18 Ocak 2017 Çarşamba

Barbarlar kapımızda

Halim – Dinlerin günümüzde daha çok ekonomik ve kültürel açıdan handikaplı kesimlerde taraftar bulmasının nedeni nedir sizce? Toplumsal adalet talebi mi? Elitlerin yabancılaşmasına tepki mi?

Selim- Cehalet desek? Bilgi ve sorumluluk sahipleri, bilimlerin bugün ulaşmış olduğu nokta ile kutsal kitaplardaki mitlerin, bugünün etik problemleri ile o kitaplardaki ahlaki söylem çerçevesinin bağdaşmaz hale geldiğini görüyorlar. Kimi, kitabı kültürel ve mecazi düzlemde yeniden yorumlayıp korumayı deniyor, kimi susuyor, kimi, daha büyük cesaretle, geçmişe mazi demenin vakit, geldiğini savunuyor.
Bilim ister istemez elitisttir. Cahillerin duygularını hesaba katmaz. Hala dünyanın düz olduğunu ya da cinlerle perilerin bir şeyleri açıkladığını düşünenlere omuz silker ve sırtını döner. Bunun bir takım duygusal tepkilere yol açmasında anlaşılmayacak bir şey yok. Cahilin her zaman öğrenme aşkı ile dolu olduğunu var sayamayız. Elbette bazıları “cehalet benim gururumdur, onurla taşıyacağım” tavrını seçebilir. Kendisini aşağılayan seçkinlere tevazu yerine öfke ile karşılık verebilir. Anlaşılır bir tepkidir. Hatta saygıdeğer diyebiliriz.

Halim – Tam olarak nedir dışlanmış kesimleri cezbeden dinde?

Selim - Bir ucuz bilim vaadi. Gerçek bilim pahalıdır. Yıllarca çalışmak ister, bütçe ister, laboratuar ister, eleştiriye dayanıklı olmak ister. Oysa din öyle mi? Bunların hiç birine gerek kalmadan, güneşin altındaki her olguya kolayı ve kolay anlaşılır, bir açıklama vaat eder. Son derece demokratik bir yaklaşımdır; en cahille en alimi yaklaşık eşit söz hakkı tanır. Dinin koruyucu kanatları altında komşunun karısı Mücella Teyze bile bilimsel fikir beyan edebilir; cüreti varsa hatta yeni bilgi üretebilir.

İki, ecdadın onuru. İnsanlar gerçek dünyada refahtan ve itibardan uzağa düştükçe sanal itibar kaynaklarına yönelirler. O kaynakların başlıcaları kavim, millet ve ecdattır. Gerçek hayatta hot görülen, iteklenen, kendilerini çaresiz hisseden insanlar, sanal kimlikleri sayesinde onur kazanırlar. Sanal kimliğin temel taşı ise çoğu zaman ecdadın tanrılarıdır. O tanrılara dil uzatanlar, kişinin bugünkü garipliğinin sorumlusu olarak görülür ve akıl dışı tepkilere maruz kalırlar.

Mantık örgüsüne dikkat ediniz: “Peygamberime laf ediyor, demek ki Boğaz’a karşı viski içenlerdendir.” Kastedilen şudur. 1. Ben ezilirken birileri hayatın nimetlerinden yararlanıyor. 2. Onurumun son dayanağı ecdadımın tanrılarıdır. 3. Bu adama o tanrıları benden almaya çalışıyor. 4. Demek ki beni reel alemin yoksunluklarına mahkum etmek istiyor.

Güçlü bir akıl yürütmedir, kabul edelim.

Halim – Peki haklı mı?

Selim – Aslanların saldırısına uğrayan ceylan sürüsü ne kadar haklıysa o kadar haklıdır.

Halim – Aslanlar kazanır diyorsunuz.

Selim – Mantıken kazanması lazım. Ama insanlık tarihi sürprizlerle dolu. Kim derdi ki koskoca Roma İmparatorluğu barbarlara teslim olacak.

İnsan toplulukları anlattıkları hikâyelerle var olurlar; onlardan güç alırlar. Günümüzde hangi tarafın hikâyesi daha güçlü, emin olamıyorum. Alt tabakaların öyküsünde çok büyük boşluklar var. Ama akla ve eleştiriye nispeten kapalı olduğu için dayanıklılığını koruyabiliyor. Seçkin kesim belki bir süre fazlaca kendine güvenmiş olmanın rehavetine kapıldı; savaşı ihmal etti. Bir taraf “ya Allah, ya İsa” nidalarıyla kapılara yüklenirken, öbür taraf “aa ne ilginç, tartışalım” havalarında. Haklı bir özgüven midir, ölümcül bir aymazlık mı, zaman gösterecek.

