19 Ekim 2008 Pazar

Kurtuluş Savaşında Emperyalizmi Nasıl Denize Döktük?

(Star Gazetesi Açık Görüş eki, 19 Ekim 2008)

Birinci Dünya Savaşında Türkiye, İngiltere karşısında feci bir hezimete uğradı. Her kilometresi için çatır çatır savaşarak, bugünkü Türkiye’nin aşağı yukarı dört katı toprak kaybetti. Bu topraklar üzerinde daha sonra Hicaz, Suriye, Lübnan, Irak, Ürdün, İsrail diye altı tane devlet kurdular.

1918 Eylülünde Allenby’nin ordusu bugünkü İsrail’in ortalarında bir yerde hücuma geçti. Alman başkomutanın yanında Mustafa Kemal Paşanın kumanda ettiği 7ci ve 8ci Osmanlı ordularını neredeyse tüm mevcuduyla esir aldı. Bunu haber alan Ürdün’deki 4cü ordu da çil yavrusu gibi dağıldı. Birbuçuk ayda İngilizler Suriye’yi aşıp Kilis-İskenderun hattına dayandılar. Karşılarında organize birlik namına bir şey kalmamıştı. Fransızlara verilmiş sözleri vardı, Adana ile Maraş’ı alıp size vereceğiz diye. Buna rağmen, bugüne dek açıklanmamış bir nedenle, İngilizler bu hatta durup ateşkesi kabul ettiler.

1918’de Britanya İmparatorluğunun silah altında yaklaşık beş milyon askeri bulunuyordu. Bunların yüzbin kadarı – kimi kaynaklara göre 150 bini – Filistin ve Irak cephelerinde Osmanlı ile savaştı. Demek ki İngiltere, toplam askeri gücünün otuzüçte birini ya da ellide birini Türk cephesine ayırmıştı. Buna karşılık, Kafkasya fethine çıkan derme çatma seferi gücü saymazsak, Türk ordusunun aktif mevcudunun tamamına yakını bu tarihte İngilizlere karşı harpteydi.

Büyük Britanya’nın 1914’te ulusal geliri (kolonileri hariç) 2,5 milyar sterlin idi. Osmanlı’nın rakamları tam belli değil, ama bunun yirmibeşte biri kadar bir şey olmalı. Kamu bütçeleri arasındaki fark daha da feciydi, sanırım altmış-yetmiş kat gibi. Yani Britanya İmparatorluğu, canı isterse, parasını verip 60-70 tane Osmanlı ordusu ile donanması satın alacak durumdaydı. Cihan Harbinde Almanlar biraz yardım ettiler de hemen çökmedik, dört sene sonra çöktük.

Bunları neden anlatıyoruz? Olayları bir perspektife koyalım, hayal mahsulü gazalarda lüzumsuz vakit kaybetmeyelim diye. Yahut dilerseniz şöyle diyelim: 1918’de bizi perişan eden düşmanı 1922’de nasıl denize dökmüşüz, daha net bir şekilde değerlendirelim diye.

Mondros Mütarekesi

Bunlar ders kitabı konuları, öö, deyip bırakmayın lütfen. Yazı ilginçleşecek.

30 Ekim 1918’de Mondros’ta ateşkes imzalandı. Ateşkes hükümleri ağırdı: Türk ordusunun artanı derhal terhis edilecek; müttefik esirleri bırakılacak; ateşkes sınırının dışında kalan birlikler teslim olacak; galip devletler gerekli gördükleri limanları, demiryolu istasyonlarını, stratejik noktaları işgal edecekler; askeri teçhizat teslim edilecek.

Bunlar ağır hükümlerdir, ama aynı günlerde Bulgaristan’a, Avusturya-Macaristan’a, Almanya’ya dayatılan ateşkes koşullarından pek farklı değildir. Alman bırakışmasının askeri ve ekonomik hükümleri daha ağırdır. Tek önemli fark, Türkiye’nin kendine özgü koşullarından doğan 24. maddedir. Bu maddeye göre, altı doğu vilayetinde karışıklık çıkarsa galip devletler buraları da işgal edebilecekti. Karışıklıktan kasıt, savaş sırasında sürülen Ermenilerin evlerine dönmesi halinde çıkabilecek olaylardır.

Türk basını Mondros’u, sevinçle demeyelim ama ihtiyatlı bir iyimserlikle karşıladı. Sonradan Milli Mücadele önderleri olan Fethi ve Rauf Beylerin Minber gazetesi, mütarekeyi “en büyük siyasi başarı” olarak değerlendirdi, İngilizlerin “centilmenliğini” ve “hakkaniyetini” övdü. O sırada cephede olan Mustafa Kemal Paşa, iki hafta sonra başkente döner dönmez, en yakın silah ve örgüt arkadaşının çıkardığı bu gazeteye ortak oldu.

Birbuçuk sene sonra ilan edilecek olan Misak-ı Milli’nin her ne pahasına olursa olsun savunmaya ant içtiği “gayrı kabili tecezzi” vatan toprakları, Mondros ateşkesi ile belirlenen sınırlardı. Bunu da bir kenara kaydedelim.

Birinci evre: Temizlen dost olalım

Mütarekeden sonra İngiliz politikası tek bir çizgide devam etmedi. Ben üç evre görüyorum. Bunları birbirinden ayırırsak belki olayları daha iyi anlama imkânımız olur, sapla samanı birbirine daha az karıştırırız.

Birinci evre 1918 Kasımından 1919 Nisan sonuna kadarki altı aydır. Bu aşamada İngiltere zafer sarhoşluğu içindedir, ordularını daha terhis etmemiştir, mali kriz patlak vermemiştir. Türkler ise perişandır, bir şeye direnecek halleri yoktur. Buna rağmen, ufak tefek birkaç garnizon dışında bu dönemde ciddi bir işgal olmadı. Olaylar gayet mülayim seyretti. Müttefik yüksek komiserliği sadece bir konuda ısrarcı davrandı. “Savaş suçlularının” cezalandırılmasını talep ettiler. Bunu mutedil bir barışın ön şartı olarak ileri sürdüler.

Suçlulardan kasıt, bir, ülkeyi savaşa sokan İttihat ve Terakki önderleri, iki, Ermeni tahcirinde adı çıkan zevat, bir de savaş sırasında sivil halka ve esirlere kötü muamele ettiği ileri sürülen Ali İhsan Sabis Paşa gibi birkaç komutandı.

“Tanırız, iyi çocuktur”

İttihatçılardan oluşan Meclisin bu işe yanaşmadığı görülünce 17 Aralıkta Meclis feshedildi. Tevfik Paşa hükümeti göstermelik birkaç mahkeme kurdu. Sonra korktu, duraksadı, topu taca attı. 3 Martta ihtiyar Tevfik Paşayı gönderip, yerine belki daha laf anlar diye düşündükleri Damat Ferid’i getirdiler. Yeni hükümet bir-iki namlı sanığı İngilizlerin hatırına astı. Ama bunu o kadar gönülsüzce yaptı ki, devamının gelmeyeceği anlaşıldı. İttihatçı örgütler ortalığı velveleye verip mahkûmları kahraman ediverdiler. Rejimin Goebbels’leri ile Himmler’lerini hedef alan tehdidi, vatanın şan ve şerefine yönelik bir tecavüz olarak sunmayı ve üstelik seçkinlerin çoğunu buna inandırmayı başardılar.

