30 Aralık 2010 Perşembe

Hukuk

Arapça kelime hakk: doğru. Hem olgusal anlamda doğru, ki hakîkat de hemen hemen aynı anlamdadır. Hem pratik ve etik anlamda doğru: aklı başında adamların “hımm, bu durumda doğru davranış şudur” deyip üzerinde mutabık kalacakları eylem ilkesi. İngilizce tam karşılığı right’tır, Almancası Recht.
İnsanı hayvandan ayıran temel içgüdü budur desek çok yanılmış olmayız herhalde. İnsanın yapabildiği aşağı yukarı her şeyi hayvanlar da yapar, ama HAK kavramına erişemez. Kendi çıkar ve ihtiyaçlarını aşıp mutlak bir bakış açısına yükselemez. Daha ileri gidelim: toplum halinde yaşayabilmenin temeli de bu duygudur. Hak üzerinde mutabık olmadıktan sonra insanlar birbiriyle konuşamaz bile, yamyam gibi birbirini yer.
Hakkın çoğulu hukuk. Karşılıklı haklardan oluşan sistemin adı, ya da hakları inceleyip ortaya koyan ilim dalı. Benim hakkımla senin hakkın çatışırsa hangisinin hak olduğuna kim karar verecek, neye göre karar verecek? Hukuk dedikleri budur, bundan ibarettir.
Hukukun ilkelerini eski devirde peygamberler ve bilgeler formüle etmişler. Hukuku yorumlayıp uygulama görevini de mümkün olduğunca siyasi güçten bağımsız bir bilgeler heyetine bırakmışlar.  Sonra gitgide Devlet, kamu otoritesi sıfatıyla bu işlevi üzerine almış. Tevazuyla, bilgelikle, felsefeden çok kopmadan yapılması gereken bir işken gitgide kibir galip gelmiş, Devlet gücünü hasbelkader üstlenmiş birtakım adamlar “biz ne desek hukuk o” deme cinnetine kapılmışlar. Geldiğimiz nokta budur, kötü bir noktadır.
Bakın İzmir Valisi ne demiş, devlet adına işlenen cinayetleri sorgulama cüreti gösteren bir vatandaşa haddini bildirme babında:
“Biz hukuku uygularız. Uygulamalarımızı kimse engelleyemez. Şahıslar devletin aldığı hukuk kurallarına uyarlar. Devletle şahıs aynı kefeye girer mi?” (Yeni Asır, 24 Ağustos 2010)
Bilmem abartıyor muyum, ama ben bu laflarda bir toplumsal cinnet belirtisi görüyorum. Hakkı Devlet belirler diyor, sana söz düşmez. İnsanı hayvandan ayıran temel içgüdüyü senden esirgiyorum. Devlet ister asar ister keser, sen de bunun hak olduğunu kabul etmek zorundasın diyor.
Ve bunun cinnet olduğunu anlamaktan aciz. Görev tanımı sayıyor. Bununla yetişmiş!
Var mıdır bundan öte felaket?
Deprem meprem olur, birtakım insanlar ölür, binalar yıkılır, bir şevkle girişip yenisini kurarsın. O basit. İnsanı insan yapan temel değerlerden bihaber adamlar iktidar sahibi olur, üstelik yaptıkları işin bilincinde bile olmazsa sen ne yapabilirsin? Nereden başlayabilirsin? Umutsızluğa kapılmamak için neye güvenebilirsin?


18 Aralık 2010 Cumartesi

Şirince'de heyecanlı günler

14 Aralık Salı, Şirince Köy Konseyini kurduk. 7 kurucu üye Selçuk kaymakamını makamında ziyaret ederek Şirince'de imar denetim işlerini bundan böyle Köy Konseyinin ele alacağını bildirdi.

16 Aralık Perşembe, İzmir Valisinin talimatıyla kaymakam bey Şirince köylülerini toplayıp "yıkım mıkım" bir şeyler geveledi.

Aynı günün akşamı Şirince halkının büyük çoğunluğu köy meydanında toplanarak oybirliğiyle Konseye üye oldu. Aşağıdaki bildiri alkışlarla kabul edildi.

"ŞİRİNCE HALKI YETER DİYOR

Şirince halkı sit kanunu yüzünden 27 yıl mağdur edildi.
Damımız aktı, “tamir edemezsin yasak” dediler.
Çocuğumuz evlendi, “oda yapamazsın yasak” dediler.
Evimiz çöktü, “onaramazsın yasak” dediler.
Avlumuza çardak yaptık diye, işitmediğimiz hakaret, yemediğimiz ceza kalmadı.
Canla başla çalışıp bu köyü el birliğiyle Ege’nin turizm incisi haline getirdik. Her yaptığımızın kanuna aykırı, her ettiğimizin yasak olduğunu söylediler. Bütün dünyanın beğendiği tesislerimize yıkım emirleri çıkardılar. Mahkemelerde süründürdüler.
Bugün en sonunda Kaymakam Aziz İnci’nin talimatıyla kurbanlık koyunlar gibi hükümet konağına toplatıldık. Kendi idam fermanımızı imzalamamız bize emredildi.

ARTIK YETER!

Bundan böyle bu eziyete boyun eğmeyi reddediyoruz.
Devlete saygımız vardır, ama biz vatandaşız. Vatandaşlık haklarımıza sahip çıkacağız.
27 yıldır çözülemeyen sit hikâyesinin sonuna geldik. Şirince halkı olarak, ŞİRİNCENİN SİT STATÜSÜNÜ REDDEDİYORUZ. Bundan böyle sit kararlarını tanımayacağımızı bütün dünyaya ilan ediyoruz.
İki yıl önce ilan edilen imar planı köyümüze hayır getirmemiştir. İMAR PLANINI REDDE­DİYORUZ. Bundan böyle imar planını tanımadığımızı herkese açıkça ilan ediyoruz.
Zorbalıkla alınmış olan yıkım kararlarının istisnasız hepsini lanetliyoruz. Uygulamaya kalkacak olanları halk düşmanı ilan ediyoruz. Tüm gücümüzle ve her imkânımızla yıkımlara direneceğimize ant içiyoruz.
Bizi köleler gibi makamına toplayarak aşağılayan kaymakam Aziz İnci’ye teessüf ediyoruz.
Şirince hepimizin ortak mirasıdır. Doğaya uygun, tarihe saygılı bir şekilde yapılanması en büyük dileğimizdir. Resmi görevlilerin 27 yıldır çıkmaza soktuğu bu işi bundan böyle Şirince Köy Konseyimiz aracılığıyla BİZ takip edeceğiz. Engel olmaya kalkanları unutmayacağız.

Allah yardımcımız olsun."

7 Aralık 2010 Salı

Anayasa Sohbetleri 8 - Eğitim konusuna devam

MADDE:  Kamu okulları, Yerel Yönetim tarafından kurulur ve yönetilir.
Maksat ne? Kamu eğitimini merkezi sistemin ölü sıkletinden kurtaralım. Okul üst yönetimini, hizmet alan ailelerle daha yakın diyaloğa girebileceği bir boya indirelim. Ayrıca yerel koşullara göre az veya çok farklılaşan eğitim modellerinin ortaya çıkmasını teşvik edelim ki çeşit olsun, rekabet olsun, yeni fikirlere ve denemelere kapı aralansın.
Yüzde doksanı köylü olan bir memlekette eski düzen de ki bir yere kadar normaldi. Birtakım Çağdaş Yaşam şeycileri yabancı kitaplardan yarım yamalak da olsa okudukları bilgileri cahil halka öğretmeyi ödev bildiler; vatan aşkıyla yollara düştüler. Zaten memleketin hakiki eliti onların okullarına gitmiyordu, Robert Kolejle, Sen Josefle idare ediyordu.
Ama devir artık o devir değil. Memleketin en ücra köşesine internet gitti. Sonra solcusu, sağcısı,  tarikatçisi, cemaatçisi, Kürtçüsü, Zazacısı “senin öğrettiğin bilginin doğru olduğu ne malum” diye soru sormayı öğrendi.  Eğer bu devirde halâ kamu eğitimi diye bir şey olacaksa, mecbursun, “birader sen de söyle bakalım, bir orta nokta bulur muyuz?” diye sormak ve cevabını dinlemek zorundasın.
Ankara’ya ses zor gider. İster istemez o işi milletin birbirini daha kolay işiteceği bir ortamda, yerelde yapacaksın.
MADDE: Okul işlerinin idaresi için her Yerel Yönetim bünyesinde tüzel kişiliğe sahip Okul Meclisi kurulur. Yerel Yönetim biriminde en az bir yıl ikamet eden herkes Okul Meclisine seçilebilir ve seçimde oy kullanabilir.
Okul Meclisini on-onbeş kişilik bir heyet gibi düşünmek lazım. Okul açmaya, kapatmaya, nakletmeye, büyütmeye, bölmeye, ek bölüm açmaya bunlar karar verir. Okul müdürünü, pazarlık ve sözleşme usulüyle, bunlar görevlendirir. Öğretmen maaşlarını bunlar öder. Parayı bunlar bulur. Anadilde eğitim filan işlerini de bunlara havale etseniz memleketi ciddi bir dertten kurtarmış olursunuz.
ABD’yi seversin, sevmezsin, ayrı konu. Ama gerçekten hayran olunacak bir tek şeyini söyle derseniz ben bu Okul Meclislerini söylerim. Adına School Board deniyor. Göz yaşartıcı içtenlik ve olgunlukta bir demokrasi yuvası oluyorlar. Devlet başkanını halk seçmesin deyin, Amerikan demokrasisine bir şey olmaz. Ama School Board’lar kalksın deyin, vallahi çürür ülke.
*
Yukarki maddede “herkes” tabiri bilmem dikkatinizi çekti mi? Çağ değişiyor, memleketin hemen her yerinde çoluk çocuk yerleşip iş yapan yabancılar var. Birçoğunun çocuğu yerel okullara gidiyor, normal Türk eğitimi alıyor. Çocuğunun gideceği okullarda anababanın söz hakkı olması gerekmez mi? Holanda’da yerel seçimlerde ora vatandaşı olmayan Türkler oy kullanabiliyor, onlar burada neden kullanmasın?
Bana kalsa oy hakkıyla da yetinmem, Meclise girebilsin derim. Ne kadar çok çeşit insan, o kadar çok fikir. 
MADDE: Okul bütçesi yerel vergilerden ve okul harçlarından karşılanır. Merkezi yönetim eğitim kalitesini yükseltmek ve eğitimde fırsat eşitliğini sağlamak amacıyla Okul Meclislerine fon aktarabilir. Ancak aktarılan fonun tutarı, Okul Meclisinin kendi gelirinden fazla olamaz.
Bir kere vergi de olacak, harç da.
Sonuçta eğitim masraflı iş; iyi eğitim daha da masraflı. “Bana ne, DEVLET ödesin” desen, o zaman o devlet istese çocuğuna andımızı da okutur, hazrol rahat eğitimi de yaptırır, bir şey diyemezsin. Üstelik devlet o parayı havadan yaratmayacağına göre bir şekilde senden alır gene. Öyle yapacağına direkt öde. Bizim ilçemize dünyanın en iyi bilgisayar hocalarını getirteceğiz de iki misli öde. Ödediğine karşılık da karşında hani ne oldu bizim paralar diye hesap sorabileceğin bir merci bulunsun.
Vatandaş fakirdir, bedavaya alışıktır diye hiç düşünmeyin. Hazırlık dersanelerine giden onca para kimden geliyor sanıyorsunuz? Rasyonel bir sınav sistemi getir, dersaneleri iptal et, al sana para.
Sonra, özel eğitimi teşvik edeceksek eğer, kamu ile özel arasındaki maliyet makasını bir şekilde kapatmak zorundayız. Yoksa o iş hayal olarak kalır.
*
Eğitimi hepten paralı yapalım (yani, bütçeyi sadece öğrenci harçlarından karşılayalım) desek gene olmaz. Toplumda HERKESİN iyi eğitimde çıkarı var, yalnız o an çocuğu okula giden ailelerin değil. Benim çocuğumun eğitimine sen katkıda bulunacaksın, ben de seninkine bulunacağım ki yarın öbür gün aletim bozulsa memlekette tamir edecek adam (veya kadın) bulunsun, kitap yazıp beni aydınlatacak birileri çıksın, zır cahil adamlar başbakan olup hayatımı karartmasın.
O halde: okul masrafının bir kısmını öğrenci harçlarından karşılayacaksan, bir kısmını da pamuk eller cebe deyip herkesten vergi olarak tahsil edeceksin. Oran olarak bire bir bana makul gelir, ama ince hesabı bilemem, belki yanılıyorum.
Kaldı ki harç alınacak demek, her öğrenci aynı harcı ödeyecek demek değil. Zengin veliler varsa gider dil dökersin, yoksulun harcını da onlara ödetirsin. Milli Eğitim bürokrasisi bunu zor yapar; ama demokratik oyla seçilmiş okul meclisi mucizeler yaratabilir.
*
Merkezi hükümet yerel okul idaresine mutlaka fon aktaracaktır. En azından bölgelerarası eşitsizliği dengelemek için kapıyı açık bırakmak gerekir. Ayrıca başarılı okulları teşvik etmek, batmış belediyelerde eğitimin devamını sağlamak vs. için formül lazımdır. Bunda da bence yine matching funds mantığıyla bir üst limit koymak en doğrusudur. Yoksa kapıdan kovduğumuz merkezi sistem bacadan geri girer. Yerel yönetim okul parası toplama işini kaytarır, Ankara’dan medet umar. Davul yerelin elinde kalır, ama tokmak Ankara’ya geçer.