Halim – Çözüm öneriniz var mı?

Selim – Aklı ve bilgiyi temsil edenlerin daha uyanık olması lazım. Bunun bir ölüm kalım savaşı olduğunu akıldan çıkarmamaları lazım.

Halim – Somut olarak?

Selim – En önemlisi refahı artıracak ve tabana yayacak tedbirler. Bu kadar yüksek nüfusla refahı paylaşmak mümkün müdür? Daha doğrusu, dünyayı büsbütün yaşanmaz hale getirmeden mümkün müdür? Bilmiyorum. Belki refahı sağlamak için önce dünya nüfusunu azaltmanın yollarını aramak gerekir.
İki, aklı paylaşmak. Eğitim altyapısına egemen olan kazanacaktır. Eğitim kurumlarında arkaik dinlerin öğretilmesine son vermek sanırım şart. En azından, her çocuğun bunlara karşı argüman ve bakış açılarıyla sağlam bir şekilde donatılması şart.

Üç, liberal düşüncenin yeniden tanzimi. Özgürlükçü düşünce, 1968’den sonra, marjinal azınlıkların çıkarlarına duyarlıklarına yoğunlaştıkça varlık sebebini ve kitleleri ikna etme kapasitesini kaybetti. Öncelikle üniversite reformu gerekiyor. Üniversite, her kürsüsünden ve her kulesinden aklın zaferini ilan eden bir kurum olmalı. Aksini savunan akımlar üniversiteden dışlanmalı. (Türkiye’den söz etmiyorum tabii, üniversitesi olan toplumlardan söz ediyorum.)

Dört, böl ve yönet politikalarını akıllıca kullanmak. Mitolojik zihniyet akla karşı şerbetlidir, ama kendi içinde parçalanmıştır. Dine karşı dini, mezhebe karşı mezhebi kullanmaktan başka çare olmayabilir şimdilik. Hatta bu anlamda Trump, Le Pen, Almanya’da AFD gibileri liberalizm için bir fırsat olabilir.
Halim – Sosyal medya çağında olduğumuzu unutuyorsunuz. Önerileriniz sanki eski bir çağın düşünce sistematiğinin eseri. Düşünce üreten bir merkez var ve toplumsal network’u nasıl yöneteceğini tartışıyoruz. Oysa o merkezin artık şansı kalmadı. Network kazandı ve daha fazlasını kazanmaya devam edecek.
Neye benzedi bu biliyor musunuz? Matbaanın icadından sonra Katolik kilisesinin düştüğü duruma. Siz diyorsunuz ki kilise – ya da onun bugünkü eş değeri her ne ise - şöyle yönetsin, şu tedbiri alsın. Oysa iletişim hacmi aniden bin katına çıktığında artık yönetemezdi, yönetemedi. Bugün de öyle bir devrim yaşadık. Sonuçları daha az çarpıcı olmayacaktır.

Selim – Eyvah.

Halim – İletişim alanındaki devasa boyutlu demokratikleşme sizce dinlerin etkisini artırır mı azaltır mı?

Selim -  Ara verelim. 

17 Ocak 2017 Salı

Dinler tarihini özetle bana küçük çekirge

S- Hıristiyanlık bir bireysel vicdan öğretisine götürdü, islam götürmedi diyorsun. Burada bir tarafgirlik izi mi görüyoruz?

C- Hayır, zaman ve zeminle sınırlı bir gözlem sadece. Hıristiyanlık nispeten daha sofistike bir şehirli ortamda doğdu; üç yüz yıl muhalefet hareketi olarak kaldı. Bunların etkisini göz ardı edemeyiz. “Sezar’ın hakkını Sezar’a, Allahın hakkını Allaha verin” diyen İsa ile, pratikte “ben Sezar’ım ve Allah benden sorulur” diyen Muhammed arasında far yok da diyemeyiz.

Ancak Sezar’ı yanına aldıktan sonra Hıristiyanlığın vardığı nokta da belli. Taassup ve zulümde kimseye pabuç bırakmamışlar.

