31 Mayıs 2012 Perşembe

Duçarkhi ile devr-i cihan


16 Mayıs: Uçakla Van. Minibüsle Özalp. Bisikletle Saray (21 km). Nefis yayla havası. Öğretmenevi’nde iki genç öğretmenle bir odaya verdiler. Geç saate kadar yatakhane sohbeti.

17 Mayıs: Sabahın köründe polis geldi, gözaltına aldı. Yakalama emri varmış. Ne zamandır duruşmalara çıkmıyordum ondanmış. Mahkemeye sevkedildim. Hakim sevimli bir genç bir kadındı. “Neden duruşmaya gitmediniz?” dedi. “Kısmet," dedim, "sizinle tanışmak nasipmiş.” İfade aldı, saldı. 11’e doğru yola düştüm. Bisikletle sınır 23 km, oradan Hoy 67 km, genelde yokuş aşağı. Yağmur yağdı, sırılsıklam oldum, çamurlara battım.

18 Mayıs: Bisikletle Salmas, 45 km. 18 liraya (16 bin tümen) berbat bir mihmanhane. Çarşaf en az bir aydır değişmemiş, ama itiraz edemeyecek kadar yorgundum.

19 Mayıs: Urmiye yolunda 20 km kadar bisiklet. Tırmanmaktan yorulunca otostop yaptım, öğlenden önce Urmiye’ye vardım. Şeytan dürttü, oto kiralamayı denedim. Ama İran’da henüz öyle bir şey duyulmamış, çok şaşırdılar, sanki “karını bana kirala” demişim gibi oldu. Şehirden 14 km uzaktaki Asuri köyüne bisikletle gidip döndüm.

20 Mayıs: En uzun bisiklet günü, 120 km. Akşam Mehabad, Kürt memleketi. Gerçekten sevdiğim ilk şehir. Karakterli bir yer.

21 Mayıs: Bisikletle Bukan, 70 km. Niyetim Sakkız’a kadar gitmekti. Yoruldum, Bukan’da dolmuşa bindim. Sakkız’ı da sevmedim, otobüsle ver elini Kermanşah. Akşam hava kararırken Tak-ı Bostan’da Sasani kaya anıtları.

22 Mayıs: Bisikletle Bisutun, 30 km, Darius yazıtı. Grotefend Hocanın hatırasına selam edildi. Bisikletle Kangavar, 55 km, Anahit tapınağı. Oradan dolmuşla Hamedan.

23 Mayıs: Feci yorgunluk, kolumda sürekli uyuşukluk. İsfahan’a devamdan caydım, kuzeye dönmeye karar verdim. Üniversitelilerle öğlene kadar sohbet. Sonra otobüsle Kazvin.

24 Mayıs: Bisikletle Kazvin-Manjil, 100 km. Reşt’e kadar inmeyi hedeflemiştim, Mencil’de lastik patladı, iki saat kaybettim. Dolmuşla Reşt’e devam. Hazar sahili bambaşka bir İran, Rize yeşili.

25 Mayıs: Dolmuşla Masule (Masouleh), harikulade bir dağ köyü. Oradan bisikletle Fuman, Sovme-e Sara, Rızvanşehr, Talış: 115 km. Öldüm. Canım buz gibi bir bira çekti. Baku’ya geçip oradan uçakla dönmeye karar verdim.

26 Mayıs: Bisikletle Astara, 80 km. Azerbaycan gümrüğünde gözaltına aldılar. Beş saat sorgu: Kimsin, Azerbaycan’a gelmekte amacın nedir, pasaportunda neden Ermenistan vizesi var? Üstü kapalı tehdit: burada seni kaybetsek kimsenin ruhu duymaz. İş büyüdükçe büyüdü, albayım geldi, KGB bozuntusu tipler geldi, her şeyim didik didik edildi. Tutuklusun dediler. Sonunda İran’a iade ettiler. Korkmadım desem yalan olur. Astara’da kaldım.

27 Mayıs: Otobüsle Tebriz. Bisikletle Tebriz turu, oradan Merend, 70 km. Berbat yol, feci kamyon trafiği, sanayi çölleri.

28 Mayıs: Otobüsle Şot (Şavt), oradan dolmuşla Karakilise, ıssız bir yaylada enfes Ermeni kilisesi. Bisikletle Maku, 70 km. Dolmuşla Bazergan sınır kapısı. Bisikletle Doğubeyazıt, 35 km.

29 Mayıs: Uçakla Ağrı-İstanbul. İstanbul havaalanında 5 saat sefillik. İzmir.

Toplam net 940 km bisiklet sürmüşüm.   