3 Aralık 2010 Cuma

Anayasa Sohbetleri 7 - Eğitim

Silahlı Kuvvetler malum. Yargının da bu memlekette neye hizmet ettiği iyi kötü anlaşıldı, o konuda da epey fikir üretilmeye başlandı. Ama cehennemin üçüncü atlısından henüz gereği gibi söz eden pek yok.
Okullardaki Atatürk köşeleri kaldırılmadan – onların temsil ettiği iktidar hiyerarşisi sorgulanmadan – güzel ülkemizde demokrasi ihtimali var mıdır dersiniz? Sen istediğin kadar generalleri gemle, yüksek yargı kadrolarını düzelt. Kesilen kafasının yerine yenisi çıkan ejderhalar gibi, eğitim sistemi aynısını gene üretmeyecek midir? 
*
Post-Kemalist çağın eğitim felsefesinde gözden kaçırmamak gereken temel ilke şu: Hakikat tek ve mutlak değildir. Sen hakikatin tek olduğunu düşünebilirsin. Ben hakikatin tek olduğunu düşünebilirim. Ama memlekette senden benden başka her çeşit insan var. 1400 sene önce yazılmış bir kitabın tek ve mutlak hakikat olduğunu düşünenler var. Kürt ulusunu yeniden inşa etmeyi hayatın tek anlamlı hedefi sayanlar var. Doğuştan solcu Dersimliler var. Amerika’da son moda neyse hakikat odur diyenler var. Varoğlu var.
Bunların hepsinin eşit ve tam vatandaşlar olduğu fikrini içimize sindireceksek eğer, “senin fikrin sayılmaz, uzat kafanı tornadan geçirelim” deme lüksümüz de yok demektir. Saygı göstereceğiz. Peki birader, sen de doğru bildiğini okut diyeceğiz. Hatta biraz daha ufukluysak, belki ondan da bir şeyler öğrenebiliriz diye kulak kabartacağız.
Öyleyse isteyen istediği okulu kursun, istediğini okutsun, Eğitim Bakanlığını da kapat gitsin diyebiliyor muyuz? 
Heyhat, diyemiyoruz. Zira:
MADDE: Her çocuğun eğitim ve öğrenim hakkı vardır. Devlet her çocuğun yeterli eğitim alması için gereken tedbirleri alır.
Şimdiki anayasa “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz” diyor. Doğrusu o değil bence. Yetişkinler için eğitim hakkından söz etmek, hak kavramının içini boşaltmaktır. Hak deyince, mahkemeye gidip çatır çatır koparabileceğin bir şey olması gerekir. “Hak devletin vatandaşa verir gibi yaptığı bir şeydir; isterse geri alır,” mantığıyla yazılan 12 Eylül anayasasının öyle bir derdi olmadığından, salla gitsin, yazmışlar.
Burada konu öncelikle çocuğu ebeveyne karşı korumaktır. Ana baba “ben çocuğumu okutmayacağım, kime ne” diyemez. Çünkü ana babanın hakları varsa çocuğun da hakları vardır. O hakları, mecburiyet halinde, devlet korur.
Bu da demektir ki devletin,  a) eğitim nedir ne değildir, hangi koşullarda çocuğun eğitim hakkı ihlal edilmiş olur, karar vermek, ve b) her çocuğun iyi kötü eğitim alabileceği bir altyapının oluşmasını teşvik etmek görevleri vardır. Şu aşamada başka çaresi görünmediği için, okul da kuracak ve işletecektir.
İsteyen istediği okulu kursun, peki. Ama ŞU okulun, anayasada yazdığı manada “eğitim ve öğrenim alma” hakkını karşıladığına kim karar verecek? Misal, Hayat Mektebi kurdular, “patronun ayak işlerinde 12 saat çalışma kursu” açtılar. Ya da “parayı ver yaylan, diploma kolay” dediler. Bunların üstünü kim çizecek?
Hem bir standart koyacak, hem de bu yetkisini kötüye kullanıp “Tek ve mutlak hakikat vardır, 70 sene önce vefat etmiş bir emekli generalin ağzından çıkanlardır” gibi saçma teorilere kapılmayacak bir mekanizma lazım. Zor iş.
*
Ne yapacağız? a) Kamu okullarını yerel yönetime devredeceğiz, b) Özel okulları teşvik edeceğiz, denetimini de ayrı bir heyete veya bağımsız denetim kuruluşlarına vereceğiz, c) Öğretmenlik mesleğini özgürleştireceğiz. En az üç hafta daha bu konudan kurtulamayız sanırım.
MADDE: Kamu Okulları Bakanlığı, kamu okullarında uygulanacak eğitim ve öğrenim standartlarını belirler. Okul bitirme sınavlarını tasarlar ve uygular.
Bugün adına Milli Eğitim Bakanlığı denilen ucubenin Sultan Mahmut zamanındaki ilk adı Mekâtib-i Umumiye Nezareti idi, Kamu Okulları Bakanlığı yani: pratik, yalansız, düz bir isim. Bütün eğitimin değil, sadece kamu bütçesinden beslenen okulların bakanlığı.
Birkaç yüz kişilik ekip bence rahat rahat yeter. Belki bakanlığa da gerek yoktur, kurum olur, müdürlük olur, şura olur, ne bileyim.
Elindeki esas silah bitirme sınavlarıdır. Bugünkü ÖSYS sınavını lise bitirme sınavı yaparsın; o sınavı geçmeden kimse liseden mezun olmuş sayılmaz. Fransızların bakaloryasında, İngilizlerin A ve O-Level’larında ana fikir aynı. Zaten ÖSYS’yi üniversite giriş sınavı saymak abestir. Verilen sınavın üniversite başarı ihtimaliyle alakası yok, lise derslerini öğrenip öğrenmediğini ölçüyor sadece.
Sınav standardını koyduktan sonra ayrıca detaylı müfredat ilan etmene bile gerek yok aslında. Okullar ister istemez kendini sınava göre ayarlayacaktır. Sınav kazandıran okul = iyi okul. Teftişle müfettişle uğraşmasan bile, memlekette öyle yakıcı bir diploma hırsı var ki, öğrenci velileri standarttan sapan okula haddini bildirir zaten.
Yeter ki bir had bildirme mekanizması olsun.

(Devamı var)

28 Kasım 2010 Pazar

Anayasa Sohbetleri 6 - Eşitlik

MADDE: Tüm vatandaşlar yasa önünde eşittir. Kamu görevlileri vatandaşlar arasında din ve mezhep, dil ve lehçe, ırk, etnik kimlik, sosyal sınıf, felsefi görüş ve yaşam tarzı nedeniyle ayrım yapamaz ve ayrım yapmayı savunamaz.
Çözmeye çalıştığımız problem şudur:
Senin ders kitapların, resmi propaganda broşürlerin, valilik web sitelerin, turistik tabelaların, Atatürk Bilmemne Kurumu neşriyatın, 19 Mayıs nutukların, askerî beyin yıkama programların, adli yıl açılış törenlerin, devlet onaylı cami vaazların Türk ve/veya Müslüman olmayanlara karşı baştan sona iftira ve sövgüyle dolu olacak. Sonra pişkin pişkin gülüp “aa olur mu, bizde herkes yasalar önünde eşittir, din ırk milliyet yüzünden katiyen ayrım yapılmaz” diye yavşayacaksın.
Bunu nasıl önleyeceğiz? Mesele bu. Yoksa herkes eşittir, ayrım gayrım yasaktır diye anayasaya yazmak kolay. Anayasasına bunu yazmayan devlet yok ki dünyada?
Maddenin sonundaki “ayrım yapmayı savunamaz” sözü bundan ötürü eklendi. Pratikte işe yarar mı, tartışılır. Ama birinci cumhurbaşkanının 1925’ten sonra ağzından çıkan hemen hemen her söz bu maddenin ışığında anayasa suçu haline geliyor, sırf onun hınzırlığı için eklemeye değer.
*
Hakiki dünyada ne yapılabilir? Kolay soru değil. Sonuçta ırkçılığı ve ayrımcılığı ikinci doğası haline getirmiş bir devlet yapılanmasını ıslah etmekten söz ediyoruz. O kültürle yetişmiş milyonlarca devlet görevlisini üç günde düzeltemezsin, istediğin kadar kanun çıkar, yasakla, asmakla kesmekle tehdit et, fayda etmez. Direnirler. Yolunu bulup baypas ederler. Boyun eğseler de içlerinden söverler.
Genel ilke: İnsanları inanmadıkları yasaklarla terbiye edemezsin. Asker takımı bunu anlamaz, ama “sivil anayasa” diyorsan hareket noktan bu olmalı.
Sanıyorum işi en az bir-iki kuşağa yayılacak bir eğitim ve uyarı süreci olarak düşünmek lazım. Benim düşünebildiğim en makul öneri şu. Ayrımcılıkla mücadele edecek bağımsız bir kurul oluşturursun. Toplumsal Barış Komisyonu gibi bir ad verirsin. Başına belki İsak Alaton gibi birini getirirsin. Birkaç gözüpek kamu yöneticisi, Kaboğlu ve Baskın Oran kalibresinde birkaç hoca eklersin. İHD ve TESEV’den, Mazlum-Der’den, Diyarbakır Barosundan destek alırsın.  Bunların işi, resen veya şikâyet üzerine, kamu sektöründeki ayrımcı söylem örneklerini arayıp bulmak ve düzeltme önermek olur. Ceza yetkileri olmaz tabii, ama ekstrem örneklerde dava açabilir veya savcıları harekete geçirebilirler.
Beş-on yıl içinde bayağı ciddi netice almaya başlarlar diye tahmin ediyorum.
Anayasadaki “ayrım yapmayı savunamaz” fıkrası böyle bir heyet için hukuki dayanak teşkil eder, o açıdan faydalıdır.
*
Dikkat buyurunuz: Ayrım yapma ve ayrımı övme yasağı SADECE kamu görevlileri için konmuş. Sivil vatandaşa yasak getirilmemiş. Bu konuda bence net olmak lazım. Vatandaşın canı isterse ırkçı, ayrımcı, şoven olma özgürlüğü vardır. Devletin yoktur. Basit.
Nedenlerini daha sonra uzunca konuşuruz. Şimdilik kısa söyleyelim.
Bir kere Devlet toplumsal barışı sağlamak, kişi hak ve özgürlüklerini korumak için kurulmuş bir teşkilattır. Yani bir kuruluş amacı vardır ve ayrımcılık o amaca fayda değil zarar verir. Oysa vatandaşın kamu çıkarını düşünmek mecburiyeti yoktur. Düşünse pek güzel, ama düşünmese de kendi bileceği iş, bir şey yapamazsın. Zorlamaya kalksan özgürlük kalmaz, herkesin milli davaya piyade yazıldığı Ondokuzmayıs rejimlerine kapı açılır.
İki: Devlet fazla güçlüdür, o yüzden tehlikelidir. Devlet Lazları, eşcinselleri veya başörtülü kızları ezmeye kalktı mı karşısında durmak zordur. Oysa sivil vatandaşın eti ne, budu ne? Devleti kendi hırslarına alet edemediği müddetçe ciddi bir sorun çıkmaz. Çıksa da kontrol altına almanın bin türlü yolu var.
Sivil halka siyasi doğruculuk mecburiyeti getiren her türlü yasağı ben kaygıyla karşılıyorum. Batı ülkelerinde son yıllarda bu tür eğilimlerin artışını “soft” totalitarizme doğru tehlikeli bir gidiş olarak görüyorum. Eğer toplumda ırkçılık varsa, ırkçıların ifade ve örgütlenme özgürlüğü de olacak: yeter ki adam dövmesinler, cinayet işlemesinler.
Adam çalıştığı işyerinde veya oturduğu apartmanda zenci veya eşcinsel veya başörtülü kadın veya gâvur görmek istemeyebilir, keyfi bilir. Bundan dolayı ciddi boyutta bir sosyal haksızlık doğuyorsa – mesela bu yüzden eşcinseller veya başörtülüler sokakta kalıyorsa, iş bulamıyorsa, gettolara mahkûm oluyorsa – çaresine bakarsın. Ama BENİM dilediğim ortamda yaşama özgürlüğüm, ONUN dilediği ortamda yaşama özgürlüğünden büyük değil ki?