(Bu ahlaksızlığı yemeyip açık açık konuşan üç kişi çıktı sadece: çağın en dürüst yazarı Refik Halit, ahlak üzerine kafa yormuş tek filozofu Rıza Tevfik, memleketin en “Batılılaşmış” aydını Ali Kemal.)

Mayısta, güdümlü kalabalığın ayaklanıp tutukluları salıvereceği duyuldu. Bunun üzerine İngilizler 200 küsur sanığı toplayıp Malta’ya sürdüler. Mahkeme filan unutuldu, konu kapandı.

Mantık evliliği

Galiplerin kaygısı ilahi adalet değildi, hayır. 1945’te Nürnberg’de ve Japonya’da daha beceriklice yapacakları işin provasıydı. Yüz yahut ikiyüz kişiyi şiddetle cezalandır, geri kalanına günah çıkarma şansı tanı, “emir kuluyduk, suçlu değiliz” dedirt. Bir keçi bul, suçu ona yükle. Eskiyi yıka, pakla, siyasette yeni bir sayfa aç. Bu kadar basit. Bunu yapmadan, dünün düşmanıyla dost olamazsın.

Maksatları sırf Türkiye’yi güzelleştirmek de değildi, kuşkusuz. Kasım 1917 itibariyle Kuzeyde beliren büyük tehlikeye karşı sağlam duracak, ekonomisi düzgün, her an dağılıp bölünme kaygısı olmayan, Batı’yla iyi geçinen bir ülke lazımdı. Bunun için önce memlekette rejimin ve zihniyetin değişmesi gerekiyordu. Bir Adenauer yahut Brandt aradılar. Altı ayda gördüler ki İttihatçı yapı sapasağlam ayaktadır, memleketin her hücresine sinmiş her tersanesinde örgütlenmiştir, ve Türklere rejim değiştirtmek deveye hendek atlatmaktan daha zordur.

Doksan sene sonra Avrupa Birliği bakanları, Joost Lagendijk’lar filan, hala daha aynı duvara kafa atıp duruyorlar.

İkinci evre

1919 Mayısında müttefiklerin, fakat özellikle İngilizlerin tavrı değişti. Şiddet ve celal, eylemlerine egemen oldu, ya da en azından öyle göründü. “Cezalar”, müeyyideler, tehditler, kılıç şakırdatmalar gırla geldi. Her şeyden önce İzmir’e Yunanlılar çıkarıldı. O yaz ilan edilmesi beklenen Türk barışı belirsiz bir geleceğe ertelendi. (Allah için bir Türk tarihçisi de sormayı akıl etsin, nedendir, niye ertelediler diye!) Kars-Ardahan tarafında güvenlik nedeniyle varlığına göz yumulan Türk birlikleri boşaltıldı. O tarihe kadar İngilizlerin has adamı diye bilinen bazı Türk paşalarına karşı, birden, sert tavır takınıldı.

Yeni model: Sen düzeltemedin, bize bırak

1922 Ekimine kadar üç yıl beş ay süren bu ikinci dönemin ana diplomatik belgesi Sevr Antlaşmasıdır. İlginç bir metindir. Okumak gerekir.

Sevr’de, daha önce dünyada örneği olmayan yeni bir model önerilmiştir. Türkiye’nin bağımsızlığı fiilen lağvedilir. Ama o zamana kadar dünyada usul olanın aksine Türkiye bir ülkenin kontrolü, vesayeti, mandası vs. altına sokulmaz. Müttefik devletlerden (ama ağırlıkla Britanya, Fransa ve İtalya’dan) oluşan çok-uluslu bir idarenin gözetimine teslim edilir.

İç güvenlik, hukuk, maliye, dış ticaret, ulaşım, sendikal haklar, eğitim, hatta arkeoloji ve tarihi eserler alanında çokuluslu idarenin işleyişi ince detayına kadar Sevr’de tanımlanmıştır. Kurulan mekanizmalarda müttefiklerarası dengeler ön plandadır. Sözleşmenin muhatabı Türkler değildir, Türkiye’nin fikri bile sorulmaz. Üç büyük devlet, ama ayrıca Japonya, Sırbistan, Romanya, Yunanistan vesaire, misafir oyuncu olarak Rusya, kendi aralarında oturup dişe diş pazarlık ederler, bir tür konsorsiyum kurarlar.

Yalandan haritalar

Öte yandan Sevr, Türkiye’nin toprak bütünüğünü pek o kadar zedelemez. Bizim ders kitaplarında gösterilen “Sevr haritası” düpedüz yalandır. Antlaşmaya ekli olan resmi harita öyle değildir. Genel ilke olarak, nüfus çoğunluğu Türk olan her yer Türkiye’ye bırakılır. Yalnız nüfusu yakın tarihte değiştirilmiş olan Trakya’da, bir de Fransızların Anadolu’dan sürülmüş Ermenileri iskân etmeyi umdukları Dörtyol-Maraş-Antep-Urfa hattında sınır Türkiye aleyhine düzeltilir. (Buna mukabil Hakkari’nin güney sınırı bugünkünden daha geniş tutulmuştur.) Nüfusun yarısı Rum olan İzmir şehrinin durumu, beş sene sonra yapılacak referanduma ertelenir. Kürdistan ve Ermenistan mevzuları da, apaçık şantaj unsuru olarak kullanmak üzere açık bırakılır.

Teklif nettir. Ordunu dağıt, iç idarende dizginleri bize bırak. Karşılığında Erzurum-Hakkâri sınırını veririz. İzmir’i de düşünürüz.

Bir şeye dikkat edelim. Antlaşma metni 18-24 Nisan 1920’de üç büyüklerin San Remo konferansında şekillendi, 11 Mayıs’ta Türk tarafına sunuldu, 10 Ağustos 1920’de Sèvres’de imzalandı. Hatırlayın: Milli Mücadele bunlardan bir sene önce başlamıştı. Kemal Paşa rejimi Ekim 1919 ile en geç Aralık 1919 arasında Anadolu’nun tümüne hakim oldu. Büyük Millet Meclisi 23 Nisan 1920’de toplandı.

Demek ki Milli Mücadele Sevr Antlaşmasına tepki değildir. Belki Sevr Milli Mücadeleye bir tepki olabilir.

Bu nasıl düşman?

İki noktanın daha altını çizelim.

Bir, İngilizler Yunan ordusunu İzmir’e, sonra Bursa-Eskişehir hattına, sonra da Ankara üzerine sürdüler, evet. Ama kendileri savaşa girmediler. 1919-22 yıllarında Anadolu’da Türklerle vuruşurken ölen veya yaralanan bir tek İngiliz askeri yoktur. Yunan başbakanı yalvar yakar diller döktüğü halde kurmay desteği bile vermediler. Demek ki Türklerle bizzat çatışmaya girmek istemediler. Neden? Belki Türkler Bolşeviklere büsbütün mahkûm olsun istemediler. Belki Yunanlıların savaşı kazanmasını beklemiyorlardı. Ya da Türkler kazanacak olursa diye ellerindeki seçenekleri açık tuttular.

İki, İngiltere’nin hiçbir tarihte Türkiye’den açık ya da kapalı toprak talebi olmadı. Fransa’nın Adana-Maraş’ta gözü vardı; İtalya yarım ağızla Antalya’yı, Fethiye’yi, Marmaris’i istedi, vermediler. Ama İngiltere’nin öyle bir isteği olmadı. Bir ara gündeme gelen İngiliz mandası teklifini de kesinlikle reddettiler. Niyet olsa saklanması beklenmezdi: çünkü o çağda bu işler, bugün müstehcen sayılacak bir açıklıkla dile getirilebiliyordu.

