8 Ekim 2009 Perşembe

Sansür

(Taraf, 21 Eylül 2009)

Bu yazıdan sonra kıyamet koptu...
Censeo (değer biçmek, takdir etmek) fiilinden censor (/kensor/) eski Roma’da hem nüfus idaresi hem ahlak zabıtası görevi yapan bir yüksek görevlinin adı. Yaptığı işin adı censura (/kensura/).

Latincenin Kuzey Frengistan vilayetindekonuşulan taşra lehçesinde bu kelimenin telaffuzu ikibin yılda tanınmayacak derecede değişmiş. İnce sesliye bitişen /k/ sesi önce /ts/ sonra /s/ diye söylenir olmuş. Geniz /n/sine bitişen /e/ sesi ağzın gerilerine doğru kaçıp /a/ olmuş. /U/ sesi incelip /ü/ halini almış. Kelime sonundaki –a dişil eki de önce /e/ olmuş, sonra eriyip gitmiş. Modern Fransızca sözcük halâ aslına yakın bir şekilde censure yazıldığı halde /sansür/ diye okunuyor.
Türkçeye gazetenin icadından hemen sonra sansür de gelmiştir. Kelimenin 1900 civarından daha eski örneğini bulamadım henüz, ama tahmin ederim 1865’lerde Tasvir-i Efkâr’ın hükümetle başı derde girdiğinde Babıali’de birileri “fekat bu censure’dür azizim” diye mırıldanmıştır.
*
Şimdi diyorlar ki memlekete özgürlük geldi. Doksan seneden beri tabu olan şeylerden bile artık serbestçe bahsedebilirsin.
Ama bir de ne görelim? Bu sefer başka şeyler sansüre tabi olmuş. Orduya, devlete, Yüce Manitu’ya istediğini söyle serbest, ama iş İlkçağ Arap mitolojisini sorgulamaya geldi mi orada dur diyorlar.
Neymiş? Allah diye biri varmış, canı sıkıldıkça kitap yazarmış ama artık yazmamaya karar vermiş, pırpır kanatlı ulaklarla birtakım hazretlere mesaj iletirmiş, o hazretlere dil uzatan maazallah çarpılırmış. Bu hikâyelere istemesen inanma diyorlar, tamam, ama inanmadığını açık açık söylemen caiz değildir. Nedenmiş? Müslümanlar alınırmış!
Doğanın boşluk kabul etmemesi gibi, bu toprakların havası mıdır, suyu mudur, özgürlük kabul etmiyor herhalde.

18 yorum:

  1. Cani sikildikça kitap yazmak oldukça yaygin bir arazdir. Benim peder de yaşi icabi son kitabini fi tarihinde yazmiştir. Mukîm bulundugumuz kâinat da yaşlanmiş -implosiona (irtica) hazirlaniyor- oldugundan son kitabini kur'an olarak yazmiş olabilir.
    Yanıtla
  2. keşke hiçbirimiz kendimizi tehdit altında hissetmesek, korkmadan yazabilsek böyle..
    Yanıtla
  3. Eğer gerçekten bu özgürlük söyleminizde samimi iseniz, çok da muteber bir entelektüel sayılmazsınız.

    Ülkeyi, dahası dünyayı az çok tanıyan biri, bu dünyada özgürlük gibi içi boş kavramların değil, gücün hakim olduğunu bilir. Bu ülkede camiler ahır yapıldı vaktinde, ülkeyi "özgür"leştirenler tarafından. Ama ne demişler: "Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner."

    Son olarak, bir müslüman olarak da yazdıklarınıza çok alındım doğrusu...

    Veli Seçkin
    Yanıtla
  4. senin bir orospu çocugu oldugunu söylemek de benim özgürlüğümdür. özgürlüğüme saygı duyup yorumumu yayınlayacak mısın?
    Yanıtla
  5. sevan bey yazılarınızı keyifle okuyorum.allah(?) sizin gibi aydın ve güzel insanları başımızdan eksik etmesin...burada yorum yazan bazı çapulculara lütfen kulak asmayınız.

    saygılarımla
    Yanıtla
  6. Yahu Sevan Abicim;

    Böyle tırt yorumları yayınlamana ne gerek var? Senin özgürlük algını bilmiyor muyuz? Dallamanın tekine mi ispat edeceksin? Dürer-i Dübr ne güne duruyor?
    (Ne çok soru sormuşum yahu!)
    Yanıtla
  7. Simdi biz de Gokhan adli kisiye "ozgur yorumlarimizi" yazsak burda, onu da yayinlayacak misiniz caanim Sevan Bey?

    Her neyse, yazilarinizi bir yerlerde; bir sekilde ve hep gormeyi umuyorum.

    Sevgiler, saygilar.

    Ferhan
    Yanıtla
  8. Bence özgürlükten çok 'saygı'ya ihtiyacımız var. İnananın tanrısıyla dalga geçmeyen saygıya.
    Yanıtla
  9. Sevanyan'ın bu yazısıyla ilgili olarak beni rahatsız eden şey üslubu. Yani din eleştirisinden ziyade bunu ifade tarzı, üstten bakan, alaycı yaklaşımı, hakaret olarak algılanabilecek cümleleri. Gerçi bu fikirlerini farklı cümlelerle ifade etse çok da tepki almazdı diyemem yine dindar kesimden aşırı bir tepki görürdü muhtemelen ama bence kışkırtıcı bir uslup her zaman karşıdakini savunmaya ve karşı saldırıya iter.
    Yanıtla
  10. Siz Gökhan'ın kusuruna bakmayın sevan bey, kendisi gerçekleri söylemeden duramıyor. Biz sizi seviyoruz.

    Sevgiler.
    Yanıtla
  11. sevan bey, son yazınız için sizi tebrik ederim. bu dünyada ki bütün tabular yıkılmalıdır, nasıl ki bazıları 19 kasım da saygı durusunda durmayı eleştirebiliyorsa (ki haklılar), benim de günde 5 kere tekrarlanan ezanı eleştirme hakkım vardır...
    Yanıtla
  12. simdi o elmayi kopartmayacaktiysa dalindan, o dal niye yaratildi, o herseye kadir olan seytana niye kadir olamadi, o herseye hakim olan niye ilk kitabina hakim olamadi da ikincisi lazim oldu, sonra ucuncusu ?

    bi de zaten bir allah varsa senden benden daha ozgurlukcudur, cem yilmazdan daha iyi espri anlayisi da vardir. bu isler zeka ile oluyorsa onda da zekanin allahi var demi.. bence o varsa ben olunce beni cehenneme de atmaz atsa atsa bi tokat atar yuru len der gozum gormesin :) cok bilmis seni..
    Yanıtla
  13. Sayin Veli Seckin;