11 Kasım 2010 Perşembe

Anayasa Sohbetleri 5 - Küçük Neden Güzeldir

Yerel yönetimi güçlendirmek neden iyidir? Teorik sözleri bir yana bırakıp bu ülkenin tarihinden bir örnekle anlatmaya çalışayım. Olayı daha önce bu yönden düşündüğünüzü hiç sanmıyorum. (Ankara’nın Doğusundaki Türkiye kitabımda kısaca yazmıştım gerçi, kısmen tekrar.)
Hikâye şöyle.
Beylikler devri
Anadolu'nun Bizans tarafından yönetilen bölümünde medeniyet sanki 6. yüzyıl ortalarında sona erer. 550’leri izleyen 600 küsur yıl boyunca başkent İstanbul dışında dişe gelir tek bir eser görülmez. Sanki bu yüzyıllar hiç yoktur. Denizli’ye, Manisa’ya, Adana’ya, Tokat’a bakın: antik döneme ait bir dizi etkileyici kalıntı, sonra uzun bir sessizlik.
Türklerin gelişinden üç-dört kuşak sonra müthiş bir imar patlaması başlar. Anadolu'da bugün varolan kent ve kasabaların hemen hepsi o dönemde kurulmuş veya yeniden şekillenmiştir. 1100’lerin sonundan başlayıp 1500’lerin başına dek hepsi cami, han, hamam, medrese, kervansaray, tekke, saray, şifahane ve imaret ile donatılır. Bunlar gerek sayı, gerek kütle, gerek işçilik bakımından son derece şaşırtıcı eserlerdir. Konya’yı, Sivas’ı geçin, Divriği’ye, Bitlis’e, Niksar’a, Eski Malatya’ya, Kastamonu’nun Kasaba’sına, Harput’a, Ahlat’a, Tercan’a, Eğridir’e, Sivrihisar’a, Milas’a, Selçuk’a bakın. Hepsinde göz kamaştırıcı işler yapılmış.
Şişineceklerdir: “Türkler Anadolu'ya medeniyet getirdi.” Yok efendim, öyle değil. Madem getirecek medeniyetleri vardı, neden Orta Asya’da bunun izi görülmedi? Madem getirdiler, neden 1071’den sonra yüz yıl belli etmediler?
Doğrusunu söyleyelim: Türk beylikleri Anadolu'ya medeniyet getirdi.
Yüz tane başkent
Malazgirt’ten sonra Türkler buraya gelip o eşsiz devlet kurma yetenekleriyle bir Devlet kurmadılar, hayır. Bizans düzenini yıktılar. Yerine sabah akşam birbiriyle didişen, çeteden az hallice birkaç yüz tane beylik kurdular. Konya Selçukluları da bildiğiniz anlamda Devlet değildi, her şehirde ayrı kardeşin, her diyarda ayrı vezirin hüküm sürdüğü bir tuhaf yamalı bohçaydı. “Federasyon” demek fazla iyimser olur sanırım. Daha çok, bir tür organize anarşi durumu.
Merkezi devletin ölü sıkletinden kurtulan Anadolu, Türk beylikleri devrinde muazzam bir canlanmaya tanık oldu. Eskiden imparatorluk memurlarına ve kilisesine giden – ya da nasıl olsa onlara gidecek diye atıl bırakılan – kaynaklarla sayısız mini-devletin başkenti finanse edildi. Her başkentte mimarlar, sanatkârlar, şairler, fakihler, alimler, dervişler doyuruldu. Lüks tüketim malları ticareti patladı.
İnanır mısınız, 1200’lerde lüks parfüm, lüks ziynet eşyası, pahalı kumaş deyince Avrupalının aklına Anadolu limanları gelirdi.
Anadolu'nun o kadar çabuk Türkleşmesindeki asıl etkeni belki burada aramak lazım: kılıç değil, fırsat.
Osmanlı Devleti 16. yüzyılda egemenliğini pekiştirip Bizans'ın yoluna girince işler gene tersine döndü. Memleket Devlet gördü. 1550'leri izleyen 300 yıl boyunca Anadolu'nun İstanbul'dan yönetilen kısımlarında gene taş üstüne konmuş bir taş görünmüyor.
Tezi kanıtlayan istisna
Anadolu’nun Bizans tarafından yönetilen kısmında hayat yoktu dedik. Ya diğer kısmında?
Türklerden önceki yüzyıllarda bu memlekette büyük imar faaliyeti gösteren TEK bölge vardır, o da Van'dan Artvin’e uzanan kuzeydoğu sınır ülkesidir. Arap egemenliğinin doğuda çözülmeye başladığı devirde burada bir dizi Ermeni ve Gürcü devletçiği türemiştir. Bizans'ın askeri gücüne teslim oldukları 11. yüzyıl ortalarına dek, boylarından beklenmeyecek eserler ortaya koyarlar. Sırf Van gölü çevresinde kimine göre 100, kimine göre 300 tane heybetli manastır sayabiliyoruz, hepsi bu devirden. Artvin’in kervan geçmez köylerinde, her biri büyük metropollere yakışır heyula boyutlu kiliseler var, aynı devirden. Kars’ın hangi köyüne gitseniz yine aynı durum. Bunları yapanlar, en muktediri bugünkü Van vilayeti büyüklüğünde olan, her yirmi yılda bir amip gibi bölünen birtakım mikro-devletlerdir.
880 ile 1040 arası o bölgede onca anıtsal kilise, manastır, saray, kale yapılırken neden Bizans egemenliğindeki Anadolu'da bir tane yok? Soru bu.
“Ermenilerde var o haslet” deseniz, 880 yılı öncesinde neden yokmuş, 1040’tan sonra neden olmamış diye sorarlar.
*
Yerel yönetimi güçlendirelim derken kastettiğimiz budur işte. Mantığı sonuna kadar götürürsek merkezi devleti toptan lağvedelim dememiz gerekir. Ama ona cesaret edemeyiz; etsek de kimseyi inandıramayız. O yüzden yerel yönetim reformuyla yetineceğiz, mecbur.

6 Kasım 2010 Cumartesi

Hodri Meydan Kulesi basın bildirisi

6 Kasım 2010

HODRİ MEYDAN KULESİ ŞİRİNCE’DE AÇILDI
Nişanyan “izin almadım, almayı da düşünmüyorum” dedi.

Yazar ve otelci Sevan Nişanyan’ın İzmir’in Şirince köyünde inşa ettiği Hodri Meydan Kulesi bugün ziyaretçilere açıldı. 12 metre yükseklikteki taş kule, Şirince’nin tarihi dokusuyla bütünleşerek köyde yeni bir ilgi odağı oluşturuyor.

Kuleyi yapmak için yetkililerden izin almadığını söyleyen Nişanyan, “İzin almayı düşünmüyo-rum. 27 yılda bir köyün imar planını yapmayı beceremeyen, yaptığını da yüzüne gözüne bulaştıran adamlarla muhatap olmak abestir. Türkiye’de koruma amaçlı imar sistemi çökmüştür. Yanlış kadroların elindedir. Bu gerçekle yüzleşmek gerekiyor,” diye konuştu.

Şirince köylüsünün kendisini desteklediğini savunan Nişanyan, “Şirince köylüsü 27 yıldan beri imar terörü mağdurudur. Artık bu zulme ‘dur’ deme vaktinin geldiğine inanıyor,” dedi.

Çatısıyla beraber 12 metre yüksekliğindeki taş kulenin üstünde bir manzara terası bulunuyor. Kule ücretsiz olarak ziyaretçilere açık.



SORU-CEVAP

Aşağıdaki soruları Hürriyet Daily News’ten gazeteci arkadaşım Vercihan Ziflioğlu sordu. Ona verdiğim cevapları, hoşgörüsüne sığınarak, sizinle paylaşıyorum.


SORU: Neden kuleyi 'Hodri Meydan Kulesi' olarak adlandırıdınız? Üstü kapalı bir mesaj mı bu?

CEVAP: Kapalı değil, apaçık bir mesaj. Adamlar diyor ki mimari yenilenme alanında, turizm alanında Türkiye’de yapılmış en düzgün işlerden biri de olsa bu evleri yıkacağız. Neden yıkacağız? Çünkü bürokratik oligarşiye biat etmiyor, o yüzden yıkacağız.

Ben de diyorum ki: Nah yıkarsın!

SORU: Sevan Nişanyan neden meydan okuyor? Siz ne anlatmak istiyorsunuz kamuoyuna?

CEVAP: Bürokratik oligarşi çürümüştür. Sepetteki çürük elma gibi, bütün Türkiye’yi ve hepimizi çürütmektedir. Bununla mücadele etmek bir vatandaşlık görevidir, insanlık görevidir, onur ve vicdan görevidir. Topluma ve kendi çocuklarımıza karşı sorumluluğumuzdur.

Mücadele her alanda verilmelidir. Yalnız Genelkurmay’da, Ergenekon’da, HSYK’da, Beşiktaş Adliyesinde değil. İmar terörü de aynı zorba zihniyetin eseridir. Çöken Sovyetler Birliği kadar zalim ve ahmak bir yapının yansımasıdır.

Buna meydan okumaktan daha kıymetli ne var ki hayatta?

SORU: Şirincelilerden destek görüyor musunuz?

CEVAP: Tabii, çok içten destek görüyorum. Onlar da aynı çürümüş yapıdan mağdurlar. Birinin çıkıp “yetti gayrı” demesinden gurur duyuyorlar.

İnşallah zamanla onlar da o direnci ve cesareti gösterecekler.

SORU: Görünen o ki Sevan Nişanyan kendisinden sonraya Şirince'de bir iz bırakmak istiyor.

