veya otoritesi parçalı bir zümre türemiş. Akıl silahını onlar bilemişler. Mesela Osmanlı’nın son demlerinde gayrimüslimlerin, özellikle Ermenilerin bir akıl patlaması yaşamasının nedeni de böyle bir şey olmalı. Ama hep böyle midir, illa böyle midir, bilmiyorum. Düşünmedim.


Osman Kavala

Osman Kavala 1974-1984 arası, yani on sekizimden yirmi sekize dek, en yakın arkadaşımdı. Commodore 64’ü Türkiye’ye getiren Teleteknik firmasını beraber kurduk. Sonra “arkadaşla iş yapılmaz” düsturu gereğince aramıza (kara olmasa da) gri kedi girdi. Halâ görüşürüz. Zorda olduğum zamanlar gözünü kırpmadan yardımıma koşmuştur.

Orijinal ve zor bir adamdır. Gençliğinde, benden çok daha radikal bir şekilde devrimciydi. Türkiye’nin en büyük iş imparatorluklarından birinin başına geçtikten sonra da solculuğunu ve devrimciliğini korudu. 1983’ten bu yana Türkiye’de akıl ve özgürlük yolunda yapılmış olan her güzel işin (ve bir sürü saçma işin) arkasında, açık veya kapalı, mutlaka Osman Kavala’nın imzası vardır. İletişim Yayınları. Yeni Gündem dergisi. BirGün gazetesi. TESEV. Anadolu Kültür. Daha bildiğim ve bilmediğim neler neler.

Bir süreden beri gözaltına alınmayı bekliyordu. Almışlar. Şaşacak bir şey yok, çünkü memleketi yöneten köpeklerin temsil ettiği her şeyin taban tabana zıddı olan bir insandır. Onu almayıp da kimi alacaklar?

Niyetleri belli. Ülkede aklı, kültürü, özgürlük sevgisini, evrenselliği temsil eden hiç kimseyi yaşatmamaya kararlı görünüyorlar. Kaçırtabildiklerini kaçırtacaklar, gerisini günü geldiğinde 1915 muamelesine tabi tutacaklar. Dünyanın başına bela olacak kanlı ve vahşi bir diktatörlük adım adım kuruldu, kuruluyor.

Osman er veya geç çıkacaktır. Umarım er olur, geç olmaz. Çıktığında umarım rotayı Almanya’ya kırmaz. Burada daha yapacak çok işimiz var.

Sevan Nişanyan, Osman Kavala - 1974 yazı

18 Ekim 2017 Çarşamba

Göçebelik değildir mesele, devlettir

Bildiğin terane: Atalarımız göçebeydi o yüzden... bina yapamıyoruz/sokağa çöp atıyoruz/kırmızıda durmuyoruz/Kezban’ı dövüyoruz vs. vs.

Yok öyle bir şey. Bir kere atan göçebe filan değildi. Yüzde elliden epey fazlası Rum ya da Ermeniden dönmeydi. Kalanın büyük kısmı da Rum diyarı İslam eline düşünce “fırsat kapısı açıldı” deyip buraya akın eden şehirli Acem ve Araptı. İkincisi, tarihe (gören gözle) baktığında olayların hiç o yöne işaret etmediğini görürsün. Güzel bina yapmayı öğrenemedikleri için böyle olmamış. Biliyorlarmış pekalâ, unutmuşlar. Unutmalarının sebebi kötü yönetim ve memleketin canına okuyan kötü bir devlettir.

Anadolu’nun tarihinde, 1945’te başlayan bu son dalgadan önce iki büyük şehirleşme dalgası gözüne çarpar. İlki İskender fethinden hemen sonra, MÖ 300’de başlayıp Roma imparatorluğunun ilk yüzyılına kadar süren dalgadır. İkincisi Türklerin gelişinden hemen sonra başlayıp galiba 1500’lerin başına kadar süren dalgadır. Anadolu’da kent ve kasaba namına bugün ne varsa, ezici çoğunluğu bu iki dönemde kurulmuştur. İmar ve umran adına ciddi ve kalıcı ne yapılmışsa, onlar da bu iki dönemin eseridir. (İstisnaları biliyorum, açıklayabilirim istersen.)