Mutlak iman fikrinin kaçınılmaz olarak getirdiği ahlaki çürümeden söz ediyoruz burada, şu din ya da bu din değil mevzu. Kuran üzerinde özellikle durmamın nedeni, o metinde mutlak imandan ahlaki tükenişe giden yolun nispeten net bir şekilde ifade bulmuş olmasıdır. Yoksa verecek başka örnek çok. Mesela bir dinî özgürleşme çağrısı olarak başlayıp köylülere, Yahudilere, Türklere karşı korkunç bir nefret çığlığına dönüşen Luther. Mesela en yakın müttefiki ve teorisyeni Servetius’u idam ettiren Calvin. Mesela otoriteye karşı bir bireysel vicdan baş kaldırışı olarak başlayıp, Amerika’da bir riya ve taassup rejimine dönüşen Püritenler. Mesela fakir hacılara hastane kuruyoruz diye başlayıp Rodos ve Malta’da mafyavari bir korsan örgütüne dönüşen Sen Jan şövalyeleri. Mesela bir eğitim ve propaganda çalışması olarak başlayıp militan bir siyasi nüfuz cemaatine evrilen Jezüitler. Ne Mormonlar muaftır o dönüşümden, ne İsmaililer, ne Dürziler ne de Lübnan Marunileri. Budizm gibi bir mutlak sükûnet ve işe dönüş öğretisi bile Sri Lanka’da Myanmar’da devlet ve kitle zorbalığının adresi olabiliyorsa düşün artık.

S- Nedir bu örnekleri birleştiren ortak payda?

C- Mutlak hakikate sahipsen ahlaklı kalamazsın. Tıpkı mutlak iktidar gibi, mutlak hakikat çürütür.
Evrenin en korkunç canavarıdır, kuşkudan arınmış insan.


16 Ocak 2017 Pazartesi

Teşkilatı Mahsusa

Milli Mücadele’ye yön veren direniş hareketinin, Cihan Harbi sona ermeden muhtemelen Enver öncülüğünde örgütlendiği anlaşılıyor. Yenilgi ihtimali hesaba katılmıştır; yenilginin 1912-13 Balkan Savaşı’ndaki gibi topyekûn hezimete dönüşmemesi için hazırlık yapılmıştır. Özellikle 1918-1919 kışına ilişkin anlatıları dikkatli bir gözle okursanız teşkilatlanmanın izlerini net olarak görebilirsiniz. [Mesela sekiz on yıl önce İletişim’den Afyonkarahisarlı Mehmet Şükrü Bey’in anıları; yine o ara yayınlanan Orhan Kemal’in babası Abdülkadir Kemali Bey’in biyografisi; Rauf Orbay’ın Cemal Kuntay tarafından derlenen beş ciltlik anıları, özenle okunmak kaydıyla, çok bilgi içerir.]

Tarih yazımı açısından ilginç olan soru şu; Mustafa Kemal Paşa bu teşkilatın başına hangi tarihte geçti? Mesela Filistin cephesinden uzaklaştırıldığı 1917 yazında, ya da yeni veliahtın siyasi mihmandarlığına atandığı 1917 Aralığında, karanlık noktalarla dolu bir “tedavi” için Viyana’ya gittiği 1918 Mayıs-Haziranında, ya da Ahmet İzzet Paşa kabinesinde Harbiye Nezareti talep ettiği 1918 Ekiminde işin içinde miydi? Talat Paşa kabinesinin istifasından kısa bir süre önce, Mustafa Kemal’in en yakın siyasi müttefikleri olan Fethi ve Rauf Beylerin “taze kan” olarak Meclisi Mebusan’a dahil edilmelerinin sırrı neydi?

1919 Mayısından 1922 Eylülüne uzanan süreç esas itibariyle Mustafa Kemal’in Enverci kadroları tasfiye ederek iktidarı ele geçirmesinin sürecidir desek çok yanılmış olur muyuz?

Enver’in 1921-22’de Moskova’dan eşine yazdığı mektupları geçen sene Bardakçı yayımladı. Can alıcı konuları çoğu zaman kapalı bir dille yazmış. Ama sorgulayıcı bir gözle okuyunca şunlar anlaşılıyor. 1. Almanya’dan Mısır ve Afganistan’a uzanan bir coğrafyada, Komintern modeli üzerinden bir ihtilal teşkilatı kurma çabasındalar. 2. Anadolu’ya dönüp teşkilatın başına geçmek için Mustafa Kemal’in tökezlemesini bekliyor. Belli ki Ankara’da kilit bazı şahsiyetler MK’den çok Enver’e bağlı, ya da ikili oynuyorlar. 3. Londra Konferansında (1921) Ankara rejimi İngiltere ile anlaşacak olursa, Moskova’nın desteği ile darbe yapıp idareyi ele alma hayali kuruyor.

Bugünü anlamak açısından da büsbütün alakasız değil bunlar.