    Kayser-Malatya yolu uzerinde Kayseri den cikinca 3-5 km sonra Molu adinda bir yerlesim yeri var.
    Bir gun yolunuzu oraya dusurun ve Ermeni'lerden kalan kilisenin icini disini, tezek yapmak icin bir insan boyu hayvan boku ile nasil doldurduklarini kendi gozlerinizle gorun.
    Bu arada Ermeni degilim, Hristiyanda degilim.
    Btuu Haquj Istanbul-TR/New York-Usa
    Yanıtla
  14. sevan bey
    yazılarınızı ilgiyle takip ediyorum ve tüm yazılarınızı beğeniyorum ama bu yazıdaki düşüncenize ilk defa katılmadım ama saygı duyuyorum düşüncenize inanmayabilirsiniz herkes içinde de inanmadığınızı savunabilirsiniz fakat uslubunuz çok yanlış kemalistlerin müslümanlarla alay ettiği gibi sizde inananlarla alay etmişsiniz haksız bir tavır bence. ve tek kibritle harab olacak , bir tek göktaşıyla yok olacak bu doğaya inanacağıma bunları yapan varlığa inanmayı tercih ederim ama sizlede dalga geçmem
    Yanıtla
  15. herkesin herşeyle alay etme hakkı vardır. senin kutsalına ben de kutsal muamelesi göstermek zorunda değilim. tıpkı kemalistler gibi siz de bunlara alışacaksınız. alışmayı öğreneceksiniz. gerçi henüz köprü geçilmiş sayılmaz ama yine de samimi olmakta fayda var.
    Yanıtla
  16. Bu Nişanyan'dan hoşlanmıyorum. Bir kaç aksaklıkbelirlemiş, Türklüğe ve müslümanlığa yönelik kinini kusuyor. Bizim aşağılık kompleksinden muzdarip idyotlarımız da Sevan Sevan diye can atıyorlar.
    Yanıtla
  17. Gelenekçi-Atalarının uydurduklarını din zanneden güruha karşı nefretinizi anlıyorum.
    Ben de bu zihniyetle yıllardır sıkı bir mücadele içindeyim.
    Ancak algılayamadığınız yaratıcı hakkında böyle cümleler sarfetmeniz tribünlere oynamaktan başka bir şey değil.Madem böyle bir varlığa inanmıyorsunuz,sizce var olmayan bir varlığın icraatına nasıl anlam yüklüyorsunuz.
    Neden inanmadığınız varlığa sataşıyorsunuz.
    O yok deyip geçin o halde,idrak edemiyorum deyip geçin. Hem yok deyin hem onun beyanı zannettiğiniz argümanları kullanın???
    Yanıtla
  18. Bu son adsızın yazdıkları dinin kritik düşünceyi nasıl körelttiğinin açık bir örneğidir.
    Yanıtla

12 Nisan 2009 Pazar

Örtmenim bu konular kitapta yazmıyor...


(Taraf gazetesi HerTaraf sayfası 12 Nisan 2009)


Çoluk çocuk durmadan yazıyor, sana okulda öğretmediler mi Atam vatanı kurtardı diye? Pes yani bu kadar bilgisizlik olmaz, bak ilkokul kitapları bile yazıyor. İlkokul kitaplarında YAZMAYAN bir şey gerçek olabilir mi? Feryadı basıyorlar: Örtmenim Sevan dersini çalışmamış!!

Halbuki ilkokul kitaplarında benim bildiğim bir sürü şeyi yazmıyorlar. Belki unutuyorlar, belki de vatanmillet edebiyatından sıra gelmiyor. Buyurun, aklıma gelenlerden bir demet sunayım. Daha bir sürü var, bunlar misal.

Dünya harbinde DÜŞMAN’ın amacı yurdumuzu bölmek parçalamak ele geçirmek sömürgeleştirmek değil miydi?

Birinci Dünya Savaşının son döneminde düşman savaştan sonra kurmak istediği düzeni herkesin anlayacağı şekilde açık seçik ilan etti. 5 Ocak 1918’de İngiltere Başbakanı Savaş Hedefleri deklarasyonunu yayınladı. Ondan üç gün sonra ABD Başkanı meşhur Ondört İlkesini açıkladı.

Türkiye’ye dair ikisinin söylediği neredeyse kelimesi kelimesine aynıdır. A- Türkiye’
nin nüfus çoğunluğu Türk olan kısmında sağlam, güçlü, güvenli (secure) bir devlet kurulmalıdır. B- Nüfusu Arap olan yerler Türkiye’den ayrılmalıdır; bu yerlerin “serbestçe” gelişmesi için galip devletler gerekli idareyi kurmalıdır. C- Türkiye’nin kalkınması için gerekirse bir veya birkaç devlet yardımcı olmalıdır. D- Savaş esnasında Almanya’nın Türkiye’ye verdiği devasa krediler silinmelidir. E- İstanbul Türkiye’ye bırakılmalıdır. F- Boğazlar galip devletlerin kontrolünde uluslararası trafiğe açılmalıdır.

Hepsi bu. Arzu eden bakıp okuyabilir, Wilson’s Fourteen Points veya Lloyd-George’s War Aims Declaration diye ararsanız her yerden bulunur. Sonra da bir zahmet Lozan Antlaşmasını okuyun, aradaki yedi farkı bulun. Ben şahsen bulamıyorum.

Neden bu yolu seçtiler? Hep sanırdım ki Rusya’daki ihtilal yüzündendir; 1917’de Rusya’ya Bolşevikler iktidara geldi, ondan korktular. Rusların İstanbul’a çıkmasını, yahut Anadolu üzerinden Akdeniz’e sarkmasını en büyük tehlike olarak gördüler. O yüzden sağlam bir Türkiye istediler. Çokuluslu eski yapının yürümediği yüz seneden beri belliydi. Nereden tutsan elinde kalan o yamalı bohça yüzünden büyük devletler dört-beş kez birbiriyle savaşmanın eşiğine gelmişti. O yüzden yeni Türkiye’nin imparatorluk sevdasından vazgeçmesini şart koştular.

Şimdi ta 1911 yılında İstanbul’daki İngiliz büyükelçisinin yazdığı analizleri okuyorum, hayrettir ki orada da hemen hemen aynı şeyleri demişler. Aman Türkiye’nin Anadolu’daki toprakları bölünmesin, yahut farklı devletlerin etki alanları kurulmasın, yoksa dünya savaşı çıkar... İngiltere’nin tek başına Türkiye üzerinde garantörlüğe soyunması da olmaz, tehlikelidir... En iyisi Batılı devletler ortaklaşa Türkiye’nin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü garantilesinler, reformlara yardımcı olsunlar. Ya da illa müdahale gerekiyorsa hep birlikte konsorsiyum halinde müdahale edilsin... Merak ederseniz Sir Louis Mallet’in raporu, Feroz Ahmad’in kitabında tam metni var.