CEVAP: Biliyorsunuz seyahate meraklıyım. İnsanlar yüzyıllar boyunca dünyanın her köşesine ne güzel eserler bırakmışlar, gör gör doyamıyorum. İnsanın gözünü okşayan, ruhunu büyüten, ufkunu açan eserler bunlar. Göreni şu küçük hayattan koparıp daha yüksek yerlere taşıyan izler.

Bana bu hizmeti yapan insanlara karşı benim de bir borcum var diye düşünüyorum. Turist gibi bu dünyanın tadını çıkarmak yetmez. Sen de bir eser ortaya koymalısın ki yarınki kuşaklar görüp “Allah razı olsun” desinler.

SORU: Kule hakkında biraz bilgi?

CEVAP: Taş beden 9.60 metre, çatıyla beraber 12 metre. 2 Eylül’de temeli kazdık, 5 Kasım’da (bugün) bitirdik. Şirince köyünün üst ucunda, Nişanyan Evleri arazisi içinde. Tepesinde manzara terası var. Herkesin ziyaretine açık, ücretsiz. Bir şey de satmıyoruz; ticari amacımız yok.


3 Kasım 2010 Çarşamba

Anayasa Sohbetleri 4 - Yerel Yönetim

Federal sistem Türkiye’de olmaz, onu bir kere geçiniz. Federasyon yapmak için federe birimlerin şöyle üçyüz beşyüz senelik bir geçmişi, bağımsız kimliği, geleneği vs. olması lazım. Federe birim varlığını ve meşruiyetini merkezi yönetimden almaz; kendi başına zaten varolan bir organizmadır. Ezelden gelen yetkilerinin bir kısmını kendi rızasıyla merkeze devreder. Var mı Türkiye’de böyle bir şey?

Birbuçuk porsiyon sistemi de iyi sonuç vermez kanımca. De ki Kürtlere özerk yönetim hakkı verdin, İskoçya parlamentosu gibi Diyarbakır’da meclis kurdun. Bir kere Türk kamuoyu böyle bir çözümü hazmetmez, kavga çıkar. İkincisi, öbür şehirler isyan eder neden bizim böyle bir hakkımız yok diye. Sonra ister istemez Diyarbakır’da zamanla başka havalar çalınmaya başlar, memleketin tadı kaçar.

İktidarı merkezden yerele yaymak istiyorsak başka bir formül bulmalı. Buyurun, bir deneme.

MADDE: Nüfusu onbinden büyük olan yerleşimlerde Yerel Yönetim kurulur. Coğrafi olarak bitişik olan yerleşimler, halk oylaması sonucu birleşerek Yerel Yönetim kurabilirler.

Memleketin yüzünü tanınmayacak şekilde – olumlu yönde – değiştirecek bir adımdır.

Özetle ne yapıyor? Yerleşim birimi (kasaba, şehir, köy) ile belediye (idari teşkilat) arasındaki organik bağı koparıyor. Vatandaşın dilediği boyda, serbestçe yerel yönetim birimi oluşturmasına imkân tanıyor. Asgari onbini mesela diye dedim. Yirmibin de olur, hatta ellibin belki daha iyidir.

Türkiye’nin güncel trendlerine uygun üstelik. On senedir memleketin her yanında böyle sentetik belediyeler kurulmakta, bilmem farkında mısınız. Antalya’da Evren ile Seki birleşti, Evrenseki oldu. Bodrum’da Gölköy’le Türkbükü birleşti, Göltürkbükü oldu. Adana’da, Samsun’da, Konya’da bir sürü Ataşehirler, Esenyurtlar, Birlikkentler bu yöntemle kuruldu.

Bence prensip olarak üst limit koymamak lazım: canları isterse on milyonluk metropoller yaratsınlar. Yahut bütün Kürdistan’ı tek belediye yapsınlar. Her ihtimale karşı siyasi anlamda sakıncalı birimlerin ortaya çıkmasını önlemek için belki şu kayıt konabilir:

MADDE: Yeni yerel yönetimler Meclis’in onayıyla kurulur.

Yani halkoyu yetmez, meclis’in de evet demesi lazım. Daha önemlisi şu:

MADDE: Bir yerel yönetim biriminde yaşayanlar, yeni yerel yönetim kurmak şartıyla ayrılabilirler.

Tercümesi: Bitişik sahada onbin kişi toplan, oylama yap, Meclisi ikna et, ayrıl. Bu silah elinde olduktan sonra sıkıysa yerel yönetim keyfî vergi salsın, zabıta terörü kursun. Yahut çöpleri toplamaktan aciz Hacı Ağa’yı hayat boyu belediye başkanı seçsin.

MADDE: Eğitim, ulaşım, sağlık ve imar hizmetlerinde birincil sorumluluk yerel yönetime aittir. Yerel yönetim ayrıca yasayla merkezi yönetime ayrılmamış olan tüm kamu hizmetlerini üstlenebilir.

Ulaşım, sağlık, imar kolay. Eğitime de geleceğiz. Okulları yerel yönetime bağlayıp, merkezi yönetime sadece standartları belirleme işini bırakacağız.

Esas hadise ikinci cümlede. Belediyenin üstlenebileceği devlet fonksiyonlarının sınırını iyice esnek tut diyor. Kendine güveniyorsa girişsin, güvenmiyorsa ya da canı istemiyorsa girişmesin. Vatandaşın da tercih hakkı olsun: az vergi az devlet, çok vergi çok devlet.

Belki daha radikal gidip, “yasayla merkezi yönetime ayrılmamış olan tüm kamu fonksiyonlarını ÜSTLENEBİLİR” yerine “... ÜSTLENİR” demek lazım, emin olamadım.

Ortaya çıkabilecek dengesizlikleri merkezi yönetim sosyal destek politikalarıyla bir ölçüde giderecektir mutlaka. Fakir belediyelere devletin bir miktar koltuk çıkmasına kimse itiraz etmez herhalde. Yeter ki işin ölçüsü kaçmasın, belediyeler devlet çiftliğine dönüşmesin.

Peki: yerel yönetim ordu kuramasın, para basamasın. Yabancı ülkelere elçi göndersin mi? Göndersin tabii. Devir değişti, Paris’in, New York’un birçok ülkede resmi temsilcisi var. İstanbul da şu Kültür Başkenti işi yüzünden yabancı ülkelere heyetler gönderdi, bürolar açtı.

Polis teşkilatı kursun mu? Olabilir, emin değilim. Alt düzey mahkeme kursun mu? Kesin şart. Güneydoğu’da herhangi bir savcıya veya hakime sorun bakalım, ahali kendi yerel duyarlıklarına yabancı olan mahkemeleri nasıl boykot ediyor.

Üniversite kursun mu? Mükemmel olur. Tapu idaresi kursun mu? Merkezin belli ölçüde denetimi yasayla sağlandıktan sonra, neden olmasın?

MADDE: Yerel Yönetimin yetkileri, halk oyuyla kabul edilen koşul ve kurallara bağlanabilir. Halk oyuna sunulacak kurallar yasaya aykırı olamaz.

ABD’de citizens’ initiative dedikleri şey bunun bir çeşididir. Kaliforniya’da 1978’de halk oyuna sunulup emlak vergilerine %1 sınırı koyan Proposition 13 ilk örneğiydi. Bir çeşit yerel anayasa hukuku oluşturmanın ön adımıdır. Misal, falan köyü, filan kasabasıyla birleşip belediye kurmadan önce belediye başkanlığının dönüşümlü olmasını şart koşabilir. Ya da belediye meclisinde en az şu kadar üyeyle temsil edileceğiz diye dayatabilir. Yahut ne bileyim, yeni liseyi X alanında kurarsak hastaneyi de Y alanında kurma şartı getirebilir.

Arada enteresan fikirler de doğabilir. Mesela federal yapıda belediyeler icat edilebilir. Evren ile Seki birleşip Evrenseki olurken diyebilirler ki biz aslında eski kimliklerimizi büsbütün kaybetmek istemiyoruz. Ayrı ayrı yerel meclisler kurup sadece bazı yetkileri ortak belediyeye devredeceğiz.

Yasayla sınırlamak gerekir ki işler zıvanadan çıkmasın, “Hacı Ağa ömür boyu belediye başkanı olacak” ya da “beş vakit namaz kılmayanlar belediye memuru olamaz” gibi öneriler gelmesin.

Müthiş bir reform olur kanımca. Yerel koşullara göre farklı nitelikte yerel yönetimlerin kurulmasına olanak tanır. Yönetimde yeni fikirlerin, değişik modellerin denenmesini sağlar. Rahmetli Mao’nun deyimiyle bin çiçek açar, bin fikir çatışır. Komşu belediyenin modeli güzel sonuç veriyorsa sen de benimsersin. Olmadı isyan bayrağını açıp o beldeye katılırsın.

*

İl ve ilçe yönetimini de unutmayalım. Sayın valimiz yeni sistemde ne iş yapacak?

MADDE: Valiler Başkan tarafından atanır ve il düzeyinde Başkanı temsil eder. Kaymakamlar Başkan’ın onayıyla Vali tarafından atanır ve ilçe düzeyinde valiyi temsil eder.

MADDE: Vali ve kaymakamlar, merkezi yönetime bağlı kamu kurum ve görevlileri arasında eşgüdümü sağlamakla görevlidir. Acil haller dışında doğrudan idari görev üstlenmezler; kamu kurum ve görevlilerine doğrudan emir veremezler.

Şaşırttım sizi, değil mi? Ama düşünürseniz en sağlıklı çözüm herhalde budur.

İstisnaları bilemem, ama bana öyle geliyor ki vali ve kaymakamlar halen Türk idari mekanizmasının en çürük halkasıdır. Kâğıt üzerinde yetkileri sonsuzdur, ama pratikte herhangi bir ciddi işe yaramazlar. Ekonomik alana müdahaleleri cehaletle karışık göz boyamadan ibarettir; genellikle fiyaskoyla sonuçlanır. Güvenlik alanına müdahaleleri polisi sinir eder. Hemen her ilde vali ile belediye başkanı kavgalıdır.

Öyleyse valileri halk seçsin? O da gerçekçi değil. Bürokratik yapının mantığına aykırıdır. Geleneğe aykırıdır. Üstelik paralel bir yetki alanı yaratıp yerel yönetimi çıkmaza sokmaktan başka sonuç vermez.

O halde gelin, Britanya’daki lords lieutenant gibi bir formül düşünelim. Direkt idari yetkileri olmasın. Dolayısıyla emir değil ikna ve uzlaşı yoluyla iş görmek zorunda olsunlar. Ama Başkan tarafından atanıp doğrudan Başkan’a karşı sorumlu olsunlar ki, gerekirse Ankara vasıtasıyla pazu gösterebilsinler. Kamuya uzun süre hizmeti dokunmuş, olgun, efendilikleriyle göz dolduran bürokratlar için ideal bir park yeri olur. Bayramlarda ve ulusal günlerde törenleri yine onlar yönetir.

Başkan ne diye sormayın şimdi, sırası gelecek.

Bölgesel yönetim?
Yazının buraya kadar olan kısmını bu işlerden anlayan bir arkadaşım okudu, “bölgesel” yönetimi gözardı etmemi eleştirdi. Avrupa Birliği’nin 1975’ten beri yürürlükte olan Bölgesel Politikasını hatırlattı, Türkiye’nin istese de istemese de buna ayak uydurmak zorunda kalacağını savundu. Meğer Devlet İstatistik Enstitüsü bu konuda kapsamlı çalışmalar yapmış, “Kamu Yönetiminin Temel İlkeleri ve Yeniden Yapılandırılması Hakkında Kanun Tasarısı” veto yemiş ama 2006 tarihli 'Kalkınma Ajansları Hakkında Kanun' da bu yönde ciddi bir adımmış.

“Kim sever ellibin nüfuslu yerel yönetimi?” diye kibarlaştırabileceğim bir soruyla mevzu özetlendi.