15 Ocak 2017 Pazar

Hikmet incileri 4

TRT 3 günlükleri
Son zamanlarda çığırından çıkan bir trend: Bir Allahın kulunun hatırlamadığı Danimarkalı besteciler saati.
Unutulmasında sonsuz fayda bulunan kadın besteciler saati. Berbat-ötesi Meksikalı besteciler şöleni. Vb. Maksat nedir belli değil. Saygun ve Muammer Sun’dan beteri varmış dedirtmek mi acaba?

Rıza yaşı
Romeo’ya aşık olup intihar ettiğinde Juliet henüz on dördünde değil. Baba Capulet: “She hath not seen the change of forteen years / Let two more summers wither in their pride / Ere we may think her ripe to be a bride.” Annesi o yaşta doğurmuş bile: “By my count, I was your mother much upon these years that you are now a maid.”

Görkem
Let two more summers wither in their pride ─ Shakespare’den başka kimse döndüremezdi o mısraı. “Bırak iki yaz daha tüketsin şaşaasını” mı desek? “Görkemini” mi desek? Yok, olmaz. Pride’da on üç yaşa yakışır gözü kapalı özgüven var. Wither’da, yaşlı adamın acımasız gerçekçiliği. Çevir bakalım.

Aristokrasi
Serpukhovski ile Vronski’nin konuşması, Anna Karenina’dan: “Çünkü onların paralarından gelen özgürlükleri yok, doğuştan da özgür değiller. Onlar bizim gibi güneşe yakın doğmadılar. Parayla ya da unvanla satın alınabilirler.

Ayakta durabilmek için inanmadıkları bir fikrin fedaisi olabilirler; çünkü varoluşlarının başka dayanağı yoktur. …. ikimiz onlardan üstünüz, çünkü bizi satın almak olanaksızdır. Satın alınamayan insanlara her zamankinden çok ihtiyacımız var.”

Sene 1890’lar, Rusya.

Refik Erduran
Orijinal bir insandı, nesli tükenenlerden. Derinliği yetersizdi. Zeus günahlarını affetsin.

Sınıfsal belirteç
Bir arkadaş yaptı kamuoyu yoklamasını, bilimsel olmayan yöntemlerle. “De, da’ları ayrı yazamayan biriyle birlikte olmayı düşünür müsünüz?” Kadınlarda cevap oybirliği ile hayır. Erkekler daha umursamaz havalarda.
Ne sonuç çıkarıyoruz? Demek ki kadınlar sınıfsal belirteçlere daha duyarlı.

Masum olmayan soru
Yeni Anayasa altında iktidara gelecek ilk cumhurbaşkanı kim olur acaba?

Güdümlü piyasalar
Çin’de geçen sene dev prodüksiyonlu bir Mao filmi çıkarmışlar, vatan millet, al bayrak vb. Milli hisler coşmuş, bütün gişe rekorları kırılmış, Terminator’a fark atmış. İşin aslı sonra anlaşılmış. Meğer sinemalar amirin gözüne girmek için Mao bileti satıyor, vatandaş gelip bileti elle düzelttiriyor, yan salondaki filmi seyrediyor.

Türk haklı Çinliden daha mı akılsız dersiniz? Vatan millet gösterisini gerçekten satın alıyor mudur, yoksa satın alır gibi mi yapıyor?


14 Ocak 2017 Cumartesi

Hikmet incileri 3

Sulutekne Tepesi
Watership Down ( Watership Tepesi?) yazarı Richard Adams vefat etmiş. Bütün gazeteler “çocuk kitabı” diyor. Pek değil aslında, her yaş için etkileyici bir kitap; bir siyasi alegori. Ben 34 yaşımda okumuş “vay” demiştim.

Tutsak tanrıça


İştar Gözaydın’ı da tutuklamışlar. Tanıdığım en cabbar insanlardan biridir. Haddini bildirir bu densizlere tahminimce.
Medeni kanattan gelip, din, diyanet, muhafazakârlık konularına sakin ve akılcı bir açıdan bakmayı deneyen ilk akademiklerden biriydi, ta 15-20 yıl önce. Böyle birini kim ve neden esir alır, düşündükçe aklıma gelenler beni korkutuyor.

Akademik
Türkçe kullanımda “akademisyen” yerleşti, ama ben bir türlü alışamıyorum. Akademisyen diye, benim bildiğim, Fransız Akademisi’ne, ya da ona kıyasla Sovyetler Birliği ve sairede oluşturulan Devlet heyetlerine mensup olanlara denir. Üniversite anlamında akademinin üyeleri akademik’tir.
Mamafih halk akademisyen diyorsa bir süre sonra ayak uydurmaktan başka çare yok.