Vatanımızı İŞGAL edip bütün kalelerini zaptetmediler mi? Bütün tersanelerine girmediler mi?

Ettiler tabii. Dünya savaşı çıkartıp yenilirsen seni de zaptederler. Hoşuna gitmiyorsa elalemin dünya savaşına girme, gireceksen de yenilme.

Ama askeri işgal başka şeydir, ilhak (el koyma, istimlak etme, “bura benimdir” deme) başka şeydir. Adamlar Türkiye ile aynı tarihte Almanya’yı, Avusturya’yı, Macaristan’ı, Bulgaristan’ı da işgal ettiler. Aşağı yukarı aynı mütareke belgesini imzalattırdılar: yenik ülke derhal ordusunu terhis edecek; askeri teçhizat teslim edilecek; düşman esirleri bırakacak; galipler gerekli gördükleri limanları, demiryolu istasyonlarını, stratejik noktaları işgal edecekler. Girdiler, bir-iki sene kaldılar, barış imzalanınca çekip gittiler.

Türkiye’de de 1923’te Lozan antlaşmasına kadar kaldılar, sonra bir damla kan dökülmeden bırakıp gittiler. Türk antlaşmasının aslında 1919 yazında imzalanması planlanmıştı, Batı gazeteleri 1919 baharında öyle yazmıştı. Neden dört yıl gecikti? Bu soruyu sorabilsen, zaten gerisi çorap söküğü gibi gelir, modern Türk tarihini birdenbire ANLAMAYA başlarsın.

İşgalin nedeni EMPERYALİZMİN doymak bilmez iştihası değil miydi? Kaynaklarımızı sömürmeye, kanımızı emmeye gelmediler mi?

Eğer öyle niyetleri varsa hiç belli etmediler. İşgalin ilk altı ayının belgelerini okuyun bakın, yıllar önce vatanmillet tarihçilerinden Bilal Şimşir yayımlamıştı. Adamların sanki tek derdi varmış gibi görünüyor: savaş suçlularının cezalandırılması. Bir de, memleket çapında İttihatçı direniş odaklarının dağıtılması.

Savaş suçlulardan kasıt, bir, ülkeyi savaşa sokan İttihat ve Terakki önderleri; iki, Ermeni katliamında adı çıkanlar; üç, savaş sırasında sivil halka ve esirlere kötü muamele ettiği ileri sürülen Ali İhsan Sabis Paşa gibi birkaç komutandı. Bildiğiniz Ergenekon tayfası.

Bunlarla uğraşmalarındaki amaç bana çok net görünüyor: Yüz yahut ikiyüz kişiyi şiddetle cezalandır, geri kalanına günah çıkarma şansı tanı, “emir kuluyduk, Türk milleti olarak suçlu değiliz” dedirt. Bir keçi bul, suçu ona yükle. Eskiyi yıka, pakla, siyasette yeni bir sayfa aç. Bunu yapmadan, dünün düşmanıyla dost olamazsın.

1945’te Nürnberg’de ve Japonya’da bu işi daha beceriklice yapacaklardı; 1918’de acemiydiler, olmadı. İşin yürümeyeceği 1919 Mart-Nisan’ında belli oldu. Ondan sonra işgalci güçlerin tavrı yüzseksen derece değişir. Öfke, kin, intikam, hakaret, cezalandırma gibi duygular söylemlerine hakim olur. Mayıs başında Paris’te toplanıp bir dizi karar alırlar. Bir kere Türk barışı belirsiz bir geleceğe ertelenir. Amerika, Türkiye mandasını KABUL ETMEYECEĞİNİ açıklar. Kilikya dedikleri Adana ve Maraş’ın Fransızlar tarafından işgaline yeşil ışık yakılır. Kars, Ardahan ve Batum’da kurulmuş olan geçici Türk hükümetinin lağvı için düğmeye basılır. Yunanlılar İzmir’e çıkartılır.

Soru sormak iyidir. Mesela şu soruyu sorabilirsiniz: 1918 Ekimi ile 1919 Mayısı arasındaki altı ay, bir yandan Türkiye'nin tam bir askeri ve siyasi teslimiyet içinde olduğu, öbür yandan İngiltere'nin henüz ordularını terhis etmediği, dolayısıyla aktif bir müdahale için ideal koşullara sahip olduğu dönemdi. Amaç eğer Türkiye'yi yemek, yutmak, bölmek veya ezmekse, neden altı ay beklediler? Neden o altı ayda hiçbir ciddi düşmanlık belirtisi göstermediler de, iş işten geçtikten, müttefik orduları terhis edildikten, İngiliz maliyesi çöktükten, Avrupa kamuoyu savaş aleyhine döndükten, Türkler yenilgi şokunu atlattıktan SONRA gösterdiler?

Düşman SEVR Antlaşmasıyla yurdu esaret zincirine vururken Kurtuluş Savaşı vermeyip ne yapacaktık?

Atatürk’e göre Kurtuluş Savaşı 19 Mayıs 1919’da başladı (gerçekte daha o yılın Şubat-Mart’ında başladı, ama burada farketmez). Millici rejim Sivas Kongresi’nin (Ekim 1919) hemen ardından Anadolu’ya hakim oldu, tüm vilayetlere kendi valilerini atadı, bürokrasiyi denetimi altına aldı. Ankara meclisi 23 Nisan 1920’de toplandı.

Sevr Antlaşması 18-24 Nisan 1920’de San Remo konferansında şekillendi, 11 Mayıs’ta kamuoyuna açıklandı, 10 Ağustos 1920’de imzalandı.

Demek ki mantıken Kurtuluş Savaşı Sevr’e tepki olamaz. Buna karşılık Sevr belki Kurtuluş Savaşına tepki olabilir.

Kurtuluş Savaşına karşı çıkanlar VATAN HAİNİ gerici yobaz softalar değil miydi?

Güzel ülkemizde vatanmillet deyince akan sular durduğundan, Milli Mücadelecilere kamuoyunda açık açık açık karşı çıkan pek az kişi oldu. Baştan sona açık ve tutarlı bir duruş gösterenler benim bildiğim üç kişidir.

Bir, Rıza Tevfik: Galatasaray mezunu. Modern Türkiye’nin ahlak felsefesi üzerinde ciddi şekilde kafa yormuş ilk ve muhtemelen son düşünürü.