Vallahi çok iyi bildiğim konular değil, ama bana öyle gelir ki bölgesel yapılanma bizim burada bürokratik yapıyı bir nebze rasyonelleştirmek dışında çok büyük bir amaca hizmet etmez. Bir şekilde oluşturulacak “Kürdistan” bölgesel yönetimi de, isterse 17 veya 26 bölgeden biri olsun, memlekete baş ağrısından başka şey getirmez, üzgünüm.

Küçük başla. Küçüklere büyüme şansı ver. Bekle. Daha iyi bir formül sanki.


24 Ekim 2010 Pazar

Anayasa Sohbetleri 3 - Din Konusuna Devam

(22 Ekim'de Agos'ta çıktı)


Geçen haftaki din işleri yazım üzerine gelen itirazlar tahmin edebileceğiniz gibi.

Bir, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi laikliğe aykırı bir kuruluşu neden lağvetmiyoruz? Lağvetmiyorsak neden diğer din ve mezhepleri de içerecek demokratik bir şekle sokmuyoruz?

İki, farklı din ve mezheplere nüfuslarıyla orantılı kamu bütçesi ayrılacaksa o nüfusu kim neye göre sayacak? İnsanların kafa kâğıdına gene din ve mezhep mi yazdıracağız?

Üç, mesela Aleviler ayrı din veya mezhep olarak tanınacaksa bunu kimin temsil ettiğine nasıl karar vereceğiz? Üçe beşe bölünseler ne yapacağız?

Endişe etmeyiniz, hepsinin cevabı var. Sıradan gidelim.

Mantıksız ama gerçek

Diyanetin akla, mantığa aykırı bir kurum olduğunu biliyorum. Herkes biliyor. Hem dinle devlet ayrıdır, resmi din yoktur de. Hem de BİR dinin BİR altkolunun BİR mezhebine ait hizmetleri, genel bütçeden finanse edilen, 100.000 kişi istihdam eden bir devlet dairesine gördür – üstelik diğer herkesi dışlayarak. Mantıken böyle şey olmaz, olmaması gerekir.

Ama heyhat, hayat her zaman mantığa göre işlemiyor. Devletlerin tarihi, geleneği, yerleşik düzeni, alışkanlıkları var. Hoşumuza gitsin gitmesin, bu devlet 900 yıldan beri Türk ve Sünni-Müslüman unsurun egemen olduğu bir devlet olmuş. Laikim, demokratım falan filan diye cilve yapsa da işin gerçeği bu.

İmkân mertebesinde bu gerçeği kurala düzene bağlayabiliriz, ikna edebiliriz, dengeleyebiliriz, yumuşatabiliriz. Ama temel olguyu değiştiremeyiz. Değiştirmeye kalksak maraz çıkar. Bunu bilmeden anayasacılığa soyunmayacağız.

Diyanet lağvedilebilir mi? Hayır edilemez.

Sebep 1: Halen Diyanet bünyesinde olan 80 bin camiyi, 100 bin imam ve hizmetliyi ne yapacağız? “Bana ne Müslümanlar düşünsün” desek hangi Müslümanlar? Hangi kurum, hangi örgüt? Yılda 2,5 milyar yeni liralık bütçeyi bu vatandaşlar nereden karşılayacaklar? O para uğruna insanların cadde ortasında birbirini vurmasını nasıl önleyeceğiz?

Sebep 2: Memleketin aşağı yukarı %70’lik kısmının kendini öksüz ve satılmış hissetmesine yol açacak bir uygulamayı neye dayanarak savunacağız?

Öteki din ve mezhepleri Diyanet’te temsil etme fikri de bana saçma geliyor. Kurumsal kültür diye bir şey var. Sünni-Hanefi mezhebinin ezici bir şekilde egemen olduğu bir yapıda gariban papaz ne yapacak? Beş on tane Alevi ne yapacak? Çayocağının yerini bile bulmakta zorlanırlar kanımca.

Ayrıca maksat dinleri mezhepleri harman edip bulamaç bir “Cumhuriyet dini” oluşturmak değil ki? Çeşitli dinlerin özgürce, birbirini ezmeden yaşamalarına imkân vermek.

Sembolik bir adım

Bu aşamada atılabilecek ilk adım belki çok basit, çok ucuz bir adımdır: Kurumun adını değiştirirsin. Mesela İslamî Din Hizmetleri Başkanlığı, yahut İslamî Diyanet Kurumu gibi bir isim bulursun. Sembolik bir adımdır. Tüm toplumu değil, sadece BİR zümreyi ilgilendiren bir yapı olduğunu böylece tescil etmiş olursun. Devletle arasına BİRAZ mesafe girer. Problem kökten çözülmez, ama bir adım atılmış olur.

Kuruma kamu bütçesinden yaptığın katkıyı mümkün mertebe azaltırsın. Kendi kaynaklarını yaratmasına imkân tanırsın. Artık hac mı organize eder, camilerde bağış mı toplar, kurban derisi mi alır, bilemem. Bizim kiliselerin bildiğim kadarıyla en önemli kaynağı vasiyetlerdir. Belki danışmanlık filan verirler, know-how aktarırlar, faydalı olur.

Bunun tamamlayıcısı geçen hafta gördüğümüz Anayasa maddesidir:

MADDE: Dini kuruluşlara kamu bütçesinden ayrılan pay, o din veya mezhep mensuplarının genel nüfusa oranından daha düşük veya daha yüksek olamaz.
Bu demektir ki mesela Aleviler için ayrı bir (veya birkaç) kurum olacak ve devletin din bütçesinin yüzde 13 yahut 18, her neyse, bir kısmı onlara tahsis edilecek.

Oldu diyelim. Tam rakamı kim belirleyecek? Sonra o parayı KİME verecekler? Alevilerin papası, halifesi, başdedesi gibi biri yok ki al bu senin hakkın deyip işi bitirsinler. Sonra Caferi Şiiler için ayrı bütçe mi olacak yoksa onlar da Alevi mi sayılacak? Biri kalkıp Şafiiler veya Nakşibendiler için ayrı bütçe isteriz dese ona ne cevap verilecek?

Bunlar ister istemez politik kararlardır ve nihai yetkiyi bakanlar kuruluna bırakmak en doğrusudur sanırım.

Uzmanlık ve ustalık gerektiren bir konu olduğu için belki ara kademede bir Din İşleri Yüksek Kurulu oluşturmak faydalı olur. Diyelim ki 15-20 veya 30 kişilik bir heyet olur. Bellibaşlı dini akımlardan birer temsilci, birkaç kuvvetli fikir adamı, mutlaka bir tane gayrımüslim, birkaç dindışı hatta din-karşıtı isim atanır. Dinî kurum ve örgütlenmelerin devlet katındaki muhatabı olurlar.

Alevilerin nüfus payı mı hesaplanacak? Plebisite gerek yok, Yüksek Kurul ortalığı fazla kızıştırmadan, gerekirse sosyologlara, kamuoyu araştırma kuruluşlarına vesaireye de danışıp rakama karar verir, biter. Alevilere kurum mu lazım? Çeşitli Alevi fikir önderleriyle görüşüp devletin nasıl bir yapıyı muhatap kabul edeceğini belirler, konu çözülür.

Şu an gündemde yok belki, ama yarın Sünni İslam toplumu içinde de birtakım çoğulculuk talepleri ortaya çıkarsa, çözümü Diyanet İşlerinden beklemek manasız olur. Hakem rolü oynayabilecek, yetkili, az çok tarafsız bir kurumun varolması daha iyi değil mi?

*
Bu konular senin üstüne vazife mi diye sorarsanız, değildir belki. Ama Anayasa nasıl yapılır diye insan düşünmeye bir kez başlayınca bulaşılmadık konu kalmıyor geriye.



8 Ekim 2010 Cuma

Anayasa Sohbetleri 2 - Din

Ne anlam ifade ettiği artık belli olmayan “laiklik” kelimesine bence Anayasada yer verilmemelidir. “Ay şekerim bu Müslümanlar da çok oluyor artık” dışında bir anlamı kalmış mıdır bu terimin? Sanmıyorum. Öyleyse at. Taze bir şey söyle. Mesela:

MADDE: Kamu hizmetinde herhangi bir din veya mezhebe ayrıcalık tanınamaz. Toplumca tanınan din ve mezheplerden herhangi birinin ifade ve ibadeti kısıtlanamaz. Bu din ve mezheplerin mensupları, inanç ve geleneklerine aykırı davranmaya zorlanamaz.

İşin özü birinci cümlededir. Devlet, bir din veya mezhebe ayrıcalık tanıyamaz, o kadar. Müslümanlığa da tanıyamaz. Devlet görevlisi kalkıp “elhamdülillah hepimiz Müslümanız” diyemez; diyememesi gerekir. Çünkü “hepimiz” Müslüman değiliz. Ben değilim mesela. Benim bu memleketteki hakkım Müslümanınkinden az veya fazla değildir.

Devlet ceketini üstünde taşımadıktan sonra git istediğin dini savun, istediğini tebliğ istediğini irşad et, kendi bileceğin iş. Bana söz düşmez. Devlete de düşmez.

Din ve mezheplerin yalnız ibadetini değil, ifadesini de kısıtlayamazsın. “İbadetini serbestçe yapmana izin veriyoruz daha ne, sus otur,” ikiyüzlülüğünü aşmanın zamanı gelmiştir. Dinine inanıyorsan bunu – edep dairesinde – anlatıp savunma hakkın olması gerekir. Protestan da olsan. Hatta Müslüman bile olsan.

İnsanları dinî inanç ve geleneklerine aykırı davranmaya zorlayamazsın. Misal, papazın sakalını kestiremezsin. Müslümanların geleneği eğer başını örtmeyi gerektiriyorsa yasak edemezsin. Yahudi de isterse şabat günü bölük eğitimine çıkmasın, kime ne zararı var?

“İnanç ve geleneğin” ne olduğuna zor durumlarda mahkeme karar verir, mesele biter. Bunda da içtihadı mümkün olduğunca geniş tutmak gerekir. Vatandaş muska taşımayı veya kadın eli sıkmamayı dinin gereği sayıyor olabilir. Aynı görüşü paylaşan yeterli sayıda insan varsa veya muteber birkaç hoca bunu savunmuşsa “Peki” deyip geçeceksin. Onların inanıyor olması başkalarını bağlamaz. “Aykırı davranmaya zorlanamaz” demek “herkes buna uymak zorundadır” demek değildir. Alakası yok.

Dinsizlik hakkından da burada söz etmeli mi? Sanmıyorum, hayır. Gereksiz yere ortamı kaşır, başka şeye yaramaz. Zaten yazıldığı haliyle madde yeterli özgürlük alanı bırakıyor.
*
İkinci cümlede ince bir ayrım var, dikkat edin. “Toplumca tanınan din veya mezhepler” demiş. Osmanlı hukukunda “maruf edyan ve mezahib” diye geçer, Cumhuriyet döneminde terkedilen bir kavramdır. Alman hukukunda da öffentlich-rechtlich anerkannten Religionen var, “kamu hukukunca tanınan dinler” anlamında, o da bunun gibi, tam olmasa da.

Bu ayrımı yapmak lazım, yoksa iş çığrından çıkar. Satanizm de sonuçta dindir. Kaliforniya’da The Church of Monday Night Football diye bir din var, gayet ciddi. Ayrıca peygamberlik ve tanrılık ilan etmek ruhsata tabi değil; Kuran’ın “son peygamber” iddiası da sadece Müslümanları bağlar.

Bence yeni dinler olsun; sakıncası yok. Ama toplumda derin tarihi kökleri olan dinlerle aynı statüde değerlendirilmeleri uygun olmaz. “Maruf” dinlerin inanç ve geleneklerinin, binlerce senelik süreçte toplum tarafından iyi kötü test edilip onaylanmış olduğunu kabul etmek ve dolayısıyla hürmet göstermek gerekir. Yeni çıkanlar hele genel hukuk çerçevesinde meramlarını anlatmayı denesinler, yeter.