Üçüncü evre: Olmadı anlaşalım

Türk-Yunan savaşını Türkler kazandı. İngiliz tavrı anında değişti. Sevr rafa kalktı, Türkiye’nin yeni hakimleriyle masaya oturuldu. İngiltere başbakanı tempo değişikliğine ayak uydurmakta birazcık gecikti, Eylül 1922’deki Çanakkale vakasında ayağı sürçtü, sert konuşmaya devam etti. Tık! 19 Ekim’de Carlton Club deklarasyonuyla koskoca Lloyd George’u üç günde indiriverdiler.

Oysa bu işlerden anlayan herkes Yunan yenilgisini daha baştan öngörmüştü. Harp Bakanı Winston Churchill, daha 1921’de, Yunanlıları desteklemenin büyük hata olduğu kanısındaydı. Dışişleri Bakanı Curzon İzmir’i Yunanlılara vermenin ahmaklık olduğunu ta 1919’da söylemişti. 1920’de Fransız Mareşali Foch Türkleri yenmek için 27 tümen gerektiğini bildirmişti; oysa Yunanlılar ıkına sıkına 12 tümen ancak çıkarabildiler.

Diyelim ki İngiliz politikasını yapanlar bu makul görüşlere kulak asmayıp Yunanistan+Sevr kartına gönülden inandılar. En azından bir B planı yapmış olmaları gerekir değil mi?

Acaba “Türk düşmanı” Lloyd George’un gazına gelip yanlış yola mı gittiler? İkili mi oynadılar? Yoksa usta kumarbazlar gibi “yazı gelse ben tura da gelse ben” hesabı mı yaptılar? Sevr tutarsa ne ala, tutmazsa Lozan veririz!

Lozan’da kim kaybetti?

Lozan’da İngiliz çıkarlarına aykırı bir şey var mıdır? Hiç zannetmiyorum. İsmet Paşa istediği kadar debelensin, sonuçta imzalanan metin, baştan yüksek tutulmuş birkaç pazarlık hamlesi hariç, İngilizlerin dayattığı metindir.

Esas konu Sovyet yayılmacılığına karşı sağlam durabilecek dayanıklı bir Türkiye kurmaktı, o kuruldu. Arap ülkeleri meselesi konferansta doğru dürüst tartışma konusu bile edilmeden çözüldü, galipler dilediklerini aldılar. Irak’ın varlığı için elzem gördükleri Musul, fazla gürültü çıkarmadan halledildi. Ermenistan bu tarihte zaten Sovyet egemenliğine girmişti; o yüzden kuzeydoğu sınırı da konu edilmedi.

Türk maliyesinin acıklı durumundan dolayı savaş tazminatı sözkonusu değildi; ama özel hukuk altındaki eski Osmanlı borçları, biraz tenzilat, biraz taksit, güvenceye alındı. Boğazlarda uluslararası kontrol kuruldu. Birkaç sene sonra Türkiye’nin Sovyetlere karşı pozisyonu iyice netleşince o da kaldırıldı.

İç hukukta önceden öngörülen düzeyde bir Batı’ya açılma (“globalleşme”) olmadı; ama Ankara hükümeti, göstermelik de olsa birtakım Batılılaşma hamleleri yapmayı kabul etti. Ticaret hukuku ile medeni hukuku adamların istediği şekilde düzelttiler. Vatanın istiklali için devasa bir ordu kurma hakkını kopardılar. Ama öyle bir orduyu donatacak imkânları olmadığından, on sene sonra (1933’te) İngiltere’ye, yirmi sene sonra Amerika’ya kapılanmak zorunda kaldılar.

Lozan’da kim kaybetti? Yunanistan kaybetti, bu belli. İzmir ve Doğu Trakya hayali ellerinden gitti, dayak yedikleriyle kaldılar. Bir de Fransa kaybetti. Sevr Antlaşması, Türkiye’ye yakın güç ve büyüklükte, Fransız denetiminde bir Suriye öngörmüştü. O iş olmadı. Yirmi sene içinde Fransa Ortadoğu’dan silinip gitti.

İngiltere’de kimselerin, Yunanistan’la Fransa zarar gördü diye çok üzüldüğünü tahmin etmiyorum.

Sonuç

Burada maksat İngilizleri övmek değildir. Türklerin mücadelesini küçümsemek de değildir. Tabii ki Türkiye, 1918’deki korkunç yenilgiden sonra varlığını ve onurunu korumak için büyük bir mücadele verdi, ve günün şartlarında olabildiğince başarılı bir şekilde sonuçlandırdı.

Gene de insan düşünmeden edemiyor: 1918’de başka bir yol seçilseydi bugün içinde yaşadığımız ülke şimdikinden daha medeni, daha dünyalı, daha müreffeh, daha komplekssiz bir yer olur muydu?

Nürnberg’de Nazi liderleri yargılanıp idam edilirken birçok Alman, galiplerle işbirliği yapan hakim ve siyasetçileri Almanlığa ihanetle, satılmışlıkla, onursuzlukla suçlamışlardı. Zaman onları haklı çıkarmadı. Bugünkü Almanya yeryüzü cenneti değil belki, ama fena bir yer de sayılmaz.

Bizim burası kadar çok yalanla yatıp kalkmak zorunda değiller, en azından.

18 Ekim 2008 Cumartesi

Sevr Antlaşmasında Ermenistan Sınırı Meselesi

(Agos gazetesi, 18 Ekim 2008)

“Sevr’i hortlatmak” gibi bir derdim yok. TC kurulurken çizilen sınırlar iyiydi, kötüydü, şu haklıydı bu haklıydı gibi konular da beni zerrece ilgilendirmiyor. Sadece olayları merak ediyorum. Okuyup öğrendikçe bazen hayrete düşüyorum. Paylaşma ihtiyacı duyuyorum. Millet bu konularda öyle bilgisiz ki, azıcık bir şey bile faydalı olur sanıyorum.

Çelişkili hükümler

Sevr Antlaşması, malum, Türkiye’yi böler parçalar esir eder vs. Haritalarda görürüz, Türkiye’nin kuzeydoğusu ta Erzincan’ın oralara kadar “Ermenistan” olacaktır. Atam ne iyi etmiş bizi kurtarmış!

Peki ama o tarihte oralarda Ermeni kalmamış, nasıl iş? deyip okursanız ilginç bir şeyle karşılaşırsınız. Sevr’de Ermeni sınırı konusunda kocaman bir çelişki vardır.

Antlaşmanın içeriğe dair ilk maddesi olan 27ci madde Türkiye’nin sınırlarını tanımlar. Doğu ve kuzeydoğu sınırını tanımlayan 4cü bende göre “Türkiye ile Rusya arasındaki eski sınır” Türkiye’nin sınırı olacaktır. Bu, 1878-1918 arasında geçerli olan ve Artvin-Batum, Ardahan, Oltu, Kars, Iğdır’ı dışarıda bırakan sınırdır. Türkiye 3 Mart 1918 tarihli Brest-Litovsk Antlaşması akabinde bu sınırı aşıp Kars, Ardahan vesaireyi işgal etmiş, ancak 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi gereği bu yerleri tahliye edip eski sınıra çekilmiştir. Yani Sevr 27/4’te tanımlanan sınır, hem kırk yıllık geçmişe hem o günkü fiili duruma denk düşer.