13. ve 14. yy’lar Anadolu’da (ve genelde İslam aleminde) şehirliliğin ve şehir kültürünün zirve yaptığı bir çağdır. Bu konuda en önemli kaynak İbn Battuta seyahatnamesi, 1330-40’lar. Beni çok etkileyen iki başka eser 1430 küsur tarihli Kâbusname çevirisi, ve yine aynı tarihlere ait Ferec ba’deş-şidde adlı (Türkçe) macera öyküleri derlemesi. Anadolu’ya ilişkin olmasa da Saadi’nin Gülistan ile Bostan’ını (1250-80) bunlara ekle. Mevlana’yı da unutma, aynı yılların mahsulü. Bunların anlattığı, olağanüstü “şehirli” (sivil) ve olağanüstü kozmopolit bir dünyadır. Son derece rafine bir elit kültürü, tüm anlatıların ortak konusunu teşkil eder. İnsanlar ticaretle uğraşır, dünyada eşi görülmemiş sanat eserleri yaratmak için yarışırlar, ünlü alimlerin sohbetinden istifade etmek için dünyanın öbür ucuna seyahat ederler, iyi şairleri servet ve devletle ödüllendirirler, şaşırtıcı hızla sınıf değiştirirler, dinmez bir macera aşkıyla Mağrip’ten Şiraz’a, Mısır’dan Hindistan’a seyahat ederler, her gittikleri yerde aynı kültürü paylaşan ve aynı elit dillerini (Arapça ve Farsça) konuşan bir üst sınıfla tanışır ve kolayca kaynaşırlar. Kadınlar Boccaccio’nun karakterlerine taş çıkartacak derecede hırslı, entrikacı ve seks düşkünüdür. Köylüler yoktur, ya da komedi unsuru olarak marjdadır. (Buna karşılık köleler çokça vardır, talihin umulmadık oyunlarına gebedirler.) Temel karakterler çağdaş Avrupa’nınkiyle aynıdır: gezgin tüccar, gezgin medrese/üniversite talebesi, gezgin derviş/keşiş, gezgin gazi/şövalye.

Anadolu’nun en az yüz kent ve kasabasında o devirde inşa edilmiş bini aşkın cami, medrese, köprü, han, hamam, kale, kervansaray, imaret, bimarhane biliyorum; çoğunu gördüm. Hepsi de kale alınır eserlerdir, Sultanbeyli’nin gecekondu apartmanlarına hiç benzemezler. Sırf bizim kıytırık Selçuk’ta o devirden kalan altı mı yedi mi hamam var. Dıştan bakınca harabe yığını dersin, dikkatle okursan nefes kesecek ölçüde özgüvenli ve uçarı sanatkâr elini fark edersin.

İşin enteresanı o ki, o devirde (1071-1450) Bizans’ın elinde olan Batı Anadolu’da bunların hiç biri yok. Tek bir tane yeni kasaba türememiş. Var olanlarda, belki İznik ve Trabzon hariç, akılda kalıcı bir tek kamu binası yapılmamış. Köhne Bizans, sanki sönmüş, tükenmiş, mukadder akıbetini beklemiş. [En en son yıllarında, Kariye kilisesinde, Mistra’da, Girit’te, Selanik’te biraz silkinir gibi olmuş ama, geçmiş ola.]

Apaçık olan bir şey var. Anadolu’nun 1071 ile 1450 arası İslamlaşması, bir şehirleşme hadisesidir. E hani göçebe kültürüydü?