İki, Refik Halit: Galatasaray mezunu. Çağın en dürüst ve duyarlı yazarı, modern Türk edebiyatına “Anadolu’yu” sokan kişi.

Üç, Ali Kemal: Mülkiye mezunu. İstanbul Üniversitesinde edebiyat profesörü. Türk edebiyatında evlilik dışı beraberliği savunan ilk yazar. Gazeteci Hasan Fehmi cinayeti üzerine 1909’da Türk tarihinin ilk üniversite yürüyüşünü örgütleyen kişi. 1920’de üniversitenin tüm fakültelerinin kız öğrencilere açılmasını yasalaştıran Maarif Vekili.

Üçü de resmi dilde “vatan haini” diye geçer.

* * *

Daha ne sorular var bir bilseniz.

Atatürk 1919’da Anadolu’ya çıkmak için neden Karadeniz’de İngiliz işgali altında olan tek liman kentiSamsun’u seçti?

Düşman madem Irak’ı Suriye’yi vesaireyi sömürgeleştirme peşindeydi neden ilk iş bu yerlere yirmi sene içinde bağımsızlık vermeyi taahhüt etti?

Lozan’da Türkiye bilmem kaç yüz bin kişilik ordu besleme hakkını kazanınca daha mı bağımsız oldu daha mı az bağımsız oldu? Bu devasa orduyu teçhiz etmek için 1933 ve 1936'da kime başvurdular?

Amerikan mandasının 1918’de değil de 1946’da kurulması Türkiye için daha mı iyiydi?

Haydn hastası olan Damat Ferid mi daha Batılıydı, meyhane havaları ile pavyon artistlerinden başka müzik bilmeyen bazı millici askerler mi?

İlkokul kitaplarının sınırları dışına çıkınca insanın zihni açılıyor, ufku genişliyor, nefesi ferahlıyor. Deneyin, siz de hoşlanacaksınız.

10 yorum:

  1. Yaziniz cok güzel, sizi takdir ediyorum. Yazilarinizi cok begeniyorum. Kitapinizi da ismarladim ayiptir söylemesi. Kelimebaz kösenize de nasil cümlelerin arasina siyaset ve tarihi sokusturdugunuz da hosuma gidiyor. Türkiye'de cok irkci var, onlarin karsisinda nasil sabirla durdugunuzu takdir ediyorum. Gördügüm cogu ermeni böyle olgun davraniyor. Rakel Dink mesela. Ama onlar baska konu. Umarim benim de yazilarim sizin hosunuza gider: http://jiyan-hayat.blogspot.com/
    Yanıtla
  2. Ya hocam anlattiklarin iyi,hos da kafasi 17 sene "Atam sen kalkta ben yatam" ile terbiye edilmis (universitede anlamaya basladim vaziyeti) yureginin derinliklerine Ermeni dusmanligi ekilmis ve utanarak soyluyorum boy atmis,etnik olarak ancak yarim Turk olsa da (kalan yari Cerkez ki baskin olan tarafta o sanirim)"bir Turk dunyaya bedeldir"e inanmis; bir dolu baska arizasi olan bendenizin milliyetcilik zehrinden kana kana icmis ruhunu nasil teskin edecegiz?
    Biliyor musunuz en cok neden rahatsiz oluyorum? Ya tanistigim biri haric butun Ermeniler benden nefret ediyordu.
    Kusura bakmayin kafam karisik abuk subuk yaziyorum,neyse ruhumun yikanmasi lazim ama cesmeyi hala bulabilmis degilim.
    Sahi abuk subuk nereden geliyor,nisayansozluk e bir bakayim.
    dragut@gmail.com
    Yanıtla
  3. sayfalarca yazıp da hiçbir şey anlatmayan / sadece insanı kışkırtmaya yarayan (sanırım bundanda zevk alıyorsunuz ki ayrı bir blogta bunlarıda yayınlamışsınız ) hiçbir yere varmayan yazılar / sömürgen ülkelerin düşüncelerini bizlere farklı bir yorumla yutturmaya çalışan sömürgen bir hoca..
    Yanıtla
  4. Sayın Nişanyan yazılarınızı çok beğeniyorum. Tarafı zaten düzenli olarak okuyorum. Ancak bir hususu dikkatlerinize sunacağım. sorularınızdan biri şu: Atatürk 1919’da Anadolu’ya çıkmak için neden Karadeniz’de İngiliz işgali altında olan tek liman kenti Samsun’u seçti?
    Sizin gazetenizde Sayın Hür ise 26.04.2009 tarihli "Yeni bir başlangıç ümidi: Türk-Ermeni Teâli Cemiyeti" başlıklı makalesinde: "Berç Keresteciyan, değerli Araştırmacı Kevork Pamukciyan’a göre, 16 Mayıs 1919’da Bandırma Vapuru ile Samsun’a hareket edecek olan Mustafa Kemal’in gemisinin İngilizler tarafından Karadeniz’de torpilleneceğini avukat Saadeddin Ferid (Talay) Bey vasıtasıyla Mustafa Kemal’e bildiren kişiydi. Berç Keresteciyan, Mustafa Kemal’in isteği ile 21 Haziran 1934’te çıkan Soyadı Kanunu ile ‘Türker’ soyadını aldı. Bu cümleler birbiri ile çelişiyor mu lütfen bu konuda fikirlerinizi bizimle paylaşın
    Yanıtla
  5. Sayın Nişanyan, yazılarınız baştan sona aynı perspektiften bakmaya zorlandığımız tarihimizin önemli bir bölümüne başka bir perspektiften bakmayı sağlıyor olması açısından önemli, ancak bu üslupta ve kısalıkta olduğu sürece basit empati denemeleri olarak kalacak. Blogda daha fazlasını beklemek doğru değil belki de ama yine de bazı şeyleri daha derinlikli analiz ederseniz daha tatmin edici olur. (Örn: Milli mücadeleye karşı çıkan o üç kişi bunu neden yaptı? Sevr gibi kapsamlı ve çok taraflı bir anlaşma sadece yerel isyan hareketleri başladı diye ortaya atılabilir mi? vb.)
    Yanıtla
  6. kendini dışarda tutarak eleştirmek......
    içerdekinden daha keskin bakabilme imkanı verir şüphesiz bu yazılarınızda net biçimde görülüyor.anlam üretme çabasını küçümsemek(türklüğün) tabiki dışardan bakınca kolaycılık ve belki sorumsuzluk.....millet temelinde eleştiri yapınca ister istemez sizin milliyetinizi sorgulamak geliyor insanın aklına .... soru:Ermeni aidiyetiylemi yoksa türklük veya türkiyelilik aidiyetiylemi konuşuyorsunuz? yoksa böyle bir ayrım yapmıyormusunuz?
    kelimebazdaki çabalarınız malatyadaki usta ermeni zanaatkarları(eski) anımsatıyor takdire değer yani(koşulsuz)
    Yanıtla
  7. valla bu sivri dilinizle hala yaşadığınıza şükredin.söyledikleriniz insana neden bukadar mantıklı geliyor.
    Yanıtla
  8. 19 mayısta Samsunda karışıklık olduğundan oranın da işgalinden endişe duyan osmanlı devleti yollamıştı M.Kemali. Kendisi seçmedi Samsun'u. Ama biçilmiş kaftandı, coğrafi açıdan, kabul. Ayrıyeten de, madem güçlü Türkiye istiyorlardı, Yunanlıların işgalini neden desteklesinler İngilizler. Yahu şunu düşünün, ilk antlaşmalarda İtalyanlara verilen İzmir Yunanlılara veriliyor, ve italyanlar kuzu kuzu bırakıyorlar izmiri sonra kaçıyorlar, bunun uzlaşması mümkün mü dediklerinizle?.. Basbayağı İngilizler Yunanlıların arkasındaydı ve güçlü Türkiye istemiyorlardı bu perspektiften bakarsak...
    Yazınız alternatif olarak bakılrsa değerli ama cidden bu bilgilere sahipseniz, bir daha gözden geçirmenizi tavsiye ederim. Saygılar.
    Yanıtla
  9. Şiir müsvettesi'ne cevap:

