17 Ocak 2011 Pazartesi

Ölmüş Diller Enstitüsü

(Eski dosyaları karıştırınca bak neler çıkıyor! Ektekini bir devlet büyüğümüzün isteği üzerine rapor olarak yazmıştım, dört-beş ay önce. Doktora tezi konusu arayanlara bedava hizmet.

"Geçmişte uygulanan devlet politikaları" lafı ne kadar kibar olmuş ama, dikkatinizi çekerim.)

ÖLMEKTE OLAN TÜRKİYE DİLLERİNE İLİŞKİN FİKİR JİMNASTİĞİ

1) UNESCO politikaları
UNESCO’nun “endangered languages” başlığı altında marjinal dilleri araştırma, belgeleme, koruma ve geliştirmeye yönelik aktif bir yaklaşımı olduğu anlaşılıyor. http://www.unesco.org/culture/ich/index.php?lg=en&pg=00146 sayfasında bir dizi örnek projenin raporları, http://www.unesco.org/culture/ich/index.php?lg=en&pg=00143 sayfasında fon sağlayan kurum ve programlara ilişkin bilgi mevcuttur.

2) Ne yapılabilir?
Her şeyden önce BELGELEME alanında büyük boşluk vardır. Geçmişte uygulanan devlet politikaları nedeniyle sanırım Türkiye, dünya ülkeleri arasında, yerel dillerin belgelenmesi açısından en geri kalmış ülkelerden biridir.  

Şu aşamada aktif bir eğitim/geliştirme çalışmasından ziyade, akademik nitelikte bir araştırma/belgeleme çalışmasına yoğunlaşmak daha doğru ve belki daha gerçekçi olur.

3) Hangi diller
Yayınlanmış ciddi araştırmalar mevcut olmadığı için, benim bilgilerim de kısmen anekdot  mahiyetindedir. Kaba bir ufuk turu olarak değerlendirilmelidir.

a)      Türkiye’de konuşulan Arap lehçeleri hakkında bildiğim kadarıyla yayımlanmış kitap, tez, makale, hatta gazete haberi bile mevcut değildir. Siirt/Sason, Mardin, Harran, Hatay ve Adana/Tarsus lehçeleri, anlatıldığına göre, kısmen karşılıklı anlaşmaya imkân vermeyecek ölçüde farklılaşmıştır. Mardin Süryanileri ve Hatay/Altınözü Hıristiyanları tarafından kullanılan Arapça lehçeleri hakkında yazılı hiçbir bilgi yoktur. Bunların acilen belgelenmesi gerekir.

b)     Hopa ve Borçka’nın 23 köyünde konuşulan Hemşince/Homşetsi adlı Ermenice lehçesi üzerinde, amatör bir-iki makale dışında akademik çalışma yapılmamıştır.  Hatay’ın Vakıfköy Ermenilerinin standart Batı Ermenicesine ek olarak kullandığı Kesap lehçesi üzerinde de, bildiğim kadarıyla yazılı malzeme yoktur. (Belki Suriye’de Arapça yayınlar mevcut olabilir.) Standart Batı Ermenicesi ile bu iki lehçenin karşılıklı anlaşması imkânsızdır.

c)      Amasya’dan Artvin’e uzanan bölgede göçebe olarak yaşayan ve “Çingene” olarak nitelendirilen Poşa’ların, standart Ermeniceden çok farklı bir Ermenice lehçesi konuştuklarını bizzat müşahade ettim. Bu konuda da literatür mevcut değildir.

d)     “Çingenece” olarak adlandırılan Rom dilinin Türkiye’de halen yaşayıp yaşamadığı konusunda sağlıklı bilgi yoktur.

e)     Trabzon’un Of-Çaykara, Maçka ve Tonya ilçelerinde halen konuşulan Pont Rumcası hakkında Yunanistan’da son yıllarda bazı çalışmalar yapıldığını duydum; ancak bunlara ulaşamadım. Türkçede Ömer Asan’ın Pontus Kültürü başlıklı değerli çalışması dışında, bunlar hakkında da ciddi bir dilbilimsel araştırma yapılmamıştır. Of, Maçka ve Tonya lehçeleri arasındaki farklar bilinmemektedir.

f)       Darende’de konuşulduğu rivayet edilen Hazeyn/Hazain dili (?) hakkında güvenilir bilgi bulunamamıştır.

g)      Adana’da mevcut olan birkaç Nogay yerleşiminde Nogaycanın halen konuşulup konuşulmadığı meçhuldür.