MADDE: Dini kuruluşlara kamu bütçesinden ayrılan pay, o din veya mezhep mensuplarının genel nüfusa oranından daha düşük veya daha yüksek olamaz.

Hayır, devlet, dinî kurum ve hizmetlerden elini büsbütün çekemez, unutun onu. Burası Fransa değil, devletin karşısında devlet kadar örgütlü ve güçlü bir Katolik Kilisesi yok ki işi ona devredip piyasadan çekilesin. Fransız laiklerini Türkçeye tercüme etmekle iş bitmiyor.

Dini toplum hayatından silme işini koca Stalin becerememiş, bırak senin yarım gönüllü Tek Partini. O maceraya bir daha girmeyeceksen eğer, özellikle İslam dinine ait hizmetleri kim nasıl örgütleyecek, bir çare bulmak zorundasın.

Bugünkü yapısıyla Diyanet İşleri Başkanlığı “Devlet bir din veya mezhebe ayrıcalık tanıyamaz” ilkesine aykırıdır, nokta. Ama lağv da edemezsin, onca cami var, imam var, onlar ne olacak? İster istemez devletin BİRAZ dışına itip, devletin değil “Müslümanların” diyanet işleri kurumudur demek zorundasın. Vurgu değişsin, şimdilik yeter. Yok biz bunu istemeyiz, tanımayız diyen Aleviler varsa, ister istemez onların da eşdeğer bir kurum oluşturmasına izin verip onu da tanımak zorundasın.

Nazar boncuğu niyetine Ermenilere, Süryanilere, Yahudilere nüfuslarıyla orantılı birer bahşiş dağıtsan o garipler de sevinir. Devletin kendi devletleri DE olduğuna inanırlar. Doksan senelik sahte laikliğin gerçek laikliğe doğru bir ufak adım atar.

MADDE: Kamu okullarında yeter sayıda öğrencinin talebi üzerine seçmeli din dersi verilir. Din dersi öğretmenleri, mensup oldukları din veya mezhebin kurum veya cemaatlerinin onayıyla seçilir.

Gerçek anlamda dinlerüstü bir “din kültürü” dersi verebilecek hoca sayısı bu memlekette bir elin parmaklarını geçmez, onun için hayal kurmaya gerek yok. Din dersi deyince ibadet ve itikat anlatılacak.

Bana sorarsanız din dersi hepten ilga edilmeli derim. Ama toplumun büyük kesimi için bu eğitimin en az öbür eğitim kadar önemli olduğunu kabul etmek lazım. Öyle olunca da devlet illa bu işe sırtını dönmeli, yokmuş gibi davranmalı demenin mantığını göremiyorum. Bırakın öğrensinler, bırakın öğretsinler.

Dinî öğretinin içeriğini devletin belirlemesi uygun olmaz, o yüzden bırakın her din ve mezhep kendi hocalarını seçsin veya en azından onaylasın, kendi dininin nasıl öğretileceğine karar versin. Dersi evde yahut dergâhta değil okul binasında verirsen en azından ne olup bittiğini izleme şansın olur, bir denetim payın kalır.

Din dersi istemeyen çocuklar o saatte top oynar, mutlu olur. Cemaatler de büsbütün akılsız değillerse müşteri çekmek için hoca kalitesini artırmak zorunda kalırlar.

*
“Kurum veya cemaat onaylar” demiş. Bakın bunun sonucu ne olur.

Müslümanlarda böyle bir kurum yok. İster istemez hocaları seçmek için cemaat bir şekilde istişare etmek, kendi içinde pazarlığa girmek zorunda kalacaktır. Bundan kurumlaşma doğar, iyi bir şeydir.

Bizde kilise var. Çocukların eğitimi gibi yakıcı bir konuda ister istemez kilise, cemaatle daha yakın diyaloğa girmek, toplumsal taleplere duyarlı olmak zorunda kalacaktır. Bundan demokratikleşme doğar, iyi bir şeydir.

Diyelim ki cemaat içindeki Falancılarla Filancılar hoca meselesinde anlaşamadı, inatlaştı, o zaman ne olacak? Mevzii bir anlaşmazlıksa bir şey olmaz, bir türlü çözülür. Ama sistematik bir anlaşmazlıksa ne olacağı bellidir. Bir süre sonra taraflar ayrı birer cemaat olarak resmen tanınıp ayrı hoca seçmek isteyeceklerdir. Bundan çoğulculuk doğar, ÇOK iyi bir şeydir.

Amerikan Yahudilerinde öyle oldu, 20. yüzyıl başında Reform, Konservatif ve Ortodoks diye üçe bölündüler. Hiç fena olmadı bana sorarsanız. Yahudilik fakirleşmedi, zenginleşti.

1 Ekim 2010 Cuma

Anayasa Sohbetleri 1 - Dil

  • MADDE: Ulusal Dil Türkçedir. Yeterli düzeyde Türkçe bilmeyen kimse orta öğrenim diploması alamaz.
  • MADDE: Herhangi bir dilin yazılı ve sözlü kullanımı ile bu dilde yayın yapma ve eğitim verme özgürlüğü kısıtlanamaz.
Bundan beş on yıl öncesine dek sanırım işin ideali bu iki maddeden ibaretti. Basit, net.

Bir kere, bütünleştirici bir dilin olması lazım ki kanunların, tüzüklerin, sözleşmelerin bir standardı olsun. Sonra memleketin bir ucunda doğan insan öbür ucunda kolayca iş tutabilsin, eşit koşullarda kamu hizmetine girebilsin, hastalandığında doktora derdini anlatabilsin.

Tabii kimseyi zorlayamazsın, zorlayamaman gerekir. Öğrenmek istemiyorsa öğrenmez, “sana ne” der geçer. Kırk senedir Kanada’da oturduğu halde kırk kelime İngilizce bilmeyen Çinliler var; pekala güzel insanlar. Aç da kalmıyorlar.

Ama eğitim gerektiren bir meslek veya sanat icra edecekse Türkçe bilmesi iyidir, faydalıdır, hatta pratikte zorunludur. Dolayısıyla doğru dürüst Türkçe öğrenmeden lise diploması alamaması gerekir.

İkinci madde öyle temel bir ilke ki, aslında Anayasaya yazılması bile ayıptır. Dilediği dili konuşmak, dilediği dilde yazmak ve çocuklarını dilediği dilde eğitmek, Devletin anayasayla, manayasayla ihsan ettiği bir şey değildir; insanın insan olmasından ileri gelen bir haktır. Ha bunu Anayasaya yazmışsın, ha insanların yemek yemesi yahut işemesi yasaklanamaz yazmışsın, arada pek fark yok.

Ama bu memleketin evveliyatı gözönüne alındığında, belki anlamayan olur diye açıkça bir kere daha yazmanın zararı olmaz diyelim.

Klasik özgürlükçü bakış açısından işin özü bu kadardır. Başka söze gerek yoktur.

Ama günümüz koşullarında artık bunun yeterli olacağını hiç sanmıyorum. Atı alan, bırak Üsküdar’ı, Fırat’ı geçmiştir. Devletin kurucu unsurunun bir değil iki olduğunu iddia edenler vardır; memleket sathının beşte biri gibi bir alanda net siyasi üstünlüğü ele geçirmişlerdir. Onları yok sayarak yola devam edersen, yarın öbür gün hiç sevimli olmayan durumlarla karşılaşma ihtimalin olur. O yüzden:
  • MADDE: Kürtçe Bölgesel Dildir. Yerel yönetim birimlerinde halk oylamasıyla belirlenen diller, yasayla Yerel Dil ilan edilebilir.
“Oha” dediğinizi duyar gibiyim. Demeyin. Alışacaksınız.

Kürtçenin adını anmadan sadece ikinci cümledeki “yerel dil” uygulamasıyla problem çözülebilir mi? Hiç sanmıyorum. Bugün geldiğimiz noktada Kürtçeyi adıyla sanıyla anmadan herkesin sevip bağrına basacağı bir Anayasa yapma imkânı kalmamıştır. Kaldı ki, 10 ila 20 milyonun dili olan Kürtçe ile, en kabadayısı yüzbin kişilik enklav’ları ilgilendiren Arapçayı, Lazcayı, Çerkezceyi vesaireyi aynı kefeye koymak doğru olmaz.

Üstelik laf aramızda kalsın, burada yapılan bölgesel/yerel dil ayrımı, mesela Bingöl’de Zazaların yahut Siirt’te Arapların bölgesel dil Kürtçeye karşı ayakta durabilmelerine de bir nebze yardımcı olabilir.

“Yerel yönetim birimi” dediğim şey belediyedir. Ama bugünkünden daha boylu poslu, daha etkin bir tür belediye. Ona da sıra gelecek, sabır buyurunuz.

Nasıl olacak bu bölgesel ve yerel dil?
  • MADDE: Kamu hizmetleri, talep üzerine, Türkçenin yanısıra Bölgesel ve Yerel Dilde verilir. Kamu kurumları, Bölgesel veya Yerel Dili bilen yeterli sayıda personel ve tercüman istihdam etmekle mükelleftir. 
Yani vatandaş Diyarbakır’da hastanede, postanede, tapu dairesinde, karakolda, mahkemede “ben Kürtçe isterim” derse karşısında Kürtçe konuşan (ve yazan) memur bulacak; o şimdilik yoksa tercümanla işini halledecek. Ama Türkçe isterse o da olacak, yoksa yarın öbür gün tam tersi sıkıntılar doğar, hoş olmaz.

Merak etmeyin, hiç olmayacak iş değil. İsviçre’de, Kanada’da, İspanya’da, Hindistan’da, Güney Afrika Cumhuriyetinde pekala işliyor. Bizim İngiltere zannettiğimiz Wales ülkesinde 80’lerin sonunda her köye İngilizce ve Welsh’çe ayrı ayrı ilkokul kurmayı mecbur ettiler, üç-beş sene içinde sistem tıkır tıkır işlemeye başladı. İskoçya’ya önceki sene gittim, en büyük dertleri neydi biliyor musunuz? Ada vapurlarında iskele anonsu ÖNCE İngilizce mi, yerel Gaelik dilinde mi yapılacak, o.

Eğitim konusu daha zor. Bu maddeyi yazarken tereddüde düştüm, on defa yazıp bozdum. Ama en doğrusu galiba şöyle.
  • MADDE: Tüm kamu okulları, yeter sayıda öğrencinin talebi üzerine Kürtçe seçmeli dil dersi vermek zorundadır. Kürt Dili Bölgesinde ilk ve orta öğretimde Kürtçe dil dersi zorunludur.
İlk cümle bütün Türkiye’yi ilgilendiriyor. Batıda yaşayan bir sürü Kürt var. Ayrıca Kürt nüfusu hakim olduğu halde belki “Bölge”ye katılmayacak, Haymana gibi, Refahiye gibi, Kilis gibi yerler olabilir. Daha da ayrıca, Kürt filan olmadığı halde, memleketin o köşesine Fransız kalmayayım, yarın gidip orada iş tutarım belki deyip çocuklarına Kürtçe öğretmek isteyen olabilir. Bir okul bölgesinde bunların sayısı mesela yirmi kişiden fazlaysa dilekçe verirler, çocukları için seçmeli dil dersi açılır. Kolay.

İkinci cümle daha zor. Kürtçenin bölgesel dil olduğu alanda Kürt dili öğrenmek seçmeli mi olacak, mecburi mi olacak? Mecburiyse sadece resmi okullarda mı olacak, özel okullarda da olacak mı? Temel dersler Kürtçe mi verilecek Türkçe mi? Kararı yerel yönetime mi bırakmalı acaba?