13 Mayıs 2012 Pazar

Bir Mayıııs, Bir Mayıs, mitçinin darbecinin bayramııı


1 Mayıs 1977’yi izleyen ilk dönemde, hatırladığım kadarıyla, olayın niteliği konusunda bir tartışma yoktu. Komplo teorileri ilk kez ertesi senenin 1 Mayısında, Ecevit’e düzenlendiği rivayet edilen suikast nedeniyle gündeme geldi. Sular İdaresi üstünden ve Intercontinental Otelden ateş açan keskin nişancılar efsanesi 1980’lerin sonuna doğru itibar kazandı.

Son günlerde tazelenen bilgiler ışığında olayın gelişimi son derece basit görünüyor.

Bir kere keskin nişancı filan yok. Kalabalığın üstüne ateş etmek için keskin nişancı gerekmez. Ayrıca, linç edilen polis memuru ile kurşun yiyen iki üç kişi dışında ölenlerin hepsi izdihamda ezilerek ölmüşler. Sular İdaresi gibi mükemmel bir platformdan kalabalığa ateş edip üç tane bile tutturamamak için olağanüstü bir beceri gerekir. Meşhur fotoğrafta görünen tomsonlu kişilerin, olay olup bittikten sonra oraya çıkıp iş yapar gözükmeye çalışan (ya da çatışmadan kaçıp arazi olan) polisler olduğu, mükerrer tanık ifadeleriyle sabit.

Kazancı Yokuşunun ağzına park edilip çok sayıda insanın sıkışarak ölümüne neden olan kamyonetin DİSK’li bir sendikaya ait olduğu o zaman da ortaya çıkmıştı; otuz sene aradan sonra gene hatırlandı. Muhtemelen rakip sol grupların meydana girmesine karşı tedbiren oraya park edilmiş.

Kalabalığın üzerine beyaz Renault süren polislerin şeytani bir planın parçası olmadığı, arkadaşları linç edildikten sonra panik ve/veya öfke içinde öyle davrandığı, her iki taraftan çok sayıda tanık ifadesiyle doğrulandı. Kalabalığın üstüne sürülen panzerlerin ardında da yine polis beceriksizliği/ işgüzarlığı/ aptallığı hikâyesi var. Kontrolden çıkmış bir durum karşısında polis “bir şey” yapmak zorunda. Aptal komiserin biri, panik ve öfkeyle bir emir veriyor. Memur sürüsü, amirinden fırça yememek için emri yerine getirir gibi görünmeye çalışıyor. (“Lo Hamza, milletin üstüne mi sürecez şimdi panzeri?” “Sen bi tur at, komserim ateş püskürüyor.” "Bas gaza amk, devirir lan bunlar bizi." "Iıı, karı ölmüş lan." "Sür olum, durursan bizi de paralar allahsızlar.")

Olayların, meydana girmeye çalışan Halkın Kurtuluşu grubundan bir veya birkaç kişinin havaya ateş etmesiyle başladığı konusunda herkes hemfikir. İlk bir veya birkaç el silah sesinin duyulmasından sonra meydanı ölüm sessizliği kaplıyor. Meydandaki “sol” grupların hepsi silahlı ve çatışmaya hazır bir ruh halinde. Kısa bir kararsızlıktan sonra herkes deli gibi havaya ateş etmeye başlıyor. Panik çıkıyor. Bir sürü insan ezilip ölüyor. Bir alaturka klasiği.

*

Bu olaydan beş yıl önce, aynı meydanda, Kültür Sarayı yangını hadisesine birinci elden tanık olmuştum. Hiç şüphem yok ki o seferinde de baş aktörler tedbirsizlik, cehalet ve suçu başkasına atıp kendini aklama güdüsü idi. O sefer devlet önce davranmış, suçu hayali bir sol komploya yüklemişti. İnsanlar tutuklandı, soytarı mahkemeleri kuruldu, sonunda bir şey çıkmadı.

*
Mitinge gelen silahlı grupların bir kısmı provokatör müydü? Oradaki o akıldışı çatışma ortamı TC veya diğer aktörler tarafından haince tasarlanıp uygulanmış bir planın ürünü müydü?

Mümkündür. Hatta bence muhtemeldir. Ama “solun” masumiyetini savunanlar bu argümanı sonuna kadar götürmeyi gerçekten ister mi, ondan emin değilim.

Solcuları provoke ettiler, kullandılar diyelim. Kaç kişiydi acaba provokatör ajanlar? Yüz? Bin? Onbin?