Öte yandan aynı Sevr’in 89cu maddesi, Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırın “Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis vilayetlerinde” ABD başkanının hakemliğiyle belirleneceğini belirtir. 90cı maddeye göre Türkiye hakem kararına rıza göstermeyi peşinen kabul eder.

Bu nasıl madde

Bu fevkalade şaşırtıcı bir düzenlemedir.

Bir kere, sınırlardan tut demiryolu komisyonunun yapısına, gümrük ve eski eser mevzuatına kadar akla gelecek her konuda çekişmeli müzakerelere konu olan ve son derece ayrıntılı düzenlemeler getiren Sevr’in, Türkiye arazisinin neredeyse beşte birine dair kararı ABD başkanına bırakması tuhaftır. Tamam, sınır tayininde hakem olur, ama normalde sınır taşını şu kayaya mı koyalım bu çukurdan mı geçirelim düzeyinde olur. Yüz yıldan beri dünyanın en önemli stratejik çekişmelerinden birine tanık olmuş bir yerde yüzyirmibin kilometrekarenin kaderini kimse kimseye “hadi sen karar ver” deyip terketmez.

Sonra ABD, antlaşmanın tarafı bile değildir. 1919 yazında Başkan Wilson’ın müzakere ettiği Almanya barışını ve Milletler Cemiyeti Sözleşmesini ABD Senatosu reddetmiş, bunun üzerine Amerika Eski Dünya ile ilgili her türlü diplomatik girişimden elini çekerek “Yalnızlaşma” (Isolationism) dönemine girmiştir. Hakem olması beklenen Başkan Wilson Eylül 1919’da felç geçirerek konuşma yetisini kaybetmiş ve kamu hayatından çekilmiştir.

Daha kötüsü Ermenistan’ın durumudur. 1919 yazında İngilizlerin Kafkasya’daki askeri varlıklarını geri çekmelerinden ve aynı yılın Ekiminde Kızıl Ordu’nun Rusya’da üstünlüğü sağlamasından sonra Ermenistan’ın Bolşevik yörüngesine girmesi kaçınılmaz görünmektedir. 10 Ağustos 1920’de (belki rastlantı eseri, Sevr’in imzalandığı gün!) Ermenistan Rusya ile askeri işbirliği ve yardım anlaşması imzalayarak fiilen bağımsızlığını kaybetme sürecine girecektir. Oysa Sevr’de Batılı güçlerin belki en büyük kaygısı, Bolşevik yayılmacılığına karşı Türkiye’yi güvenceye almaktır. Bu durumda, Sovyet kontrolüne girmek üzere olan bir Ermenistan’a Anadolu’nun en stratejik bölgesini vermenin mantığını anlamak kolay değildir.

Topal ördek

Sevr 10 Ağustos 1920’de imzalanır, ancak Yunanistan’dan başka hiçbir devletin yetkili organınca onaylanmadığı için yürürlüğe girmez. Onay istemi İngiltere ve Fransa parlamentolarına gelmez. Osmanlı meclisi kapalı olduğundan top hukuken padişahın elindedir, o da imzalamaz.

Üç ay sonra şöyle olaylar cereyan eder.

4 Kasım 1920’de Kâzım Karabekir kumandasındaki Türk kuvvetleri Oltu cephesinde hücuma geçerek Ermenistan’ı ağır bir yenilgiye uğratır, Kars Ardahan ve Gümrü’yü alır. 18 Kasım’da Ermenistan ateşkesi kabul eder.

Aynı 4 Kasım’da ABD başkanlık seçimleri yapılır. Yatalak olan Wilson seçime katılmaz, mutlak izolasyon politikasını savunan Cumhuriyetçi aday Coolidge ezici çoğunlukla seçimi kazanır.

22 Kasım’da Başkan Wilson, Trabzon, Erzurum, Bitlis ve Van vilayetlerinin tamamını Ermenistan’a bağışlayan hakem kararını açıklar. Wilson seçimi kaybettiği halde ABD Anayasası uyarınca daha Ocak ayına kadar başkandır. Ancak Amerikan siyasi geleneklerine göre “topal ördek” olan başkanlar önemli siyasi konularda karar almazlar.

29 Kasım’da Kızıl Ordu Ermenistan’ı işgale başlar. 2 Aralık’ta Ermenistan’ın kayıtsız şartsız Türkiye’ye teslimi niteliğinde olan Gümrü Antlaşması imzalanır. Aynı gün Erivan’da hükümet çöker. 4 Aralık’ta Kızıl Ordu Erivan’a girerek bağımsız Ermenistan devletine son verir. 16 Mart 1921’de Moskova Antlaşmasıyla Türkiye ve Sovyetler arasında bugünkü Türk-Ermeni sınırı belirlenir.

Doğru soruyu işaretleyin

Soru şu: Wilson’ın 22 Kasım kararının anlamı nedir? Neler oluyor burada? Neden bir Allahın kulu çıkıp bu kadar fantastik bir konu üzerine bir kitap, bir makale, onu geçtik bir paragraf, olmadı bir cümlecik yazmaz?

Varsa yoksa, düşmanlar yurdumuzu böldü parçaladı kirli emellerine alet etti vs. Kolay iş!

5 Ekim 2008 Pazar

Batı Tek Dişi Kalmış Canavar mı?

(Star gazetesi Açık Görüş eki, 5 Ekim 2008)

Ne demişiz? Son beşyüz yılda icat edilip insanlığın genel kullanımına sunulan uygarlık ürünlerinin hepsi, ama HEPSİ, Batı’nın on-oniki tane ülkesinden çıkmış. 1500 gibi bir tarihten bu yana Doğu’nun – Hind’in, Çin’in, İslam ülkelerinin, hadi Afrika’yı da sayalım – insan medeniyetinin evrimine dişe gelir BİR TANE BİLE katkısı olmamış.

Sonra, yarı ciddi yarı şaka, birkaç yüz tane uygarlık ürünü saymışız. Listede elektrik var, otomobil var, kuduz aşısı var, parlamento var, gazete var, kâğıt para var, insan hakları var, internet var. Makineli tüfek ve atom bombası da var. Naylon poşetle don lastiği de var.

Üstelik, demişiz, bunlar “Batı’nın ‘üstün maddi imkânları’ sayesinde satın aldığı ya da şunun bunun ‘emeğini sömürerek’ elde ettiği şeyler değildir. Kendilerini sıradışı fikirlere adamış insanların geceli gündüzlü çalışma­larının, sonsuz fedakârlıkların, uykusuz gecelerin, harcanmış evliliklerin, kuşkuların, hayal kırıklıklarının, insanüstü sabır, azim ve çabaların eseridir.”* [Sevan Nişanyan, Yanlış Cumhuriyet: Atatürk ve Kemalizm Üzerine 51 Soru, Kırmızı Y., s. 227.

Yanlış Cumhuriyet’i, sağolsunlar, İslami kesimden okurlar daha bir benimsediler. Bir sürü tebrik, teşekkür, övgü. Ama Batı-Doğu meselesine gelince hemen hepsinin kaşları çatılıyor. Batı’nın üstün olduğunu sen nasıl söylersin? Hani zulüm, hani kahır, hani emperyalizm? Hani mazlum Filistinliler? Hani yokedilen Kızılderililer? 1915 kıyımını yapan İttihatçılar bile Batı taklitçisi menfur bir çete değil miydi? Bak, Ermeniliğin ortaya çıktı işte. Batı bilimde teknikte alet edevatta üstün olabilir, ama manevi üstünlük tabii ki Doğu’dadır.Düşünüyorum O Halde Tehikeliyim

Ki vaktiyle Ziya Gökalp de aynen öyle demişti.