*
Anadolu’ya Türkler göçebe olarak gelmediler, asker ve yönetici olarak geldiler. Onların “açtığı” kapıdan (fetih Arapça “açmak” demek), çoğu son derece şehirli olan bir İslam kalabalığı memlekete doldu. Yerlilerden yeterince şanslı veya yeterince fırsatçı olanlar onlara katıldı. Türkmen ve Oğuz aşiretlerinin o akıntıya kapılıp ülkeye gelmesi 13. yy başlarında olmuş görünüyor. Ülkedeki Müslüman çoğunluk tarafından sosyal felaket olarak algılanmış bir olaydır; 13. yy sonlarında ülkede siyasi düzenin bir süre çökmesine yol açmıştır. Bugüne dek çok fazla asimile edilebildiğini sanmıyorum. Halen Akdeniz ve İç Ege’de “Yörük” ve “Türkmen” adıyla ayrı varlığını sürdüren bir unsurdur. Üstelik – hayret edersin – mesela Laz müteahhitlere ya da Bodrum’lu Beyaz Türklere oranla, bir hayli terbiyeli bir toplumdur. Köylerine bakarsan hiç de öyle “vay göçebe dölleri” dedirtecek yerler değildir.

21. yy başında ülkede “kentli” kültürü neden bu kadar zayıf diye soruyorsan cevabı başka yerde arayacaksın benim fikrimce. Sor mesela: devlet dediğin şeyin ülkenin başına çöreklenmiş berbat bir çapulcu çetesi olduğu bir diyarda kim neden toprağa ya da binaya yatırım yapsın? Neden maddi çevresini ıslah etmeyi dert edinsin? Tapunun beş para etmediği bir düzende neden evine kişiliğinin damgasını vurmaya çalışsın, ya da kırk kuşak sonra insanların hayran olacağı eserler tasarlasın? İki kuşakta bir müktesebatı olan herkesi biçmenin adet olduğu bir toplumda neden çocuğuna – hap yap para kap sanatı öğrenmek, ya da “iş idaresi” dışında – doğru dürüst bir eğitim vermek istesin?


Göçebelik değildir işin püf noktası. Zulümdür. Kötü yönetimdir. Türk devletidir.

17 Ekim 2017 Salı

Tanrılar yok ama tanrıçalar olabilir

Antik Çağın şafağında, on iki İyonya şehir devletinden Efesos ile Samos epey didişmişler. Samos’un denizlerdeki hakimiyeti, Efes’in (komşu Miletos’un aksine) Akdeniz’e serbestçe açılmasını önlemiş muhtemelen. Kültürel alanda da rekabet kıyasıya sürmüş. MÖ 550 yılından az önce Samoslular, tanrıça Hera’nın doğum yeri olan İmbrasios ırmağının denize kavuştuğu yerde Antik Çağın mermerden ilk anıtsal tapınağını inşa etmeye girişmişler. Efes durur mu? MÖ 550 dolayında, tanrıça Artemis’in doğum yeri olan Kenkhrios ırmağının denize kavuştuğu yere mermerden görkemli bir Artemis tapınağının temelini atmışlar.

Efes’teki sonradan Antik dünyanın yedi harikasından biri sayılmıştır. Büyük kısmı Londra’daki British Museum’dadır. Kırık dökük tek sütunu Selçuk Kalesinin altında, merhum Amazon Restoranın önündeki düzlükte durur. Samos’takinin kırık dökük tek sütunu da havaalanının ardındaki hayıtlıklarda turist kafilelerini bekler. Tapınağın arkasındaki tepelerde 200-300 metreye kadar çıkarsan Kuşadası’nı görürsün. Arkadan Efes’in tepeleri de kışın görünür mü bilmiyorum.

*
Şirince’nin adının sırrına 2010’da yer adları üzerinde çalışırken uyanmıştım. Bir şeyler yazdım da galiba ama şimdi bulamıyorum.

Milattan sonra 17 yılında yazan Strabon, Geographiká 14.1’de Efes yakınındaki Kenkhrios ırmağından söz eder. Bu ırmağın kenarında, denizden “bir miktar” yüksekte, Ortygia adlı muhteşem bir koruluk vardır. O korulukta tanrıça Leto (“Hanımefendi”) ikiz çocukları Artemis ve Apollon’u doğurmuş, doğumdan sonra Kenkhrios ırmağında yıkanmıştır. Korunun ardındaki Solmissós dağında koruyucu ve kollayıcı Kuretes’ler, anneyi ve dölünü kıskanç tanrıça Hera’dan korumak için nöbet tutmuştur. Sonradan burada Artemis onuruna tapınaklar yapılmış ve dünyaca ünlü heykeltıraşlar tarafından donatılmıştır. Ancak Strabon’un metninden, burada kast edilenin Efes’in meşhur Artemis tapınağı mı yoksa başka tapınaklar mı olduğu anlaşılmaz.