Bana sorarsanız ben bölgedeki tüm okullarda dil dersi zorunlu olsun derim. O memlekette yaşayacaksan zaten dili bilmen gerekecektir. Yok, babanın memuriyeti yüzünden oradaysan ve gelecek sene Sinop’a döneceksen gene de dil öğrenmende zarar yoktur, fayda vardır. Bir dil bir insan, iki dil iki insan diye boşuna dememişler.

Temel eğitim dili yerel yönetimin kararına bırakılabilir. Fiziği kimyayı bence Türkçe görsünler. Hatta varsa hoca İngilizce görsünler, daha iyi.
  • MADDE: Silahlı Kuvvetler, Bölgesel ve Yerel Dilde hizmet kuralından muaftır. 
Zorunlu bir taviz. Tartışmaya gerek yok. Tarihin her döneminde de aşağı yukarı böyle olmuş. Roma İmparatorluğunda bile kırk türlü dil konuşulurmuş, ama ordu dili Latince.

[Bir okurum hatırlattı, tabii jandarmanın silahlı kuvvetlerden tamamen ayrıldığını varsayıyoruz.]

15 Eylül 2010 Çarşamba

Hrant Dink'e dair eski bir yazı


Bu yazıyı tam 3 yıl önce yazmıştım. Aklımdan çıkmış, gitmiş. Tesadüfen bulunca paylaşayım dedim. HD'e ilişkin bir derleme kitapta çıkmıştı o vakit. SN.

Kilit olay sanırım Agos gazetesinin ağırlıklı olarak Türkçe çıkarılması kararıydı. Yarın öbür gün tarih yazacak olanlar, bu olayı Türkiye'deki Ermeni toplumunun gettodan çıkıp ana caddede yürümeye başladığı tarih olarak anacaktır.

Birden farkedildi ki, a) Ermenilerin de söyleyeceği bir şeyler varmış, b) bunlar bildik bayat mevzularla sınırlı değilmiş, c) üstelik ana caddedeki Türklerin de ilgisini çekebilecek, ilginç ve yeni şeyler söylüyorlarmış.

Bugün Agos'un geldiği nokta hakikaten ibret vericidir. Memleketin 50-60.000 nüfuslu başka kasabalarında bu kalitede beş tane daha gazete çıksaydı acaba Türkiye bugün nerede olurdu diye insan düşünmeden edemiyor. Bırakın başka kasabaları, İstanbul'da bu kalitede beş tane daha gazete olsaydı kimbilir ne kadar medeni bir ülke olurdu Türkiye! Kilit kavram belki bu: medeni. Frenkçesi sivil yahut sivilize. İnsanların açık yürek ve açık dimağla karşılıklı konuşabildikleri düzenin adı.

Doksan küsur seneden beri bu topraklardan uzak kalmış bir lezzet...
* * *
Başka bir açıdan da bakalım. Memlekette gettodan çıkmak isteyen sade Ermeniler değil. Kürtler, Çerkezler, Lazlar, ötekiler, berikiler de aynı çaba içinde. Sayıları daha büyük. Ama hiç biri Hrant ve Agos gibi memleketin ciğerine hitap edemedi. Kendi gettosundan çıkamadı. Ülkenin medeniyet anlayışını kımıldatamadı. Yarın (Allah göstermesin) bunlardan birinin başyazarı vurulsa, 23 Ocak gibi bir şey yaşanacağını sanmam.

Bunda başarı tek başına Hrant'ındır. Karşıdakinin kalbine ve vicdanına hitap etmeyi başarmıştır. Benim derdim değil senin derdin demeyi başarmıştır. İnandırmayı başarmıştır. Siyaset ya da entel diliyle konuşmadığı, halkın diliyle konuştuğu için sesini duyurabilmiştir. İçtenlik ve şeffaflıkla insanlara ulaşmıştır.

Hadi ekleyelim: huysuzluğuyla başarmıştır. Ona buna mavi boncuk dağıtsa bu kadar dürüst olabilir miydi?Kendisi olabilir miydi?
 * * *
2007 yazında Türkiye ciddi bir dönemeci geçti; umuyorum ki önemli ve büyük değişimlerin kapısını araladı.

Bu dönemeçte Hrant'ın azımsanmayacak bir payı olduğunu düşünüyorum. Pek çok insanın kafasındaki Türkiye tahayyülü 19 Ocak 2007'de sarsılmıştır. Bu sarsıntıdan, belki Türkiye için daha özgür ve daha medeni bir geleceğin filizleri çıkacaktır.

O filizler sağ salim büyüyüp meyve verirse, bundan çok değil üç-beş yıl sonra Hrant Dink'in Türkiye'nin büyük bir hürriyet kahramanı olarak anılacağından eminim. Belki o zaman adı İstanbul'un önemli bir ana caddesinde ölümsüzleştirilebilir. Mesela Abide-i Hürriyet Caddesi, bunun en uygun yeri olabilir.

Harp Okulunda kurulacak hak ve hukukla ilgili bir kürsüye Hrant Dink Kürsüsü adı verilmesi de bence küçümsenmemesi gereken bir kadirbilirlik örneği olur.
2.09.2007

26 Ağustos 2010 Perşembe

İzmir valisinin Devlet teorisi: "Şahıslar devletin aldığı hukuk kurallarına uyarlar"


Taşra gazetelerimizden Yeni Asır'da dün çıkan haber. Vali Bey'in sırıtkan bir fotoğrafını koymuşlar. "Devlete meydan okumak olmaz" mealinde birtakım başlıklar da atmışlar.

"Selçuk'un Şirince ilçesinde kaçak olarak inşa ettiği 16 yapıyla ilgili yıkım kararı bulunan ve "Yıkımı gerçekleştireceğiz" diyen İzmir Valisi Cahit Kıraç'a, "Gücü yetiyorsa yıksın" diye cevap veren yazar Sevan Nişanyan'a yanıt gecikmedi.  (...) Dün, İl Özel İdaresi Genel Sekreteri İrfan İçöz ve Selçuk Kaymakamı Aziz İnci'yi makamına çağırarak konuyla ilgili bilgi alan Kıraç, bir kez daha alınan yıkım kararının uygulanacağını vurguladı. Nişanyan'dan öncelikle kaçak inşa ettiği yapıları kendisinin yıkmasını isteyeceklerini belirten Kıraç, bunu gerçekleştirmemesi durumunda yıkımı devletin yapacağını söyledi.

Nişanyan'ın İl Encümeni tarafından yıkım kararı alınan bazı yapılarla ilgili itirazda bulunduğunu, ancak mahkemelerin bu itirazları reddettiğine dikkat çeken Vali Kıraç, "İdare ve İl Encümeni, hukuka aykırılıkları tespit etmiş ve ilgili müeyyideyi uygulamaya karar vermiş. Bu karara karşı muhatapları yargıya gitmişler. Ancak, yargı yıkım kararını uygun görmüş. Netleşmiş. İdarenin her türlü işlem ve eylemi yargı denetimine tabidir. Kesinleşmiş yargı kararlarını uygulamak da idarenin asli görevidir. Kanunun istisnası yoktur, herkese uygulanır" diye konuştu.

Nişanyan'ın sözlerine doğrudan bir cevap vermesinin sözkonusu olamayacağını belirten Kıraç, şöyle konuştu: "Devlet kimseyi hasım almaz. Biz herkesin valisiyiz. Kimseyi birbirinden ayırmayız ve hukuku uygularız. Uygulamalarımızı kimse engelleyemez. Şahıslar devletin aldığı hukuk kurallarına uyarlar. Devletle şahıs aynı kefeye girer mi?"

* * *
Bana görüş sordular, yazılı cevap verdim:

"İzmir Valisi Cahit Kıraç'ın Yeni Asır'da yayınlanan demecine cevap veren Sevan Nişanyan şöyle konuştu: "Vali Bey yalan konuşuyor veya bürokratları tarafından kandırılıyor. Gözlerini yıkım hırsı bürümüş, hukuku esas hiçe sayan kendileridir. 4 Ağustos'ta İl Encümeni'nin almış olduğu yıkım kararları daha bugün tebliğ edildi. Nasıl kesinleşmiş olabilir? Akıl var mantık var. Süresi içinde İdare Mahkemesine başvuracağız. Tahmin ediyoruz ki TÜRK YARGISI Vali Beyi mahçup edecektir. Tekemmül etmemiş bir karar için basın yoluyla atıp tutmaları devlet ciddiyetiyle bağdaşmaz. Kurusıkı tehdittir, başka şey değil."

Vali Kıraç'ın "Uygulamalarımızı kimse engelleyemez. Şahıslar devletin aldığı hukuk kurallarına uyarlar. Devletle şahıs aynı kefeye girer mi? " şeklindeki sözlerini değerlendiren Nişanyan, "Bu şahıs 1993-94'te Şırnak Valisiydi. Kendi döneminde yüzlerce insan güpegündüz sokak ortasında sözde kimliği belirsiz kişilerce imha edildi. Kastettikleri hukuk o hukuktur herhalde. Zihniyet aynı zihniyet" dedi.

* * *
Bugünkü Yeni asır'da sözlerimin ilk kısmını aynen almışlar. Şırnak bölümünü kesmişler. Sanırım ağır gelmiş.

25 Nisan 2010 Pazar

Röportaj: Ermeni ve Kürt meselelerine dair

26 Nisan 2010'da Diyarbakır'da çıkan çeşitli gazete ve web sayfalarında yer aldı.

1915 öncesinde Anadolu'daki Ermeni nüfusunun 1.5-2 milyon arası olduğu söyleniyor. Soykırım iddialarını bir kenara bırakır ve Anadolu Ermenileri'nin sürgününe de iyimser bir yaklaşımla “Zorunlu Göçe” tabi tutulduklarını var sayarsak; bu yoğunluklu nüfusun savaş sonrası Türkiye'ye dönmemesi nasıl açıklanabilir?

Suriye'de hayatta kalan yarım milyon mültecinin bir bölümü 1918 Kasımı'ndan sonra döndü veya dönmeye teşebbüs etti. Ancak bunlar 1919 Mayısı'ndan itibaren çeşitli baskı ve saldırılarla tekrar kaçırıldılar. 1919'da örgütlenen Kuvay-i Milliye'nin asıl amacı, İngiliz-Fransız işgaline direnmek filan değildi: Ermeniler'in dönmesine engel olmak ve Rumlar'ın da Ermeniler'in peşinden defolup gitmesini sağlamaktı.

Ermeni mallarının yağmasından pay almış olan yerel mütegallibenin çoğu Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri'ne katıldı, dönen mültecileri kovmayı bir “vatan meselesi” olarak halka benimsetmeyi başardı. 1919 sonunda Fransız güçleriyle beraber Adana-Maraş-Antep bölgesinde yurtlarına dönen Ermeniler, Ankara'nın örgütlediği silahlı çetelerin saldırısına uğradı. Aynı yıl Kuzey Irak'tan Hakkâri'ye dönen Nasturi Hıristiyan aşiretleri, 1924'te Cumhuriyet Hükümeti'nin düzenlediği bir askeri operasyonla imha edildi veya tekrar sınır dışına kaçırıldı.

Nihayet, tam tarihini hatırlamıyorum, yanılmıyorsam 1924'te çıkarılan bir yasayla Milli Mücadele yıllarında (kendi iradesiyle olsun, mecburiyet dolayısıyla olsun) yurt dışında bulunanların TC vatandaşlığını kazanması engellendi. 1927'de çıkarılan bir kanunla, geriye kalanların seyyar satıcılıktan şimendifer memurluğuna kadar, bin çeşit işi yapması yasaklandı. Vakıf ve cemaat mallarına el kondu. Hemen her gün uyduruk bir gerekçeyle azınlık mensupları vatan hainliğiyle, casuslukla, vergi kaçakçılığıyla suçlandı; basında terörize edildiler; ekonomik açıdan çökertildiler. İstanbul ve İzmir dışındaki illerde yaşamaları imkânsız hale getirildi.