Çağ değişiyor, peki

Mecbur, cevap vereceğim.

Bir kere, özeleştiri. Bu kitap 1994’te yazıldığında anti-Batıcı düşünce bugünkü kadar yaygınlık kazanmamıştı. İdeolojik zemini bugünkü kadar kuvvetle belirlemeye başlamamıştı. Ya da başlamıştı da biz farkında değildik. Bugün yazsam belki gardımı biraz daha yüksek tutmam, mevcut ve muhtemel itirazlara karşı daha dikkatli akıl yürütmem gerekecekti. Çağ çabuk değişiyor.

Dünyaya 2008’den baktığında Batı’nın halinin pek iç açıcı olmadığı da ayrı bir gerçek. Avrupa: geçmişinin anılarıyla ayakta duran bir huzurevi. Amerika: imparatorluğunu kaybetmenin telaşına düşmüş şaşkın bir dev. Bu çağda halâ Batıperestlik yapmak geri kafalılık değilse nedir?

(Gene de dikkat: insanlığın gidişine yön veren HER ŞEY halâ Amerika’dan çıkıyor. Gugıl da öyle, emesen de öyle, cep telefonu da öyle, hip hop da öyle. Afrika’nın kör taşrasında genç kızlar bilgisayar başına oturup harıl harıl çet yapıyorlar, kendi gözümle gördüm.)

Zorunlu açıklama

Sonra, aslında lüzumsuz bir açıklama, gene de söylemekte fayda var. Batı her şeyi yaratmış demek Batı’nın her şeyi iyidir demek değil. Alakası yok. Emperyalizmin safi şeytanlık olduğunu, hayır, düşünmüyorum; ama Batı emperyalizminin berbat yanlarını görmeyecek kadar kör de değilim.

Ayrıca Batı’nın yaratıcılığına hayran olmak, Batı’nın her şeyini sevmeyi gerektirmez. Bu mısraların yazarı, mesela, yaşlandığından bu yana Batı ülkelerini görmekten hiç zevk almaz oldu. Batı’nın kendini beğenmiş tertipliliğinden feci şekilde sıkılıyor. Hindistan’ın, Afrika’nın, Kürdistan’ın, Gürcistan’ın insanını daha sevimli, tapınaklarını daha gerçek, derme çatma lokantalarını daha lezzetli buluyor.

Bizim buralarda “Batılılaşma” (yahut daha kibar dilde: “modernleşme”) denen nesnenin Batı’yla, Batı uygarlığıyla, Batı’yı ilginç ve güzel ve, evet, ÜSTÜN kılan müthiş orijinallikle uzak yakın bir ilgisi olmadığını da söyleyeceğim. Almışlar Batı’dan ucuz işporta malı birkaç şapka, kravat, mayo, betonarme gecekondu, Adnan Saygun oratoryosu, televizyon dizisi, getirip alabildiğine çürük bir Şark despotluğuna giysi giydirmişler. Yani “Batı dediğin Maslak’ın apartmanlarıyla Hürriyet’in magazin sayfalarıysa, batsın bu Batı” diyenler dar anlamda haklı olabilir, ama kaziyeleri yanlış. Çünkü Batı o değil.

O olsaydı ne Amerika’yı keşfedebilirlerdi, ne de cep telefonunu icat ederlerdi.

Nitekim bizim “Batılılar” da, Cumhuriyetimizin seksenbeşinci yılında, bırak cep telefonunu, bir cepken düğmesi bile icat edemediler. Kazara biri Nobel ödülü alacak oldu, onu da döve döve kümesten kovdular.

Ahir zaman evliyaları

Serde sözlükçülük var, o yüzden sözlükçü örneği vereceğim. James Murray adlı bir adam, başlangıçta mütevazı bir öğretmen. Oxford’da avuç kadar evinde kırkaltı sene oturmuş. Yetmişbeşbin kişiyle yazışmış. 1150 yılından o güne İngiliz dilinde herhangi bir yerde geçen her kelimeyi derlemiş. Her kelimenin ilk kez hangi yıl kullanıldığını aramış, zaman içinde hangi evrimi geçirdiğini izlemiş. Modern leksikografinin esaslarını keşfetmiş. Tarihin gelmiş geçmiş en muazzam sözlüğünü hazırlamış. Dörtyüzbin madde yazmış. Üç otuz para maaş almış.

Sonra kütüphane. British Library’de kırk milyon kitap var, üçer santimden 1200 kilometre eder. Üstelik bu kırk milyon kitap, dünyanın her yerinden gelen herkese bila ücret açık. Gürcistan’da 1848’de çıkan derginin şu nüshası lazım deyince adamın biri koşturup buluyor. Bizdeki en kabadayı kütüphanede kırkbin cilt varsa şaşarım. Oradaki memure de yün örgüsünden vaktini çaldın diye kötü kötü bakar.

Vaktiyle Bağdat’da kütüphane varmış, evet, Avrupa’dakilerden iyiymiş. Ama yediyüzelli sene önce yıkılmış. Yerine bir şey yapılmamış.

Burada sözkonusu olan şey maddiyat filan değil manevi bir üstünlüktür. Bunu görmek lazım. Yapılmış ve yapılabilecek olanın dış sınırını zorlamışlar. Hayatları rahat olsun, kolay olsun diye değil, şan ve şeref için yapmışlar. Doğru olduğu için yapmışlar. İnandıkları için yapmışlar. Başka bir dilde söyleyelim, Allah rızası için yapmışlar. Eş dost, mahalle, medya “aklın mı yok, ne uğraşıyorsun” dedikleri halde yapmışlar.

Yeni kıtaları kim keşfeder

Kristof Kolomb’un Amerika’nın keşfi de maddi bir güç, organizasyon, finansman vb. sorunundan önce bir manevi serüvendir. Bunu da iyice anlamak lazım. Adamın biri çıkmış, bütün dünya ve bütün atalarımız ve büyüklerimiz aksini de söylese ben buna inanıyorum ve bu uğurda hayatımı, itibarımı, evimi, rahatımı feda ederim demiş. Bütün dünya haksızdır ben haklıyım diyebilmiş. Yapayalnız kalmayı göze almış. Nefes kesici bir manevi cüret!

Ha sonra ne olmuş? Kâşifin peşinden gidenler Kızılderilileri kesmişler, falan filan. İşin özünü değiştirmez. İnsanlık alemi böyle bir şey. Bir öncü – peygamber – çıkar, yepyeni bir yol açar. Peşinden giden sıradan insanlar, sıradan insanların her zaman yaptıklarını yaparlar. Batı’nın sıradan adam rezervi de Doğu’nunkinden eksik değil.

(Ayrıca Piri Reis bir halt keşfetmemiş. İspanyolun tekinin haritasını bulup çevirmiş, o kadar.)

Gene de dönüyor!

Galileo Galilei diri diri yakılmaktan korkmuş, mahkeme önünde dünyanın döndüğü tezinden vaz geçmiş. Ama fısıldayarak da olsa “eppur si muove” (gene de dönüyor) demekten geri durmamış. Çünkü aklın ve vicdanın kutsallığından bir dakika bile şüphe etmemiş. Aklın emrettiğine sonuna kadar inanacak manevi metanete sahipmiş.