Modern tarihçiler Kenkhrios ırmağının yeri konusunda muğlaktır. Şu anda araştırıp hatırlamaya üşendiğim birileri, Strabon’un anlatımındaki bir belirsizlikten yola çıkarak, Kenkhrios’un Kuşadası yakınındaki Arvalya deresi olduğuna hükmetmişler. Bu “bilgi” yinelendikçe kesin olgu niteliğini kazanmış. Oysa doğru olamaz. Tanrıçanın kutsal doğum yeri Arvalya’dayken, dünyaca ünlü ibadethanesini neden sekiz kilometre öteye, Şirince ırmağının (Antik çağda) denize kavuştuğu noktaya kursunlar? Mantığı yok.

Nitekim Yunanlıların Anadolu Macerası yıllarında da birileri böyle düşünmüş. Solmissós Dağının Şirince’nin arkasında, Suyun Anası dediğimiz yerin sırtındaki dağ olduğuna karar vermişler. 1921 yılında o zamanki adı Kirkince yahut Çirkince olan köyün adını Solmissós olarak değiştirmişler. İşgal dönemi İzmir Askeri Valiliğince yayınlanan resmi haritada mevcut.

Köyün eski adı Kırkınca değil, her zaman kef harfiyle ve ince diziyle Kirkince, anlamı olmayan bir Türkçe isim. Düşünüyorsun: Kenkhrios Türkçede olsa olsa Kenkir yahut Kinkir olur, yer adlarına her zaman eklenen küçültmece +ce ekiyle Kinkirce. Acaba?

Kirkince köyü 1790’larda kurulmuştur, daha önce yerleşim yokmuş. Acaba derenin adını köyden değil de köyün adını dereden mi aldılar?

*
Pagondas köyü, 16 Ekim 2017
Samos’a geldiğim ilk gün tesadüfen yolum Pagondas köyüne düştü. Güzel bir köy; harikulade bir köy meydanı ve son derece kafadar, eski komünist esnafı var. Türkiyeli, siyasi yüreği doğru yerde bir genç çift de burada ev almış, yerleşmeyi tasarlıyorlarmış. İlk başta belli bir iz bırakmadı, “güzelmiş” deyip geçtim. Sonra yavaş yavaş beynimin bir yerinde orası kıpraşmaya başladı. Tekrar gittim. Tekrar tekrar gittim. Her seferinde biraz daha aşık oldum. Bir sürü satılık ev var: “Sana buradan bir ev ayarlayalım” dediler. Beşinci gidişte harikulade bir eski konak gösterdiler; kırk seneden beri boş, üç otuz paraya satılık. Ustaları topladım, makul fiyata onarılabileceği görüldü. Ufak meydanın etrafındaki beş on evi de birkaç kişi birleşip alsak, bir cemaat alanı oluştursak, aşağı meydandaki harap büyük taş binayı da derslik yapsak gibi fikirler kafamda cirit atmaya başladı. Can çıkar huy çıkmaz.

*
Pagondas cennet gibi bir küçük vadiye yamaçtan bakıyor. Aşağısı baştan aşağı bağlık, zeytinlik, incirlik: dünyada olabilecek en güzel yerlerden biri herhalde. Daha aşağısı, derenin düze indiği yerler hayıtlık ve sazlık. Hera tapınağının tek duran kolonu orada. Deniz köyden 6 km, havaalanı 8 km.
Önceki gün birden ayılıp sordum, bu derenin adı ne diye. İmbrasios deresiymiş. Tanrıça Hera buradaki hayıtların arasında doğmuş. Anası Rhea, yavrularını yiyen (pedofaj) babası Kronos’tan kızını sakınmak için burada nöbet tutmuş.