    1. Neden özellikle İngiliz işgalinde olan tek limanı seçtiler, VEYA neden o limanı 19 Mayıs'tan birkaç gün önce İngilizler işgal ettiler? (Gemide yeni Sinop valisi de vardı, Sinop'ta mola verdiler.)

    2. Neden İzmir'i Yunanlılara mütarekeden 6,5 ay sonra işgal ettirdiler? Karar ve politika değiştirmiş olabilirler mi? İtalyanlar kuzu kuzu bırakmadı, İzmir işgalini "ulusal ihanet" olarak niteleyip barış konferansından çekildiler.
    Yanıtla
  10. Sevan Bey saygılarımla,
    Yazılarınızı yeni okuyorum.
    Eğer yanlışım varsa düzeltiniz, işgal mayısta yapıldı ama Paris'teki toplantı 18 Ocak'ta oldu. İzmir işgaline de orada karar verildiğine göre Mondros'la arada 2,5 ay var.
    Yanıtla

29 Mart 2009 Pazar

Vatan kurtardı, halifeyi kovdu, daha ne?

(Taraf gazetesi HerTaraf sayfası 29 Mart 2009)
Türker Alkan emekli kahvelerinin vazgeçilmez klasiklerini bir kez daha özetlemiş:
“Atatürk’ü başımıza gelen ve gelecek olan her türlü belâdan sorumlu bir felâket tanrısı gibi görenlerin neye itiraz ettiklerini anlamakta da zorlanıyorum doğrusu. Neye itiraz ediyorlar? Kurtuluş Savaşı’na mı? Saltanatın ve halifeliğin kaldırılmasına mı? Cumhuriyetin kurulmasına mı? Kadınlara eşit haklar tanıyan Medeni Yasa’nın kabulüne mi? Şeriatın işlemez kılınmasına mı? Çağdaş bir eğitim sisteminin kurulmasına mı? Laikliğin benimsenmesine mi? Son bir soru: Bu reformlar olmadan demokrasi kurulabilir miydi?” (Radikal, 22 Mart Pazar)
“Bkz: Hitler otoban yaptı o yüzden sevmiyorlar,” veya “Bkz: Stalin zamanında hırsızlık yoktu,” deyip geçmek mümkün. Ama biz öyle yapmayalım, etraflıca cevap verelim. Belki itirazları anlamakta zorlananlara faydamız dokunur.
Soruları geldiği sırayla cevaplayalım isterseniz. Sonra d
Eskiler alıyorum, eskicii
a sözü edilmeyen bir-iki taneyi ekleriz.
1. “Kurtuluş Savaşı” adıyla anlatılan yalanlar manzumesine, evet, itiraz ediyoruz.
Türkiye Birinci Dünya Savaşında saldırgan tarafta yer aldı. Tarihin en büyük askeri hezimetlerinden birine uğrayıp dağıldı. Savaştan sonra burada galiplerin işine gelen bir rejim kurulması gerekiyordu. O rejim 1923’te aynen istedikleri gibi kuruldu. Hepsi budur.
Daha erken kurulabilirdi. Daha kolay ve daha kansız olurdu, memleket o kadar harap olmazdı. Belki Tek Adam diktatörlüğüne de o kadar kolay teslim olmazdı. Ama 1918’de İngilizler bir hata yaptılar, barış şartı olarak İttihat ve Terakki kadrolarının tasfiyesini talep ettiler. Bunun üzerine birileri vatanmillet diye haykırarak ayağa kalktı. Altı sene savaştan bitmiş bir ülkeyi gözünü kırpmadan tekrar kana ve ateşe sürdü.
İngilizler kızıp tehditler savurdular, asarız keseriz böleriz Sevr yaparız diye gözdağı verdiler, etkili olsun diye Yunanlıları sahaya saldılar. Üç sene daha manasız bir katliam oldu. Sonra gene İngilizlerin dediği oldu. Tek farkla: İttihatçı kadrodan ayıkladıkları yirmi otuz kişi hariç, gerisi vatan kurtaran kahraman kontenjanından memleketin tepesinde oturmaya devam etti.
Bundan dolayı kime neden minnet duyulacak, ben “anlamakta zorlanıyorum doğrusu”.
2. Padişahlığın kaldırılıp BU cumhuriyetin kurulmasına itiraz ediyoruz.
Faraza İngiltere monarşisi kaldırılıp Fransa cumhuriyeti, yahut İsveç krallığı yerine Finlandiya cumhuriyeti kurulsaydı itiraz etmezdik belki. Ya da ederdik, kime ne? İngitere’nin Fransa’dan kötü bir yer olduğunu kim söylüyor? İsveç kralının Finlandiya cumhurbaşkanından daha yaramaz bir adam olduğu ne belli? Asya farklıdır Avrupaya benzemez diyorsanız buyurun, Tayland krallık, Kamboçya cumhuriyet: hangisi daha iyi?
Dünya Savaşı öncesi Türkiye’de aksırıp tıksırsa da işleyen bir Yasama Meclisi vardı. Serbest veya serbestimsi seçimler yapılıyordu. Çatır çatır çatışan siyasi partiler ve her yıl bir yazar vurulsa da canlı kalan bir basın vardı. 1923’te bunun yerine tüm üyeleri şahsen Reisicumhur tarafından belirlenip seçilen ve Reisicumhurun canı istediğinde ıskat edilen bir hık deyiciler kurulu geldi, iyi mi oldu?
1839’dan 1913’e dek Osmanlı devletinde siyasi nedenlerle tek kişi idam edilmedi. 1923’ten sonra yüzlercesi pazar meydanlarına kurulan darağaçlarında asıldı. İstibdat mı dediniz?
İran’da 1978’de şahlık rejimini devirdiler, yerine cumhuriyet kurdular. Bundan dolayı sevinmeli miyiz? Ondan iki sene önce İspanya’da Franco rejimi eceliyle son bulunca yerine krallık kurdular. Bundan ötürü üzülmeli miyiz?
Hem 1920-1923’te bir dizi darbeyle iktidarı ele geçirip “cumhuriyet” kuranların yaptığı, ettiği, düşündüğü ve söylediğiyle, 2002-2008’de bir dizi darbeyle iktidarı ele geçiremeyenlerin yaptığı, ettiği, düşündüğü ve söylediği o kadar farklı mıdır acaba diye bir oturup düşünsek faydalı olur belki. Adamlar Atatürk’ün izindeyiz diyorlar. Belki de haklıdırlar?
3. Kadınlara eşit haklar tanıyan Medeni Yasa’nın kabulüne itiraz etmiyoruz, hatta bunu dayatan Batılı “düşmanlarımıza” teşekkür ediyoruz.
Medeni Kanun’u adamlar Lozan’da dayattılar, çatır çatır kabul ettirdiler. Atatürk değil Hacı Abdülgaffar olsa yapacağı bir şey yoktu, kabul etmeye mecburdu.