Bunun zıddı nedir? Şudur:

“Prof. Dr. Feyzi Bingöl, üniversiteye başörtüyle girilmesi konusunda daha önce bir bildiriye imza atmasıyla ilgili olarak ise, o dönem yönetici olmadığını ve imza vermesinin kişisel görüşü olduğunu belirtti. Prof. Dr. Bingöl bu konuda şunları söyledi: ‘İnsanın bir kişisel görüşü vardır. Benim kişisel fikrime göre, yükseköğrenim alan bir kişinin bu hakkının elinden alınmaması gerekir. Ama idareci olduğunuz zaman kanun, mevzuat, yönetmelik, mahkeme kararları sizi bağlar.’” (20 eylül 2008, gazeteler).

Bu adam sıfat ve makamıyla kaim olan bir adamdır. Giysisinden ibarettir. Aklın ve vicdanın kutsallığına inancı yoktur.

Batı’da yok mu bunlardan? Tonla var. Ama öbür türlüsü de var. Doğu’da ise yüzyıllardan beri sadece Prof. Dr. Feyzi Bingöller var. Kazara başka türlüsü çıkacak olursa, bütün toplum sözbirliğiyle ve elbirliğiyle tepelemekten bir dakika geri durmazlar.

Batı’nın derin sırrı

Batı nasıl becermiş bu işi? Şeytan diyor ki “Hıristiyan ahlâkı” de. “Sezar’ın hakkı Sezar’a, ama tanrının hakkı tanrıya” diyen manevi özerklik ideali de. Ama doğru değil: bizim Rumlarla Ermeniler de Hıristiyandır, hem Batılılardan daha otantik Hıristiyandır, ama bizden bir tanecik Galileo çıkmamış. Başka bir şey olmalı.

Tek kelimeyle anlat deseniz, bireyin kutsanması derim. Batı’nın beşyüz sene önce icat ettiği, daha önce beş kıtada eşine rastlanmamış tuhaf fikir bu. Adam herkesin bildiğinin aksini söylüyor, atalarımızın ruhlarını muazzep ediyor, muteber Prof.Dr.ların dediğine inanmıyor, vatana millete zararlıdır kesin, ama ne yapacaksın, saygı göstermek lazım diyen düşünce: bid’at sevgisi. Eline hayatta top, tüfek, kılıç almamış onbinlerce kişiyi kahraman ilan edip meydanlara heykellerini diktiren zihin iklimi.

İşin bir de siyasi-hukuki yanı var, ki beşyüz yıldan daha eski, belki sekizyüz yıllık. Devletin her boka maydanoz olamayacağı, kamu otoritesinin dokunulmaz sınırları olduğu, kamu yararının tek elden belirlenemeyeceği, birtakım hak ve özgürlüklere tecavüze kimsenin gücü yetmeyeceği gerçeği, Avrupa’nın başına ta 1200’lerde, yani bizdekilerin “Ortaçağ karanlığı” diye dalga geçtiği bir devirde dank etmiş. Sık sık tökezlese de, bugüne dek hayatiyetini korumuş. Eskiden adına tabii hukuk denirdi, şimdi “insan hakları” diyorlar.

Bizde valiliğin yan tarafında, çaycısı bile olmayan zavallı bir devlet dairesinin adıdır.

Zalim Batı neler yapmış

Batı zalimmiş, Batı adaletsizmiş, Batı bencilmiş, şöyleymiş böyleymiş, bunlar züğürt tesellisi. İnsanoğlu zalimdir. Gücü yeterse daha zalimdir. Batı zalim olduğu için güçlü değil, güçlü olduğu için daha rahat zulmedecek lükse sahip. Doğunun farkı daha az zalim olması değil, marjinal bazı alanlar dışında son 300-500 senedir Batıdan daha güçsüz olması. Gücün kadar zulmedersin.

Amerikalılar Irak’ı yakmış: Sanki Türkler yirmibeş senedir Güneydoğu’da başka şey yapıyorlar. Ya da 1870’lerde Bulgaristan’da, 1840’larda Lazistan’da, 1820’lerde Yunanistan’da, 1770’lerde Podolya ile Ukrayna’da başka şey yaptılar. Kuzey Kıbrıs’ın Rumları da 1974’te Türklerin imajı bozulsun diye evlerini barklarını bırakıp kaçtılar. (1915’i hiç saymıyorum, malum onu Türkler yapmadı, Dürckheim’le August Comte yaptı.)

Ya zavallı Kızılderililer? İslam egemenliği altında adalet ve huzur içinde yaşayan Suryaniler, yahut Mısır Hıristiyanları, yahut Anadolu Rumları veya Fas Yahudileri ya da Darfur yerlileri kadar şanslı değillerdi herhalde! Kara Afrika’da da Avrupalılar gelmeden önce Araplar zaten bin sene boyunca köle ticareti yapmıyordu da, mesleğin püf noktalarını beyaz adama onlar öğretmediler.

İslamın adaletine, faziletine, vesairesine gelince hatırlatmak gerek ki İslam Hıristiyanlarla (yahut Yahudilerle) kıyaslanamaz, elma ile armut olur. İslam belki Hıristiyanlıkla (yahut Yahudilikle) kıyaslanabilir. Hıristiyanlar filan da ancak Müslümanlarla kıyaslanabilir. Hangi tarafın bu kıyaslamadan avantajlı çıkacağından emin değilim.

Vicdan hangi kitapta yazar?

Peki bu düşmanlık neden? Babadan kalma gâvur nefretinin izleri derin, evet. Batının küstah üstünlüğüne karşı bir ego koruma refleksi, evet. Bizde seksenbeş senedir “Batı” diye dayatılan yavan çorbanın doğurduğu bulantı, evet. Ama bunları aşan başka bir şey daha var. Onu anlamaya çalışıyorum.

Yüz yıldan beri aklın ve vicdanın sürekli olarak tekmelendiği bir memlekette, aklına ve vicdanına bir dayanak arayan insanlar – başka seçenek olmadığı veya bilmedikleri için – çareyi İslam dininde arıyorlar. “Kanun, mevzuat ve yönetmelikle” dayatılan ve sahte bir Batı’yı tanık göstererek meşrulaştırılan zorbalık düzenine karşı ayakta durma gücünü, manevi direnci, 1400 küsur senedir değişmediği için çok sağlammış gibi görünen bir kaynaktan türetiyorlar.

Buradan bakıldığında İslam’ın “dışında” olan her şey ister istemez bir vicdansızlık alemi olarak görünecektir. Öyle görünmek zorundadır. Aklın ve vicdanın yegâne dayanağı 1400 küsur yıl önce zaptedilmiş olan vahiyse, o vahyi tanımayan akılsız ve vicdansızdır, değil mi? Bakınız Filistin, Irak, zavallı Kızılderililer. İşte, belli!

Evrensel bir zemin

Akıl ve vicdanın dayanağını arayanları alkışlamak gerekiyor, evet. Böyle bir memlekette insanların bir şeylere dayanarak da olsa ayakta durması başlı başına bir mucizedir, bunu da kabul etmek lazım. Bugün başörtüsü vesaire için direnen insanlar, belki yarın daha evrensel bir zeminde “gene de dönüyor!” deme gücünü bulurlar, kim bilir.

Ama bu mantığın gelip vardığı yer sakattır. Çünkü akıl ve vicdan yalnız Doğu’da serpilmedi. Hatta orada hiç serpilmedi. Beşyüz seneden beri, vahyin semtine bile uğramadığı iklimlerde yeşerdi: gerçek bu.