*

Sami tanrılarıyla işimiz olmaz, ama Antik Yunan tanrıları gerçekten varlar sanırım.

8 Ekim 2017 Pazar

Cumhuriyet'in yayınlamadığı röp

Üç hafta önce Cumhuriyet gazetesinden bir arkadaşa verdim bu röportajı. Yayınlamayacaklarından emindim. Nitekim yayınlamadılar.
Cum - Firarınız çok konuşuldu... Firar etmeye nasıl karar verdiniz? Kaçış hikayenizi anlatır mısınız?
SN - Hapisteki ikinci yılımın sonlarına doğru, 2015’te firar ihtimali ağır basmaya başlamıştı. 21 Aralık 2015’te izinli çıktığımda İstanbul’da büyük bir doğum günü partisi verdim. Niyetim ertesi günü yürümekti. Olmadı. Kışın olmaz dedik, arkadaşlar “biraz daha dişini sık hükümet bu işi çözecek” diyerek avuttular, erteledik. Birkaç hafta sonra yukarıdan gelen bir emirle kapalı cezaevine gönderildim, 14 ay başımı zindandan dışarı çıkaramadım. Disiplin cezam bitip yeniden açığa geçince hiç tereddütsüz düğmeye bastım.
Kaçış hikâyemi anlatmayayım isterseniz. Absürt bir süreçti, ne kadar beceriksiz ve şapşal olduğum ortaya çıksın istemem.
Cum - Firari özgürlük günleriniz nasıl geçiyor? Neler yapıyorsunuz?
SN - Samos yani Sisam adasındayım. Burası şahane bir yer, sakin, huzurlu, medeni ve olağanüstü güzel. Etrafa bakıyorum, beşeri ve mimari tek bir tane çirkinlik göremiyorum. TC şartlarına alışık biri için müthiş bir lüks bu. Bir arkadaşımın ufacık köy evine yerleştim, bütün gün harıl harıl kitaplarıma çalışıyorum. Akşamları mahallenin tavernasında komşularla iki kadeh çipuro içiyorum. Dağ yürüyüşü yapıyorum, göbeğim çatlayıncaya kadar bisiklet sürüyorum. Ufak ufak projeler de şekillenmeye başladı. Baharda bir dilbilim konferansımız olacak, bir iki mimarla konuştum ufaktan restorasyon işlerine de girişeceğim yakında.
Cum - Türkiye’ye bir gün geri dönebilme umudunuz var mı?
SN - Gönül zevzektir, umar.
Cum - Türkiye’de bir kesim, ‘başımıza ne geldiyse yetmez ama evetçiler yüzünden geldi’ diyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
SN - İdrak ve ahlak yokluğu diyorum. Türkiye’nin başına gelen felaketin asıl yaratıcısı “vatan-millet-bayrak” kisvesine bürünmüş, aşırı güçlü, çağdışı bir diktatoryal yapıydı. Şimdiki rejim o yapıyı kırmaya çalıştı, başaramadı, yüzüne gözüne bulaştırdı, eskisinden beter bir kaosa yol açtı. Bu olguyu bahane edip eski düzen savunuculuğu yapmak ya da eski düzenin muhaliflerini hedef göstermek en hafif tabiriyle aymazlıktır. Bir sonraki zorbalık dalgasına kılıf hazırlıyorlar şimdiden.
Kaldı ki, “yetmez ama evet”çilerin siyasi ağırlığı neydi? Elli bin oyları var mıydı sizce 2010 referandumunda?
Cum - Türkiye’deki aklı başında olan herkesin ya kaçtığını ya da kaçmaya yol aradığını yazmıştınız, bunun sonu nereye varacak ?
SN - TC devleti Türk toplumunu yiyip bitiren bir kanserdir. Bugün gelinen noktada toplumu makul ölçüler içinde yönetebilme kabiliyetini kaybetmiş görünüyor. Yakın gelecekte toparlanabileceğini sanmıyorum. Ameliyat lazımdır. Mesele bir şahıs meselesi değil bence, çok daha derin ve büyük bir problemin o vesileyle yüze yansımasıdır. Devlet çürümüştür. Sanırım bundan yüz yıl önce olduğundan daha beter çürümüştür. Nasıl gene ayağa kaldırılabilir hiçbir fikrim yok. Kaldırılması iyi midir, ondan da emin değilim.
Cum - İnsan hakları aktivisti avukat Eren Keskin kesinleşen hapis cezalarına karşı kaçmayacağını söyledi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
SN - Üç buçuk yıl yatsın sonra gene sorarız. (Yok, bu tabii şaka. Umarım Eren Hanım bir gün bile o çirkin çukura düşmez, insan hakları mücadelesine her zamanki gibi özgürce devam eder. )
Cum - Nasıl bir Türkiye'ye dönmek isterdiniz?
SN - Atatürkistlerle İslamistlerin müzelerde sevimli bir tuhaflık olarak teşhir edildiği bir Türkiye'ye.