Lozan’dan daha yüz sene önce dayattıkları, berikilerin de pek itiraz etmeden kabul ettiği şuydu: Gayrımüslim tebaaya İslam hukukunu uygulayamazsın. Eğer İslam hukukunu sürdüreceksen gayrımüslimler için ayrı mahkemeler kurmak zorundasın. Bunların adil olacağına güvenmediğimiz için de gayrımüslim tebaan için kapitülasyon adı verilen ek güvenceleri kabul edeceksin.
Lozan’ın kilit müzakere konularından biri buydu. Eski hukukunu sürdüreceksen, azınlıklar için eskisinden de beter kapitülasyonları kabul edeceksin, çünkü bu saatten sonra sana artık hiç güvenmeyiz dediler. Ankara da bunun üzerine, ehveni şer deyip, müslim ve gayrımüslime eşit olarak teşmil edilecek “laik” bir medeni hukuku getirmeye razı oldu. Olay budur.
Kaldı ki İstanbul Darülfünunu’nun Hukuk Fakültesinde 1880’lerden beri Batı usulü medeni hukuk mecburi dersti. 1910’larda da memleketin en kalburüstü hukuk talebesinden 10-15 kadarı devlet bursuyla Lozan Üniversitesine gidip medeni hukuk tahsil etmişti. Yani memleket ortaçağ karanlığında kıvranıyordu da Atam geldi Medeni Kanun getirdi, yok öyle şey.
4. Çağdaş bir eğitim sisteminin kurulmasına itiraz etmiyoruz, aferin Safvet Paşa diyoruz.
Ve konunun Atatürk’le alakasını anlamakta güçlük çekiyoruz. Türkiye’de “çağdaş” dedikleri bugünkü sistemin temelleri 1830’larda atıldı, Safvet Paşa’nın 1869 tarihli Maarif-i Umumiye Kanunuyla pekişti, Abdülhamit devrinde imparatorluğun taşrasına yayıldı. İlkokul-ortaokul-lise sistemi bu dönemin ürünüdür. Galatasaray gibi dünya çapında bir çağdaş lise 1868’de kuruldu. Maarif Vekâletine bağlı ilk kız liseleri 1882’de – yani Fransa ile aynı yıl – kuruldu. İstanbul Üniversitesi Abdülhamit’in fermanıyla 1900’de kuruldu.
Manastır’ın kör taşrasındaki askeri lise öğrencilerine 1890’larda Fransa’nın siyasi akımları ile çağdaş edebiyatı okutuluyordu, Fransızca olarak. Cumhuriyet’in “çağdaş” liselerinde sıkıysa dene, Şırnak’a sürerlerse gene şanslısın.
1921’de Ankara Meclisi’nin topladığı Maarif Kongresi’nin önde gelen kaygısı “şarktan ve garptan gelebilen bilcümle tesirlerden tamamen uzak, seciye-i milliye ve tarihiyemizle mütenasip bir kültür” oluşturmaktı. O günden beri de değişen bir şey yoktur.
1920-1938 döneminde Türkiye’de her düzeyde eğitimin nasıl yerinde saydığını, hatta gerilediğini,Yanlış Cumhuriyet’in 184-203 sayfalarında sayılarla izah ettim. Burada tekrarlamaya gerek yok. İnsan eski ezberleri tekrarlamadan önce merak eder bir okur demekle yetineyim.
*
Maamafih buraya kadar saydıklarımın hepsi detaydır, teferruattır. Çerez niyetine yazdım kabul edin. Farzedin ki bunların hepsinde onlar haklı biz haksızız: vatanı da Atatürk kurtardı, liseleri de O kurdu, kadınları da azat etti, cumhuriyet de illa ki çok iyi bir şeydir. Gene itiraz ederiz. Hem bunların hepsinden daha önemli bir zeminde itiraz ederiz. Çünkü,
5. Devlet reisinin görüş ve emirlerini reddeden herkesi alçak, soysuz, vatansız ve gizli emel sahibi hain ilan eden zorbalık diline itiraz ediyoruz.
Bu dil, bir toplumu kuşaklar boyu düzelmemecesine hasta eden ve çürüten bir dildir. Düşüncenin ve yaratıcılığın kaynaklarını kurutur. Korkuyu ve ikiyüzlülüğü bir hayat tarzı haline getirir. En cahil ve zorba olanın her zaman zeytinyağı gibi üste çıkmasını meşrulaştırır.
Doksan yıldan beri kafası çalışan ve kahvehane muhabbeti dışında söyleyecek bir sözü olan herkese bu ülkeyi zindan eden bu dildir. Muasır medeniyetin tiksinerek söz ettiği bir gariban gettoya mahkûm eden de bu dildir.
Cumhuriyet bu dili kurucusundan öğrendi. Ulu Önder’in 1920-21’den sonraki her demecine, her söylevine, her cümlesine bakın: baştan aşağı tehditnamedir. Büyük Nutk’un her sayfasını, Önder’le öyle ya da böyle görüş ayrılığına düşen kişilere yönelik kan dondurucu küfürler süsler. Herhangi bir konuda Reisicumhur’dan farklı düşünen HERKES satılmıştır, HEPSİ düşman ajanıdır, imha edilmesi gereken zararlı unsurdur; hiç değilse aptal ve zevzektir.
Hem dürüst, vatansever ve az çok zekâ sahibi olacak, hem O’na kayıtsız şartsız itaat etmeyecek? Bu ihtimal, Nutuk sahibinin ve onun kurduğu Cumhuriyetin hayal sınırlarını zorlar.
De ki Reisicumhurun her dediği doğruydu (ki değildi), sadece dili bozuktu. O dil gene büyük bir felakettir: kendi kendini çoğaltır, Reisicumhur kadar parlak olmayan kişilerin elinde ölümcül bir silah olur. Bu zehirli gübre ile beslenen topraklarda Kılıç Ali’ler, Reşit Galip’ler, Recep Peker’ler yetişir. Çevik Bir’ler, Eruygur’lar, Tolon’lar, Büyükanıt’lar, ve henüz emekli olmamış olan niceleri yetişmeye devam eder.
Bir toplumun başına bundan daha büyük ne felaket gelebilir, bilmiyorum. Bu felaketi tüm anıları ve tüm sonuçlarıyla beraber memleket sathından silmeden hangi demokrasi nasıl kurulabilir, onu da bilmiyorum.
Nihayet en önemlisi,
6. “Vatan mevzubahis ise gerisi teferruattır” diyen ahlaksızlık ideolojisine itiraz ediyoruz.
Ama sayfacı arkadaşlar “yazıyı çok uzatma okumazlar” dediği için onu da bir başka yazıya erteliyoruz.