Soykırım, 1915'te olup biten bir hadise değildir. 1913 civarında başlayıp günümüze kadar aralıksız devam eden bir devlet politikasının adıdır.

Ermeni tehcirine yol açan olayların gelişimi ve sonrasına bakıldığında sürekli olarak İttihat ve Terakki Partisi suçlu gösteriliyor. Bu görüşün doğruluk payı nedir?

Doğru değildir. Ermenilere yönelik zulüm ve katliam politikasını başlatan İttihat ve Terakki değil Abdülhamit'tir. Ermeniler ilk başta İttihat ve Terakki'ye, kendilerini Abdülhamit zulmünden kurtaracak bir umut olarak baktılar. Bu durum 1909 ile 1913 yılları arasında, tam olarak araştırılmamış bir sürecin sonunda, tersine döndü.

İttihat ve Terakki Partisi'ni tek suçlu olarak kabul edersek, zorunlu göçe tabi tutulduğu söylenen Ermeniler'in, yeni kurulmuş Cumhuriyet tarafından topraklarına geri dönmeleri bir jest olarak sağlanamaz mıydı?

1919 yazından itibaren Anadolu'da iktidarı ele geçiren Müdafaa-yı Hukuk hareketi çok büyük oranda İttihat ve Terakki kadrolarından oluşmaktaydı. Az önce belirttiğim gibi tehcir ve katliam zenginleri, bunların arasında önemli bir pay tutmaktaydı. “Kurtuluş Savaşı” adı verilen hadise büyük ölçüde 1913-1915'te başlatılan tehcir politikasının sürdürülmesi ve sonuca ulaştırılmasından ibaret bir olaydır.

Ermeniler'in Anadolu'dan sürülmelerinin ardından yeni kurulan Cumhuriyetin aldığı ilk kararlardan biri de,"kaçak ve yitik kişilerle, başka yerlere nakledilenlere ait gayrimenkullerin Devlete intikaline dair Nisan 1923 tarihli kanun"un yürürlüğe konulması ile ilgili. Söz konusu kanunda, "gerçekleşecek hak taleplerinde de Lozan Antlaşması'nın yürürlüğe girdiği 6.8.1924 tarihinde malının başında bulunması şartına bağlıdır" hükmünün getirilmiş olması, yaşanan trajedinin salt kışkırtma ya da bağımsızlık hevesi olmadığının; ekonomik temellerinin de olduğuna bir kanıt olarak gösterilebilir mi?

1913-1922 yılları arasında gerçekleşen Rum/Ermeni yağması esnasında, Türkiye'deki menkul ve gayrımenkul servetin en az üçte biri el değiştirdi. Bu varlığa el koyanlar, doğal olarak, öncelikle İttihat ve Terakki rejimine yakın olan, tehcir ve katliam olaylarında aktif katkısı bulunan kişilerdi. Aralarında özel bir gayreti olmadan tesadüfen mala konan ve bu sayede ekonomik durumunu düzelten kişiler de olabilir belki, ama şüphesiz bunlar azınlıktadır. Bu kişilerin 1919'da, hem yeni edinilmiş servetlerini savunmak, hem de kendilerini muhtemel suçlamalardan korumak için büyük bir gayret içine girmiş oldukları şüphesizdir.

Cumhuriyetin ilk iki kuşağında ortaya çıkmış olan servetlerin tamamına yakını, incelenirse, Rum ve Ermeni mülklerinin gaspına dayanır. Buna Koç, Sabancı vs. gibi, 1946 sonrasında Türk kapitalizminin belkemiğini oluşturan isimler dahildir. Daha önemlisi, Atatürk döneminde siyasi iktidara kavuşan Cumhuriyet elitinin neredeyse tümü dahildir. Başta Atatürk dahildir. Düşünün ki Çankaya köşkü sonuçta Kasapyan çiftliğidir. Memleketin dört bir yanındaki “Atatürk evlerinin” tümü, bazısı demiyorum HEPSİ, gayrımüslimlerden ele geçirilmiş ganimet malıdır.

Birkaç yıldır “Ortak tarih komisyonu” önerileri gelmekte. Bu komisyonun kurulması durumunda, bugüne kadar bir muhasebeci edasıyla kimin kimden daha fazla katlettiğini iddia eden tarafların bir araya gelerek, net bir karara varması muhtemel midir?

Temel ahlaki değerlerde uzlaşma olmadıktan sonra komisyon filan boş işlerdir. Önce açık yürekli ve samimi bir barışma iradesi olacak ki, oturup konuşmak bir işe yarasın. Amacınız eğer kan davasını çözmek değil sürdürmekse, oturup konuşmak barışa hizmet etmez; eski yaraları tekrar kaşıyıp durumu büzbütün içinden çıkılmaz hale getirmeye hizmet eder.

Ermeniler'in son derece örgütlü ve ağır silahlı oldukları iddialarına karşılık, 1.5-2 milyon "son derece iyi silahlanmış ve örgütlü Ermeni"nin topluca katarlara katılması ve sağ-salim Suriye'ye vardırıldıkları iddiaları gerçekçi midir?

Resmi ideoloji tellallarının, tutarlı olmak veya inandırıcı olmak gibi bir derdi olduğunu sanmıyorum. Kurt kuzuya “suyumu bulandırdın” demiş. “Ama sen derenin yukarısındasın” deyince, “vay sen bana cevap verdin” deyip kuzuyu yemiş. Hesap, işte o hesap.

Türkiye'de kalan az sayıda Ermeni için soykırımın olmadığını kabullenmeleri dayatılırken, bir yandan da okul kitaplarında ya da günlük hayatta (üzülerek söylüyorum bunları) hain, çapulcu gibi aşağılayıcı sözlere katlanmak mı daha zordu?

Irkçılık, cumhuriyet ideolojisinin en temel vasfıdır. Eğitim sisteminin, devlet söyleminin, egemen basının her hücresine ırkçılık sinmiştir. Her gün, her an, her yerde karşınızdadır. Adeta soluduğumuz hava gibi etrafınızı sarmıştır; çoğu kişinin artık farkına bile varmayacağı şekilde doğallaşmıştır.

Tabii, ilkokuldan beri o ırkçılığın hedefi olanlar için bunun bıkkınlık verici bir şey olduğunu takdir edersiniz. Ama ben şahsen bunu kendim adına olumsuz bir şey olarak hissetmedim; aksine hep beni güçlendirdiğini düşündüm. Benim kadar inatçı olmayanlar ise, ilk fırsatta memleketi bırakıp gitmekten başka çıkış yolu göremiyorlar.

Nisan ayı sürekli bir "Soykırım sendromu" ile geçiyor. Bu korkuyu ve soykırım depresyonunun yaşanmaması için yapılması gerekenler nelerdir? Ermeniler'in yaşadığı felaketlerin bir benzerini Cumhuriyet sonrası Kürtler'in yaşadığını düşünüyor musunuz? Düşünüyorsanız, Kürtlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Tabii. 1925'te Sünni Kürtler, 1936-38'de Dersimliler aynı şeyleri yaşadılar. Ermeni tehcirinin sanki tüm ayrıntılarıyla tekrar tekrar sahnelendiğini görürsünüz. Toplum liderlerini ayırıp sürmeler, suikastler, idamlar, köy baskınları, provokasyonlarla insanları isyana zorlayıp “tedip” etmeler, köy meydanlarında toplu katliamlar vs. Özellikle Dersim olayında ortada mantıklı bir sebep de yoktur; adeta bir kez kötü yola düşmüş bir caninin aynı suçu tekrar işlemeden duramaması gibi psikolojik bir durum sözkonusudur.

1960 darbesinden sonra gene aynı hastalık nükseder. 1980-83'ten sonra bir daha nükseder. “Atalarımız bunları kesti, bizim neyimiz eksik” gibi ruh haleti içindeler sanırsın. Günümüzde koşulların biraz değişmiş olması kimseyi aldatmasın; ben Kürtler'in ciddi bir tehlike ile karşı karşıya olduklarına inanıyorum. “Açılım” vs. klasik aldatmacadır. Unutmayın, 1914'te de “Ermeni Açılımı” yapılmıştı, bir sürü reform vaadi ortaya atılmıştı. Sonunu biliyorsunuz.

Ne tavsiye ederim? Zor soru.

A) Uluslararası güvencelere bel bağlamayın, işlerine geldiği gün sizi satacaklardır.

B) Hazırlıklı olun, ama silahlı mücadeleye güvenmeyin. Silahlanmak provokatiftir; tepki doğurur. Askeri açıdan daha güçlü olanın ekmeğine yağ sürer.

C) Cephenin önünü değil arkasını düşünün. Türk kamuoyunu elde etmeye çalışın. Türk siyasi hayatında ben Kürtler'in çok daha aktif ve olumlu bir rol oynayabileceklerine inanıyorum. Maalesef o alanda şu ana kadar pek başarılı görünmüyorlar. Tüm siyasi eylemlerinde kendilerini marjinalleştiren, dışlayan bir tutum içindeler.


8 Ocak 2010 Cuma

Kelimebaz'ın veda mektubu

Taraf’taki konumum ilk günden beri eğretiydi. Sanki “kerhen” yazmama izin verildi. Sevan Nişanyan kamuoyunda “tepki toplayan” bir isim, “aman gazeteye bir zarar vermesin” tavrı ısrarla hissettirildi. Bir-iki kez hatırlattığım halde yazarlar künyesine adım yazılmadı. Gazetenin ilk sayfasındaki vinyetlerde de adım bir kez olsun anılmadı. Ahmet Altan “gerek görmemiş”. 

14 ay boyunca önceleri her gün, sonra haftada altı gün yazı yazdım. Aynı bayat lafları dön dolaş tekrar etmek yerine, özgün araştırma ve düşünme gerektiren yazılar yazmaya çalıştım. Bunun için bir kuruş para almadım. “İleride ödenecek” ya da “kusura bakma para ödemeyeceğiz” gibi bir açıklama da duymadım. Sonuçta para çok mühim değil. Ama yarım ağızla da olsa bir kere teşekkür eden çıksa sanırım daha mutlu olurdum. Çıkmadı. 

21 Eylülde çıkan dine ilişkin yazımdan sonra, kabul edilebilir küstahlık sınırını aştığını düşündüğüm tavırlarla karşılaştım. Birkaç kez alenen fırça yedim. Yazılarım – herhangi bir açıklama veya ikna teşebbüsü olmadan – gelişigüzel makaslanmaya başladı. Ekim ayında çıkan iki kitabımdan gazetede tek satırla söz edilmedi. Gerekçe olarak, dine ilişkin yazılarımın “gazeteye zarar verdiği” söylendi. Gazetenin “bir süre” beni destekliyor görünmek istemediği bildirildi. Siyasi konulardan uzak durup kelimelere yoğunlaşmam “tavsiye” edildi. 

Hemen her gün onlarca ölüm tehdidi alıyorum. Jandarması, emniyeti, savcılığı bunları ciddi buluyor. Ben pek önemsediğimi söyleyemem. Ama şunu net olarak görüyorum ki, gazetem bu konuda da arkamda değil ve yarın bu tehditlerin ufak bir kısmı da gerçekleşecek olursa arkamda durmayacak. Bu da, takdir edersiniz ki, hoş bir duygu değil. 

Kusura bakmayın ama bu yaştan sonra bu saçmalıklara tahammül edecek sabrım yok. Yeterince yapacak işim de var. Bu kadar Kelimebaz yetsin. 


Kelimebaz’ı yazmak güzeldi. Sizi bilmem ama ben çok şey öğrendim. Çok güzel feedback’ler aldım (neydi bunun Türkçesi?). Dostluk ve sevgiyle yazan okurlarım oldu. Bir kısmı yazışma faslının ötesine geçen arkadaşlıklar kurdum. Hepsine teşekkür ederim. 

Yazmak bir iptiladır. Elbette yazmadan duramam. Ama nerede, nasıl, şimdilik daha düşünmedim.