İslam düşüncesi bu zor gerçekle baş edebilir mi? Sınırları esnek ve geniş de olsa bir ümmetle kendini özdeşleştirmekten – dolayısıyla o ümmete ait olmayanı ötekileştirmekten – vazgeçip gerçek anlamda evrenselliğe açılabilir mi? MüslümanLARI aşıp mutlak olan üzerinde yoğunlaşabilir mi? Aşiret dayanışmasının ötesine geçebilir mi? Tarihin yükünü sırtından atabilir mi?

Arayışlar olduğunu biliyorum evet. Ama “Müslümanlar” derken buna vahiy sahibinin, “tarih” derken buna 622 tarihinin de dahil olduğunu unutmamak lazım.

Avrupalıların 500 sene önce attığı müthiş adım tam buydu. Öbür dinler kadar taşralı bir dinden yola çıkıp, İNSANI keşfettiler. Bu topraklarda, 21ci yüzyılda öyle bir adım atılabilir mi? Ben şahsen pek ihtimal veremiyorum. Ama gönül ister ki yanılmış olayım.

22 Haziran 2008 Pazar

Mutabakatın Sonu

(Star Gazetesi Açık Görüş Eki, 22 Haziran 2008)

1946’da, 1950’de bu hesaplaşma yapılabilirdi. Fakat yapılmadı. Yapılmamasının aslında gayet anlaşılır nedenleri vardı. Zor bir virajın kazasız belasız dönülmesi gerekiyordu. İçte büyük çalkantılara, sancılara yol açmadan otuz yıllık Tek Parti rejiminin tasfiyesi sözkonusuydu. Fevzi Paşa faktörü vardı. Her şeyden önce değişimin esas sponsoru olan Amerika, Soğuk Savaş ortamında, Türkiye’yi jeopolitik risklere sokacak maceralara taraftar değildi.

Türk demokrasisi 1950’de bir mutabakat üzerine kuruldu. CHP liderliği ile DP kurucuları (ve tabii terazinin o devirde sadece bir ucunu tutan askeriye), açık veya kapalı, şöyle bir uzlaşmaya vardılar: Tek Parti döneminin temel tasarrufları sorgulanmayacak. Devr-i sabık yaratılmayacak. Cumhuriyetin kurucusu her türlü tartışmanın üzerinde tutulacak. Birtakım şeyler kutsal bir haleye büründürülüp, adeta mumyalanıp, ülkenin mukaddesat galerisine kaldırılacak.


DP iktidara geldikten hemen sonra, Atatürk’ün 13 yıldan beri bir çeşit Araf’ta bekletilen cenazesi, Cumhuriyet’in mabedi olarak tasarlanan bir anıt mezara nakledildi. Paralardan kaldırılmış olan resmi yeniden tedavüle sokuldu. 1920 ve 30’lara ait bir dizi yasa “Devrim Kanunları” olarak kutsandı. 1951’de çıkarılan 5816 sayılı yasayla Atatürk’ün anısı, dinlere ve peygamberlere özgü koruma şemsiyesi altına alındı.

Tartışılmayan şeyler zamanla tarihe karışır, bir zamanların Şapka Kanunu gibi peyderpey etkinliğini yitirir, arada reformlar yapılır, memleket çağdaşlaşır, eski mevzuları aşar diye hesaplandı. Öyle umuldu.

Eski defterler açılabilirdi, açılmadı

1950’de tek seçenek bu değildi tabii. DP kurucularının şahsi durumu ya da tercihi ne olursa olsun, DP içinde veya dışında fırsat kollayan pek çok siyasi aktör, 1938 öncesinin defterlerini açmaya hazırdı. Ezanla birlikte en azından Dil Devrimi’nin ve Şapka Kanunu’nun revizyonu gündeme gelebilirdi. “İzmir Suikasti” dosyaları, hatta – umut bu ya – Şark İstiklal Mahkemeleri dosyaları ortaya dökülebilirdi. Rauf ve Karabekir’in itibarı iade edilirken, işin ucu Vahidettin’e ve hanedan mensuplarına dek uzanabilirdi. İsmail Hami ve Cemal Kutay gibi kimi tarihçilerin, 1910 ve 20’lerin “hakiki” tarihini yazacakları günü heyecanla beklediği anlatılır.

Amerika bu hesaplaşma işinde tecrübeliydi. Hemen aynı yıllarda İtalya’da, Almanya’da, Japonya’da Türkiye’dekine birçok açıdan benzeyen rejimlerin son derece kapsamlı ve kesin bir şekilde tasfiyesini Amerika idare etmişti. Türkiye’de bu yola gitmediler. İspanya ve Portekiz’de de gitmediler. Portekiz’le İspanya daha sonra, 1970’lerde, diktatörlük geçmişini nisbeten “yumuşak” ama kararlı bir şekilde tasfiye etmeyi başardılar. Türkiye onu da yapamadı veya yapmak istemedi. (İspanya’da Franco’nun anıt mezarı halâ duruyor; kırk yılda bir üç beş ihtiyar gidip eski günleri yadetmek isterse ona da karışan yok.)

O günün şartlarında belki doğrusu buydu. Aklı başında insanların çoğu da nitekim hadiseyi öyle gördüler. Türkiye’nin “pragmatik” yolu tüm dünyada alkış topladı. 1950’lerin, 60’ların dünyasında sayısız tarihçi ve siyasetbilimci, olmayacak bir şeyi oldurmayı – diktatörlük kurşununu demokrasi altınına dönüştürmeyi – başaran Türklerin sihrini öve öve bitiremedi.

Ziyan edilen yıllar

Aradan 60 yıl geçtikten sonra bugün görüyoruz ki o mutabakat yanlıştı. Büyük bir hataydı. Bu hatayla yaşamak memleketin 60 yılına maloldu. 60 yıl ziyan edildi. Daha da kaç yıl ziyan edilecek bilmiyoruz.

Tek Parti diktatörlüğü yıllarını kutsayıp, mumyalayıp, bir tür ulusal anılar müzesine kaldırdılar. “Kalbimize gömdük” dediler. İşte o gömdük zannettikleri eski rejimin hayaleti, 27 Mayıs 1960’ta, elinde kanlı bir orakla geri geldi. Ondan sonraki yirmi yıl boyunca, kâh Talat Aydemir , kâh Cevdet Sunay kılığında, kâh Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan olarak, kâh Avcıoğlu ve Uğur Mumcu, kâh Nihat Erim ve Sadi Koçaş kisvesini taşıyarak memleketin ruhunu muazzep etmeye devam etti.

12 Eylül’de kalıcı olarak ülkenin üzerine çöreklenmeyi denedi. 28 Şubatta bir kere daha geri geldi. Hükümetler devirdi, şehirler ve kasabalar bombaladı. Ülkenin bir yarısını, 25 yıl süren kanlı bir kâbusa mahkûm etti. Atatürk’ün “manevi” kızından söz etmeye cüret eden bir barış elçisinin katline emir verdi. Son yıllarda, korku filmlerinin final sahnelerini anımsatan bir son ihtilaçla gene hortladı. Ülkeyi baştan başa kan ve savaş bayraklarıyla donattı. “Mutabakat” üzerine kurulu Türk demokrasisini, tam da 22 Temmuz 2007 seçimlerinin sevinciyle kendini iyi hisseder gibi olmuşken, elinin tersiyle iptal etti. Rejime iğreti de olsa bir itibar maskesi sağlayan kurumları bile 5 Haziran kararıyla silip attı.

Öyle anlaşılıyor ki ebedi istirahatgâhına tevdi edilmeden, kalbine son kazık çakılmadan, daha çok korkunç ve belki çok kanlı sahneler göreceğiz.