19 yorum:

  1. Mükemmel bir yazi, tebrik ederim.
    Ne zaman adam oluruz?
    Bu yazinin biraz daha insafli hali "Inkilap Tarihi" dersi yerine okullarda okutuldugunda
    :)
    Yanıtla
  2. Harika bir yazı olmuş, her zamanki gibi. Tebrikler sn. Nişanyan.
    Yanıtla
  3. Vatan mevzubahis ise nişanyan gibiler teferruattur.
    Yanıtla
  4. bir de ,vatanim dedigin yerin dilini yazmayi ogrenseydin...teferruatci ve vatanci arkadas.
    Yanıtla
  5. Memleketin halini, memleketin dışına çıkınca çok daha iyi anlıyor insan. Dubai'yi görenler bilirler. Çok değil, 15 sene kadar önce bir balıkçı kasabası olan Dubai şimdilerde, dünyada bir eşi daha yok denen New York kenti ile kıyaslanıyor. Dubai, emirlikle yönetilen bir bölge. Bazılarının öve öve bitiremediği, sanki ilahi bir nizammış gibi, "her yaptığı doğrudur, 'yanlışı' mevzubahis olamaz" düsturuyla savunduğu bizim "Cumhuriyet" rejimimiz ise, "tek dişi kalmış canavar"dan başka birşey değil. İspatı mı? Buraya sığmaz, bir kitap gerek. Gerçi sorun rejimde de değil. Nişancıyan'ın bahsettiği "kafalar"da. Kendisini tanımıyordum, ama artık tanışdık. Memnun oldum. Tebrik ediyorum.
    Yanıtla
  6. insanı ıskalayan bir cunhuriyetin içinden haksızlığı ıskalamayan, cesaret sahibi bir yazar için ne söylenebilir? lütfen yazmayı sürdürün
    Yanıtla
  7. yazilarinizda sanki Orhan veli kanik benzeri bir mizah seziyorum, Okurken bir sonraki cumleyi merakla bekledigim bir yazi uzun zamandan beri okumamistim tabi ulkenin zavalli durumunu da sanki daha netlesmis bir bicimde gordum onuda farkettim. Elestitileriniz cok yerinde olan elestiriler, keske ulkenin %50 sizin gibi dusunseydi veya benzeri dusuncelere sahip olsaydi da bu kadar camura bulanmasaydik bizde
    Yanıtla
  8. Tebrik ediyorum.Düsüncelerime tercuman olmussunuz.
    Yazinizin yabana atilacak bir yeri yok.
    Yanıtla
  9. The founding fathers of modern Turkey sorunsalıdır bu. Kimdir bu abiler. Benjamin Franklin, Thomas jefferson ve George Washington'ın ortak noktasi neydi? Bizim father'ların ortak noktası neydi? İlginç bir yıldır 1923. Neler oldu da koskoca imparatorluktan saçma sapan bir ulus devlet projesi bir anda üretildi. Keşke bu proje içimizden çıkan insanların kafalarında oluşturdukları bir cumhuriyet olsaydı. Ancak Round Table'da Cambridge'li ve Oxford'lu orientalist eğitimli ve eğilimli kafaların Londra'da ürettiği bu proje ülkemizdeki taşeronlar tarafından implement edildi. Bu vakayı da halkdan saklamak için ortaya çıkan beyin yıkama dersi de inkılap tarihi oldu..
    Aklıma Asur'da bulunan kütüphaneden çıkan 3000 yıllık tabletler geldi. Keşke British Museum o tabletlerin tam çözmünü avama yani bize açsa ve tüm olup biten bir anlaşılsa..
    Yanıtla
  10. Sevan bey bir delidir :) Ve bizim düşünce ufuklarımızı, "idrak yollarımızı" açacak delilere şiddetle ihtiyacımız vardır. Deliye ister kızalım, ister onaylayalım, ister taş atalım, ister su verelim, yeter ki onun varlığının bize sunduğu bu düşünce iklimini koruyalım. "bi deli kuyuya taş atar, kırk akıllı çıkaramaz" demiş Anadolu..Sırf Anadolunun yüzü suyu hürmetine, sana kızsak da kuyuya taşları atmaya devam Sevan bey :) O taşlara bu ülkenin ihtiyacı var.
    Yanıtla
  11. Saime Sansar10 Nisan 2009 17:50
    Şeker şerbet abim,Sevan abim..Eline, diline,beynine, böbreğine sağlık!..
    İçimizde dağınık duran,tanımlanamayan,bizleri mahsun ve biçare bırakan pek çok düşünce sorun olay ve olguyu çok güzel derleyip toparlamış, bize bin yeni ufuk açmışsınız yazınızla.
    Çok teşekkür ederiz!
    Kendinize dikkat ediniz...
    Yanıtla
  12. Uçsuz bucaksız sandığım tenekenin içinde boğuluyordum, ennihaye el verdin; geldim işte ayık bir kafayla sade düşünüyorum.
    Yanıtla
  13. Soyle bir durum var.
    Tamam medeni kanunu adamlar Lozan'da dayattilar. Peki neden kadina secme ve secilme hakki Fransa'dan veya Italya'dan, Isvicre'den daha once verildi? (Belki hakkin verilmesi problemli bir tanim). Ama sorun hakkin verilmesi degil. Kendilerinde olmayan bir seyi neden dayattilar? Pilot bolge mi sectiler bizim Anadolu'yu?
    Yanıtla
  14. Levent Çetin'e cevap:
    Yahu ne alakası var? Kadınlara oy hakkı Lozan'da verilmedi ki, 1935'te verildi. 12 sene sonra. O dönemde bütün dünyanın trendiydi, özellikle totaliter ülkelerde pek modaydı.