Kayıp akrabalar
Marx, Markus soyu demek. Markus burada muhtemelen işaret, simge, alamet ya da nişan. Karl eğer “yiğit” demekse, Yiğit Alemdar diye çevirebiliriz sakallının adını, biraz geniş bir yorumla.

Ayın, lam, mim
Arapça ˁalem “işaret, simge, anlamlı iz”. Dolayısıyla “bayrak, sancak”. ˁilm “bilim”, yani anlamlı işaretlerden sonuç çıkarma sanatı. Uzun a ile ˁâlem “dünya”. Ama bilhassa “anlamla donatılmış dünya”; Yunanca tam karşılığı kosmos, düzenli dünya, kaos’un zıddı.

Bir felsefe kitabı yazılabilir üç kelime üzerinden. Her bilim özünde semiyoloji midir? Epistemoloji Kozmolojiden ayrılabilir mi? vb.

Pek yakında sinemalarda
1848’den beri tam 168 yıldır kapitalizmin batmasını bekliyorlar, bu yıl olmadı önümüzdeki yıl kesin. “Kapitalizmin yapısal krizinin içinde mali krizle belirginleşen dönüşümler 2017’de hızlanacak.” Mış. İnşallah.
Mesih’i de bekliyorlar iki bin senedir, hala gelmedi.

Ateşten gömlek
Aslı Erdoğan, ı-ıh, taşıyamadı. Taşıyamazdı. Necmiye Hanım daha olgun. Kürtlerin vekarı hiç birinde yok.



13 Ocak 2017 Cuma

Ulus devlet

Ulus devletin mazereti ne? “Demokrasi” işin tıraş kısmı. Asıl gerekçe, yurttaşların güvenliğini sağlamak. Peki bu işlevi yerine getirmeye devam edebilir mi? Küreselleşen ekonominin, küreselleşen finansın, küresel iklim krizinin ve küresel iletişim ürettiği tehditler karşısında zor görünüyor.

Belki eşkıyalığı öne çıkarıp bir müddet daha direnmeyi deneyecektir, şekil bir a’daki gibi. Uzun vadede şansı yok.

Karşılaştırınız: 1750 – 1850’ler arası Osmanlı diyarını saran irili ufaklı derebeyi hanedanları. 20. yy ortalarına dek Çin’de hüküm süren yerel warlord’lar. Hindistan’da İngiliz yayılmasına direnemeyen sayısız mikro-padişahlık.


Bir zamanlar haşmet ve devlet sahibiydiler; hatırlayan bile kalmadı garipleri.

12 Ocak 2017 Perşembe

Avrupa'nın yarık yeri

Karadağ’ın kıyısında, kayalara tutunmuş yengeçler gibi dizili birkaç güzel yer var. En çarpıcı olan Kotor, Avrupa’nın en kusursuz tarihi kasabalarından biri, eski İtalya’nın damıtılmış özü. Daha güneyde, sivri bir kayanın ucuna binmiş Ulcinj. Müstahkem bir adacık üzerinde Sveti Stefan, şimdi kibirli ve ruhsuz bir otele çevirdiler. Sahilin arkası ayrı bir dünya. Müslüman Arnavut köyleri ─ camiiyle, evlerin dağılımıyla, bildiğin Anadolu.


Adriyatik boyunca kama gibi saplı o hat Avrupa’nın yarılma hattıdır. Güneye doğru daralır, Ulcinj civarında bir yerde jilet gibi incelip biter. Batı ile Doğu’nun, ya da Batı Avrupa ile Doğu Avrupa diyelim, bu denli keskin bir şekilde yan yana geldiği başka yer yok dünyada. Bir taraf Avrupa’dır, hatta çok Avrupa ─ aşırı Avrupa, idealize edilmiş bir İtalya. Öbür taraf Osmanlı, hatta biraz Bizans.

Dubrovnik ile Mostar, fayın iki yanında. İlki bir Avrupa rüyası.  Sadece Avrupa’da ─ ve Avrupa’nın her yerinde ─ görebileceğin mimari bütünlüğe, oligarşik özgüvene sahip. Sağlam, kalıcı, kolektif bir egemenlik duygusuyla dopdolu. Mostar ise, nasıl desem, Anadolu’nun en güzel kenti. Eski Bursa’nın, Amasya’nın, Mudurnu’nun kırılgan ve biraz derbeder güzelliğine sahip. Arabayla araları yarım saat.

İkisini birden ve ayrı ayrı algılamaktan aciz olanlara ne yazık! Onların ufuksuz ve karanlık hülyalarına teslim olan ülkelere ne yazık!