Ayrı dünyaların ideolojisi

Mutabakat yürüyemezdi, çünkü birbirine taban tabana zıt iki siyaset anlayışı, siyaseti bırakın iki ayrı insan vizyonu söz konusuydu.

Demokrasi 20. Yüzyıl dünyasına havadan inmedi. Yüzlerce yıllık bir felsefi gelenekten, bir toplum ve hayat anlayışından doğdu. Bu anlayışın özü şudur: Bir ülkenin vatandaşı olan insanların, insan ve vatandaş olmaktan ileri gelen birtakım vazgeçilmez hakları vardır. Kişilerin hukukuna, haysiyetine, inancına, düşüncesine, malına mülküne dokunulamaz. Bunlar kutsaldır. Kişinin görüşü ona, buna, ya da toplum ortalamasına uymayabilir. Ama bu kendi bileceği iştir. Belli centilmenlik kurallarına uyduğu sürece istediği gibi yapar. Ülkenin nasıl yönetileceğini de, kendi fikri doğrultusunda belirlemeye çalışır.

Totaliter düşünce ise der ki, vatanın, milletin bir yüce Öz’ü vardır. Bu Öz dindir, Kitaptır, Nutuk’tur, Devrim’dir, şanlı atalarımızdır, şanlı proletaryadır, farketmez. Önemli olan o tekil ve yüksek irade kavramıdır. Bu iradeye boyun eğen her şey meşrudur. Akla ve vicdana uymasa da, yalan ve yanlış olsa da meşrudur. Çünkü en yüce değere hizmet eder. Bu iradeye boyun eğmeyen her şey gayrımeşrudur. Gaflet ve dalalet içindedir. İnat ederse vatan hainidir. Her görüldüğü yerde ezilmesi yalnız hak değildir, görevdir.

Kabul edelim ki bu da kendi içinde tutarlı bir görüştür. Ama iki görüş birbiriyle bağdaşmaz. Zeytinyağı ile sirke gibi ayrı durur.

Vatanın mutlak bir doğrusu varsa, buna uymayanla mücadele etmeye mecbursun. Kişisel ahlak bunu gerektirir. Tutarlılık bunu gerektirir. Dikkat edilirse, Kemalist düşünceye en büyük şevkle sarılanlar daima genç, idealist insanlardır. Talat Aydemir gibileri, Deniz Gezmiş gibileri, bunlardır. “Ey vatan gözyaşların dinsin” düşüncesi, “yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini“ düşüncesi zihinlerine egemendir. Ortada bir ahlaki öğreti vardır. Vatan, felsefi anlamda bir Zat’tır; ne istediği bellidir; buna hizmet etmek en büyük değerdir diye belletilmiştir. İster istemez Düşman aranacaktır. Çünkü düşünsel yapı bunu gerektirir. İlah varsa Şeytan da mutlaka vardır. Aranırsa bulunur. Bulunmasa da fantastik birtakım komplo teorileriyle imal edilir, yaratılır, var sayılır.

Devam edelim. “Vatan kurtarmak” görevse, gücü veya silahı olana iki misli görevdir. Sokaktaki adam nihayet “Vatan tehlikede ama elden ne gelir?” deyip sıyrılabilir. Silahlı Kuvvetlerin Kemalist ideolojiyle yetişmiş genç, idealist kadroları bunu diyemez. Dese kendi vicdanında kendini aklayamaz. O halde: Silahlı Kuvvetler Kemalist ideolojiyi üretiyor demek, yanlış olmasa da eksiktir. Kemalist ideoloji, kaçınılmaz olarak, Silahlı Kuvvetlerin siyasi gücünü üretiyor, onu siyasetin içine çekiyor demeliyiz.

Daha devam edelim. Vatan’ın bir yüce Öz’ü varsa bile bu Öz dilsizdir, konuşmaz. Dolayısıyla birilerinin O’nun namına konuşması, O’nun iradesini insanlara tebliğ etmesi gerekir. Bizzat veya melekleri vasıtasıyla konuşamayan her Tanrı’nın, bir ruhban sınıfına ihtiyacı vardır. Bunun adı Kardinaller Heyeti olabilir, Politbüro olabilir, Milli Birlik ve Beraberlik Kurumu olabilir. Her totaliter rejim kendi oligarşisini yaratır. Yapısı bunu gerektirir. Onsuz varolamaz. Böyle bir oligarşinin demokrasi fikriyle bağdaşmayacağı bellidir. Dahası, zaman içinde güçlenip kemikleşeceği de bellidir.

Yani Kemalizmle demokrasi başta bağdaşmadıysa sonradan hiç bağdaşmaz. Hayal kurmanın alemi yok.

Yolun sonu gelmiştir

Ve bağdaşmayacaktır. 1950 mutabakatının sonuna geldiğimiz artık bellidir. Son yıllardaki gürültü patırtının kaynağı çaresizliktir, çırpınmadır.

Evvela: Unutmamalı ki 1950 mutabakatı Türkiye’de bunca zaman Batı’nın onay ve desteğiyle ayakta durabildi. Şimdi artık onlar da akıllandı. Türkiye’deki esas çıkmazın nereden kaynaklandığını 10-15 senedir gayet iyi görmeye başladılar. Türkler istemese de Türkiye’yi artık medeni dünya içinde görmek istiyorlar.

Saniyen: Memleket çok değişti. Ekonomik güce kavuşan, daha önemlisi modern hayattan pay isteyen çok geniş kesimler ortaya çıktı. Bunların demokrasi konusunda kafaları daha önce görülmedik ölçüde nettir. Her şeyden önce, adam yerine konmayı talep ediyorlar. Rejimin antikalaşmış teolojisine karşı gerçek hayata ilişkin son derece somut ve yakıcı istekleri var. Türban işi bunun sadece bir cephesidir. Eski rejimin külüstür dogmalarıyla bunların üstesinden gelebileceğini düşünmek yanlış olur.

Salisen: Rejimin gelip çarptığı öbür duvar Kürt sorunudur. Eski teranelerle ülkeyi germeye biraz daha devam ederlerse ipin bir yerde kopması artık kaçınılmaz görünüyor. Vaktiyle gerçi koca imparatorluğu kaybettikleri halde tınmadılar. Ama bu sefer sistemin öyle bir şoka dayanabileceği pek kuşkuludur.

Şimdi sırası mı?

Denebilir ki, Günümüzdeki zor mücadelede Kemalizm defterini açmak siyasi anlamda bölücülük olmaz mı? Halkın kafası karışmaz mı? Sonuçta Türklerin büyük bir bölümü için Atatürk tartışılmaz bir değer, bir çeşit ulusal ilahtır. Onu tartışmanın sırası mı?

Bu soruların cevabı açıktır. 60 senedir işin detayıyla, yüzeyiyle uğraştık. Ağaçlardan ormanı görmemekte ısrar ettik. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, bugün yaşadığımız süreç, yargı darbesi, bunlar hep detaydır. Aynı olgunun değişik dışavurumlarıdır. Temeller sorgulanmadan, rejimin temelindeki büyük yanlış ele alınmadan yapılacak her şey akıntıya kürek çekmektir, bir fasit daire içinde debelenip durmaktır.

1950’den daha cesur olmamız gerekiyor bugün. İspanya’nın başardığını, İtalya’nın başardığını, Sovyetler Birliği’nin başardığını biz de başarabilmeliyiz.

Şimdi sırasıdır, hatta geçiyor bile.