    Bir de, seçim olmayan seçimlerde oy kullanma hakkı ne demektir diye bir düşünmek lazım.
    Yanıtla
  15. O değilde...
    Birinci dünya savaşından bizi derin bir yenilgiye uğratarak çıkabilen İngiliz ve beraberindeki gurup, tasfiye edilmesini ŞART koştukları ve eninde sonunda tasfiye ettikleri bir gurup 'çapulsuz'la neden "sürtüştüler"? Üç yıl, hadi bizimkiler aptal...onlar neden buralara kadar geldiler, ekonomik mi? O zamanki dönem için şimdinin savaş ticaretini mi göstereceğiz?

    Yada savaştan mı çekildiler birden? Savaş oldu bitti mi? Bu kadar yeter hadi gidelim, M.Kemal'i de yeni dönem görev adamı mı yapalım dediler? Yeni saha stratejileri mi uyguladılar üstümüzde? Günümüzün Türkiye sınırlarını itinayla onlar mı çizdiler?

    ...yada neden gebermek üzere olan ve hatta gebermiş bir padişahlık düzeni varken, "cumhuriyet" batının istediği bir rejim idi? İran'da şahlık rejimi yıkılıp yerine geçen cumhuriyet ile 23'te kurulan Cumhuriyeti aynı gözetebilir miyiz?

    ve son olarak, söylemlerinizi tamamen destekleyen referanslar gösterebilir misiniz yazılarınızda? Size ait olmayan bir kitap, belge bişi. İngiliz, Rus, Amerikan, Çin, Arap, Türk veya Kualalumpur ne olursa; internet bağlantısı vs. olabilir en hızlısından.

    Gidip okumak, bilmek gerek o yüzden...
    Sorgulayanı da sorgulamak gerek o yüzden...
    Yanıtla
  16. Komedi:)
    Cumhuriyete "tek adam diktatörlüğü" diyen zihniyet Osmanlı Devletinin yönetimini nasıl adlandırır merak ediyorum, akli dengesi yerinde olması bile gerekmez hanedandan gelen padişahın.. Ne kadar ideal bir yönetim...
    Madem batının eseriydi bu Cumhuriyet, o kadar akılsız mıydı bu batı ki; geldi, savaştı, denize döküldü, hezimete uğradı, kayba uğradı ve gitti.. Hiç gelmeden yapsaydı bunları, kağıt üzerinde, bugünlerde herşeyi yapabildigi gibi.. Neden Sevr veya benzeriyle getirmedi Türkiye'yi bu duruma? İşleri mi yoktu, canları mı sıkılıyordu?
    Yazdıklarınız hiç rasyonel degil, gülümsettiniz.
    Neyse, dünya kabul etmiş Atatürk'ün dehasını, siz etmemişsiniz, zararı yok.
    Renk oluyosunuz, siz de lazımsınız...
    Yanıtla
  17. Sayın Nişanyan'ı doğru okumak lazım. Tarihe ancak ders almak için bakılır. Bazı arkadaşlarımız bir tür spekülasyon yapıyorlar. "Şu şöyle olsaydı, böyle olurdu" demeye getiriyorlar. Burada akıllardan çıkarılmaması gereken nokta şu. Bu toprakların insan kaynağı aşısından en fakir dönemidir o dönem. Önce 31 Mart, Çanakkale savaşları, soykırım, mübadele derken geriye kala kala eğitimsiz, köylü bir toplum kalmış. Nişanyan hoca diyor, "bir tarafta Hydn dinleyen Damat Ferit, diğer tarafta meyhane havaları dinleyen subaylar." Eee başka ne olacaktı ki, ne bekliyorduk ki. Her toplum layık olduğu şekilde yönetilir. Kemalizmde sürekli bir gaza getirmek yoluyla insanları motive etme eğilimi var. Fakat işte uyduruk bir tarih tezi ve aslansın, kaplansın, dünyaya bedelsin dolduruşlarıyla da bir arpa boyu yol alınmamış. Fazla şaşırmamak gerekir.
    Yanıtla
  18. 1.Yunan ordusu karsisinda direnis bulmasaydi ne olacakti? Sevr'in hukumleri dayatilmayack miydi? Herseyden vazgecip ulkelerine donmeyeceklerdi herhalde! Ben de niye minnet duymamamiz gerektigini anlamadim...

    2. Medeni kanunu olmayan, seriat yasalarina dayanan ''Mecelle'' gibi bir orta cag kanununun ve seriat mahkemelerinin oldugu, kadinin hic bir hakka sahip olmadigi (yarim miras, yarim sahitlik, cokeslilik), Seyhulislam'in devlet adina fetva verdigi, (II. Mesrutiyet'in kurulmasi bile Abdulhamit'in fetvayla indirilmesi ile olmustur) bir ulkede mesrutiyet olsa ne olur olmasa ne olur?

    Kaldi ki mesrutiyeti halk mi istedi, yoksa iyice zayiflayan Osmanli'da gucu ele geciren bir grup elitin zorlamasiyla mi kuruldu? Ataturk'un uyguladigi aydinlanmis despotizmi tepeden inmeci oldugu gerekcesiyle elestirenler bu reformlarin da tepeden inme yapildigini gormezden geliyorlar.

    3.Medeni kanunun Lozan'da dayatildigi iddiasi ciddiyetten uzak.


    Ister bu yazi inkilap tarihi kitaplarinda yayinlansin, ister devletin resmi gorusu olsun. Ataturk'un adini devletten silseniz milyonlarca insanin beyninden nasil sileceksiniz? Kemalizmi bu topraklardan silmek isteyen toplumsal bir catismayi goze almis demektir.

    Isteyen varsa biz buradayiz bekliyoruz :)
    Yanıtla
  19. Yazılarınızı beğeniyle okuyorum ancak Kadir Mısıroğlu ile aynı dilde konuşmanızada bir o kadar şaşırıyorum...
    Yanıtla