24 Eylül 2017 Pazar

Türk güzellemesi

“Tarihte Türk milleti diye bir şey yok” diye buyurmuş gene bir sevgili arkadaşımız. Bizim Türkiye gayrimüslimlerinin sevdiği temalardandır. Son zamanlarda Kürt kardeşlerimiz de keşfettiler, pek sevdiler. Türk dili de zaten toplama bir dildir, Nişanyan da öyle demiş.

Elcevap: İngiliz milleti, Rus milleti, Ermeni milleti, Kürt milleti ne kadar varsa Türk milleti de o kadar vardır. Bin beş yüz yıldan beri dünya ve uygarlık tarihinde önemli – bazen olumlu, daha çok olumsuz – rol oynamıştır. Türk dili en azından yedi yüz yıldan beri dünyanın – en önde olmasa da – önde gelen kültür dillerinden biridir. İnkâr edersen sadece kendini aldatırsın.

Kırk yıldır durmadan tarih okumanın bana öğrettiği ilk ders şu: Türk milleti, köken itibariyle SİYASİ bir oluşumdur. Yani önce bir devlet, bir ordu, bir organizasyon, bir ideoloji vardır; “millet” onun ihtiyaçlarına göre şekillenmiştir.

Daha okudukça fark ettim ki dünyadaki bütün milletler aşağı yukarı böyledir. Amerika kolay örnek, ama mesela Rusya da hiç farklı değil. Ermeniler de, ayıptır söylemesi, hiç farklı değil. Dünyanın en ilkel aşiretlerinin (mesela eski Germenlerin yahut prehistorik Arap aşiretlerinin) dibini kazısan onlar da değil. Çeşit çeşit insanlar tarihin bir noktasında bir ortak macera için bir araya geliyorlar; aralarında kız alıp verdikçe zamanla akraba oluyorlar; sonra bir masal uyduruyorlar “atamız filanca kişiydi, ezelden beri bir soy ve bir aileyiz” diye.

Hepsi anlatmışlar o masalı. Türklerin farkı (eğer varsa) şu. Osmanlı siyasi eliti, çok yakın döneme dek, siyasi nedenlerle, böyle bir “ortak köken” anlatısından özenle kaçındı. Sonra “Türk ırkı” teorisini Avrupalılardan duydular; günün siyasi ihtiyaçlarına uygun olduğunu fark ettiler; bir günden ötekine – de ki 1870’lerden 1900’e – yeni din bulmuş gibi şevkle benimsediler; bin yılda inşa ettikleri etnik kompozisyonu tahrip etmek için kullandılar. Özünde başka milletlerin ırk teorisinden çok farkı yoktur. Onlardan daha saçma veya daha yalan değildir. Farkı çok taze olması, dolayısıyla kulağa çiğ gelmesidir. (Bir yalanı bin yıl anlatırsan kulağın alışır; yüz yıl çok az süre.) Bir de, tarihte eşine az rastlanır bir dizi sosyal felakete yol açmış olmasıdır. “Türk ırkı” yalanını iğnelemekten belli bir zevk almamızın sebepleri bunlar. Hem çok kötülük yapmış, hem de kıçı açık – yani kofluğunu keşfetmek ve belgelemek nispeten kolay.