h)     Artvin’in üç bölgesinde (İmerhev, Maçahel ve Maradit-Borçka) konuşulan Gürcüce lehçesi üzerine yayınlanmış araştırma yoktur. Her üç lehçenin modern standart Gürcüce ile çok kısıtlı ölçüde anlaşmaya izin verdiği söylenmektedir.

i)       “Zazaca” veya Kırmançki veya Dimili adı verilen dil veya lehçeler grubu üzerinde, çoğu polemik niteliğinde olan bir kavram kargaşası bulunmaktadır. Alman üniversitelerinde Zazaca üzerine ciddi sayılacak çalışmalar yapılmakta ise de bunların sonuçları henüz Türkçeye yansımamıştır.  

j)       Midyat ve Nusyabin yöresinde konuşulan Turoyo dili (“Süryanice”) üzerinde İsveç merkezli çalışmalar mevcuttur. Ancak bunlar Türkçeye çevirilmemiştir.

k)      Eskiden Pervari’nin Hertvin köyünde konuşulan Doğu Arami lehçesinin 1999 itibariyle tümü diasporada (yanılmıyorsam İsveç’te) yaşayan 1000 kişi arasında halâ konuşulduğu ifade edilmektedir. Ölmek üzere olan bu dil henüz ciddi anlamda belgelenmemiştir.

l)       Benim çocukluğumda İstanbul ve İzmir Yahudilerinin yaygın bir şekilde konuştuğu Yahudi İspanyolcası (Ladino) bugün hemen hemen ölü bir dildir. Konuya dair bir hayli yayın ve düzgünce bir sözlük vardır. Ancak akademik nitelikte bir dokümantasyon – her halükârda Türkçede – yoktur.

m)   Türkiye’de konuşulan Kuzey Kafkas dillerinin (Çerkezce, Abhazca, Abzehçe, Keberdey, Çeçence, Lezgice vb.) durumu hakkında derli toplu bir çalışma yoktur.

4) Hangileri DEĞİL
Türkçenin lehçe ve ağızları başlı başına derya gibi bir konudur. Keza Türkiye Kürtçesi hakkında da derlenmesi gereken sonsuz malzeme vardır.

Ancak diğerlerine imkân tanımak açısından bu iki dilin proje kapsamı dışında tutulması daha doğru olur. Aksi halde Türkçe ve Kürtçenin marjinal versiyonlarına gösterilecek olan ilginin diğer dilleri gölgede bırakması beklenir.

5) Kurumsal çerçeve
Yazılı literatürü olmayan dillerin tasviri Batıda 150 yıldan beri karşılaştırmalı dilbilimin ana uğraş alanıdır. Amerika ve Avustralya yerli dilleri, Hint dilleri, Afrika dilleri vb. üzerinde bu nitelikte çok geniş bir literatür mevcuttur.

Yukarıda sayılan dil ve lehçelerin her birinin sistematik tasviri, bir veya birden fazla doktora tezi konusu teşkil eder.

Yapılması gereken şey muhtemelen üniversiteler arası bir ortak program çerçevesinde bu nitelikte doktora tezlerinin yazılmasını teşvik etmektir. Belki ortaya çıkacak olan tezler, standart formatta bir kitap dizisi olarak yayımlanabilir.

Geçen Nisanda Türk Dil Kurumu’nda yaptığım konuşmada Kurumun Türkçe dışındaki Türkiye dillerine de eğilmesi gerektiği fikrini ortaya attım. Gelen tepkilerden, Kurumun şimdilik böyle bir fikre hazır olmadığı izlenimini edindim.

6) Mümkün mü?
Türk üniversitelerinde bu nitelikte çalışma yapabilecek dilbilim bölümleri mevcut değildir. “Dilbilim” adı verilen bölümlerin tek ilgi alanı en dar anlamda Türk dili ve dilleridir. Yazılı edebiyatı bulunmayan bir dil hakkında saha çalışması yapma bilgisine ve tecrübesine sahip kimse (bildiğim kadarıyla) yoktur.

Bu durumda proje gerçekçi midir? Kim koordine edebilir ve yürütebilir? Bilmiyorum.

Belki yabancı üniversitelerde dilbilim üzerine çalışan az sayıdaki Türk akademisyenden istifade etme yoluna gidilebilir. Veya içte Türkoloji bölümlerinde nisbeten geniş kapsamlı dilbilim formasyonu olan birkaç hoca tesbit edilip bu konuya yoğunlaşmaları teşvik edilebilir. Belki yön gösterme  amacıyla bir-iki yabancı öğretim üyesi davet edilebilir.