Milliyetçilik denen şey “her millete bir devlet” teorisidir. Tarihin bir aşamasında, spesifik olarak 1789 ve 1815’ten sonra, Avrupa’nın iç siyasi ihtiyaçlarından doğmuş bir düşüncedir. Üzerinde düşünürsen en azından “Allah” fikri kadar saçma bir fikirdir. “Demek lazımmış ki insanlar benimsemiş” deyip geçebilirsin belki. Ama bu çağ ve devirde halâ bir işe yarar mı diye sormadan edemezsin. Hayatında köyünden ve mahallesinden çıkmamış insanlar bu mevzulara Fransız kalabilir. Ama biraz dünya görmüş, mesela gidip bir sene Peru’da yaşamış, ya da Japon’la evlenmiş, Hint mutfağı üstüne risale yazmış birinin devletle millet arasında zorunlu eşdeğerlik kurması daha zormuş gibi geliyor bana. Yani, evet, çağdaş milliyetçilik, tıpkı çağdaş din gibi, bir cehalet sorunudur özünde.

*
Gelelim Türk diline. Hayır, Nişanyan Türk dili yoktur, ya da toplama dildir gibi saçma bir lakırdıyı hiçbir zaman söylemedi, aklından da geçirmedi. Aksine Türk dili güzel ve zengin ve değerli bir şey olduğu için ömrünün şunca yılını onu etüt etmeye adadı. Bir dilin, ırkçıların cahilane zannettiklerinin aksine, çok geniş bir kültürel havzadan beslendiğini göstermek o dilin değerini düşürmez. Tam tersine, artırır. Bir dil eğer kültürel harmanına Çinceyi, Arapçayı, Farsçayı, Yunancayı, Fransızcayı, İngilizceyi katıp kendi özgün bileşimini yaratabilmişse çok güçlü ve orijinal bir dil demektir. Yok birtakım dıngılların iddia ettiği gibi Ortaasyalı ilkel bir kabilenin diliyse ve bin yıldır o aslından asla taviz vermemişse, asıl o zaman pek zavallı bir şey olduğuna hükmetmek gerekir.

Bugün dünyada konuşulan 7000 (sayıyla yedi bin) dil var. Türkiye Türkçesi, bunlar arasında, gerek konuşan kişi sayısı, gerek yazılı üretim hacmi, gerek sözlüktü, ansiklopediydi, filolojik çalışmaydı, üniversite kürsüsüydü gibi kültivasyon belirtileri bakımından yirminci ila otuzuncu arasında bir yerlerdedir. Yani İngilizcenin, Çincenin, İtalyancanın yanında cılız kalır, ama mesela Estoncaya, Sinhali’ye, Xhosa’ya, Swahili’ye, Özbekçeye, İsviçre Romanşçasına, Rohingya diline, hatta bizim Batı Ermenicesine ciddi fark atar. Geçmişe baktığında da önemli bir kültür dilidir. Modern çağdan önce dünyada Yunanca, Latince, İbranice, Arapça, Farsça, Hintçe, Çince, Japonca gibi yedi sekiz egemen dilin epey ardından da olsa, en çok yazılı eser üretmiş dillerden biridir. Ne yazık ki o eserlerin büyük bölümü halen yayınlanmadan durmaktadır. Başta “ecdat” muhabbetiyle beyni efsunlanmış cühela takımı olmak üzere kimsenin umurunda değil.

22 Eylül 2017 Cuma

Sözlük notları: Haşmetmeap

Arapça haşem حَشَم “bir kimsenin hizmetkârlarından ve bağımlılarından oluşan topluluk” – maiyet diyebiliriz, ya da Latince orijinal anlamıyla clientela. Vankulu Lugati “Bir kimsenin
hademine ve tevabi’ine derler ki andan ötürü gazaba gelir olalar” demiş; Meninski “famuli & clientes” diye çevirmiş.

Aynı kökten bir de hışmet حِشمة var “gazap, özellikle aşağılanmadan ve utanmadan ileri gelen gazap” anlamında. İkisinin anlam bağını çözmek kolay değil, Vankulu’nun tanımının son bölümü sanırım bir anlam bağı kurma gayretinin ifadesi. Yine aynı kökten el-ihtişam إحتشام Vankulu'ya göre "bir kimseden çekinmek ve onun gazabından korkmak", el-muhteşem مهحتشم "çekinilen ve gazabından korkulan kişi".

Haşmet حَشمة biçimine belli başlı Arapça sözlüklerin hiç biri yer vermemiş. Kamus’ta yok, Tacül Arus’ta yok, Vankulu’da yok, Ahteri’de yok, Lane’de yok. Buna karşılık 11. yy’dan itibaren Türkçe ve sanırım Farsça metinlerde çok sık görülen bir kelime, “erkân ve maiyet sahibi olmak” anlamında, neredeyse devlet ( = “itibar ve statü sahibi olmak”) ile eş anlamlı. Arkasında bir sürü asalak, yalaka, koruma, siren vb. ile gövde gösterisi yapan şimdiki devletlüleri düşünmek lazım sanırım, o devirde de atlar, püsküller, zilli mızraklar, “destur” diye bağıran yiğitler vb. vardı. Kutadgu Bilik “kötülere haşmet ve siyaset gerek, iyilere sadece hürmet yeter” demiş, sene 1070 civarı. Türkiye Türkçesinin kesinlikle tarihlenebilen ilk eseri olan Gülşehri’nin 1317 tarihli Lisanü’t-Tayr tercümesinde “kimisi bir haşmet ü mansıb dutar / kimisi tacir olub alur satar” diyor, sanırım “maiyet ve makam” anlamında. Meninski, güncel kullanımlar için hep baş vurduğu Golius Lugatine atıfla “Comitatus copiosus, numerositas famulitii” diye eklemiş, yani “maiyet bolluğu, sürüsüne bereket ayakçı sahibi olma”. Fakat enteresandır ki Fransızca karşılık olarak “Court, ou suitte, magnificence, pompe” tanımlamasını seçmiş. Burada kavramın iyice soyutlandığını görüyoruz. 20. yy başında Şemseddin Sami sözlüğünde uşakların, hizmetçilerin izi silinmeye yüz tutmuş. Haşmetli karşılığında sadece “azamet ve heybet sahibi” görülüyor. Ve ayrıca “ecnebi hükümdarlara unvan olur”.

Haşmetmeab deyimi ilk kez Şemseddin Sami’de, yani 1900 yılında sözlüğe girmiş. Mesela 1876 tarihli Ahmet Vefik Paşa sözlüğünde, Schlechta-Wssehrd’in 1870 tarihli Osmanlıca hukuk ve diplomasi terimleri el kitabında, Barbier de Meynard’ın 1880 küsur tarihli Fransızca-Türkçe sözlüğünde yok. Sadece ecnebi hükümdarlara verilen diplomatik bir unvan, sanırım majesté karşılığı. Me’ab مآب  “sığınak, melce, merci” demek. “Haşmet mercii” gibi bir şey kastedilmiş.

İçinde sanki bir ufak ayak oyunu da barındırıyor gibi geldi bana. Malum, İslam hukukunda ve Osmanlı zihniyetinde gayrimüslim hükümdarın “egemenlik” veya “beylik” içeren bir sıfatla anılması caiz değildir, zira egemenlik Allah'tan gelen ve sadece Müslim kullarına bahşedilmiş bir şeydir. Dolayısıyla yabancı padişahlara uygun bir diplomatik sıfat arandığında, iktidarın sadece dış görünüşüyle ilgili bir sözcüğün seçilmesi pek tesadüf olmasa gerekir. Hani, “tantananıza bakınca padişahmışınız gibi duruyor, ama bilemem” der gibi.