Diyelim ki çok değildiler. Etkin önder kadrosundaki oranları neydi peki? O gün o grupları çatışma hırsıyla Taksim’e gitmeye azmettirenlerin kaçta kaçı ajandı? Yarısı? Hepsi?

Diyelim ki birtakım provokatör unsurlar taktik öncülüğü ele geçirdi. Taktiği belirlemeye gücü yetenlerin, stratejiyi ve hatta ideolojiyi de belirlemiş olmadığı ne malum?

“Biz masumduk, haberimiz yoktu,” diyecekler elbette, ama inandırıcı değil. Hemen her silahlı eylemin içinde polisin, MİT’in ve askerin adamlarının bulunduğu daha o zaman herkesin bildiği bir şeydi. Ama konuşulmazdı. Her fraksiyonun askeriye içinde “güvenilir” bağlantıları, Harp Okulunda “dost” hücreleri, silah temin eden “sağlam” adamları vardı. Ama bunlardan söz etmek caiz değildi. Benim tanık olduğum kadarıyla Bulgar büyükelçiliği sol fraksiyonlara şaşılacak kadar samimi bir ilgi ve dostluk gösterirdi. Ama sebebi sorulmaz, enternasyonalci dayanışmaya hamledilirdi.

Philip Agee’nin Inside the Company kitabı 1975’te çıkmıştı. Türkçeye hemen çevrilmiş miydi hatırlamıyorum; ama isteyen, Amerikan istihbaratının Ecuador ve Meksika’da komünist harekete karşı Maocu ve diğer “devrimci” grupları nasıl örgütleyip finanse ettiğine dair son derece ayrıntılı bilgiye ulaşabilir, Türkiye hakkında da gerekli sonuçları çıkarabilirdi.

Evet, bazıları saftı. Evet, bazıları saf olmasa bile inandığı bir dava uğruna şeytanla işbirliği yapmanın gereğine inanmıştı. Evet, bazıları bilerek ve isteyerek alet olmuş olsa da otuz sene sonra insanları affetmeyi bilmek gerekir. Kim bilebilir hangi çıkmazın, hangi korkunun ve hayalin sonucunda o yola girdiklerini?

Ama otuz sene sonra hala aynı budalalıkta ısrar edenlere ne demeli, onu bilmiyorum.

*
Kenan Evren yargılansın diye tepinen solcular nasıl bir çelişkiden mustarip, farkında mısınız?

İki ihtimal var. Ya solcular masumdu. Vatan ve insanlık sevgisiyle eline silah almış idealist gençlerdi. Hayalleri uğruna memleketin zembereğini çıkardılar. O zaman, affınıza sığınarak söyleyeyim, Evren’in ciddi bir suçla itham edilebileceğini sanmıyorum. Adamın işi düzeni korumaktı; işini yaptı. Eline silah alıp zenginleri soymak veya anayasayla müesses rejimi devirmek hoş bir ideal olabilir; takdir de edersin kerataları. Ama askerin görevi bunu önlemektir. Esas onu yapmasa suç olurdu.

İkinci ihtimal, ki son zamanlarda tartışılmaz veri gibi kabul edilen odur, Evren ve şürekâsının iktidarı ele geçirmek amacıyla yıllar önceden memlekette sağ sol çatışmasını körüklemiş olmasıdır. 12 Eylülde çatışmalar bıçakla kesilmiş gibi kesilmedi mi? Demek ki darbe arifesine kadar kendileri manipüle etmiş olmalı. O çatışmalarda ölen yirmibin insanın kanı ellerindedir.

Eğer böyleyse Evren ve yardakçılarını en acımasız şekilde cezalandırmak gerekir, kabul. Ama onlarla beraber o komploda rol alan TÜM siyasi aktörlerin cezalandırılması gerekmez mi? Bilumum sol ve sosyalist örgüt sorumluları ve kanaat önderleri dahil? Deniz Gezmişi, Ertuğrul Kürkçüsü, topu birden?

*
Yanlış anlaşılmasın diye belirteyim, Evren ve şürekâsını yargılamak ve en sert şekilde cezalandırmak gereğine inanıyorum. Ama saçma sapan komplo kuşkularından ötürü değil, askerin kibrinin kırılması için. O kibir iyice kırılmadan memlekette medeni bir siyaset dili kurmak mümkün olmadığı için.

Ayrı mevzudur, başka zaman tartışırız.

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Hrant Dink


Sonbaharda çıkacak olan otobiyografimden bir bölüm. Hepsi bu kadar ağır mevzular değil ama, üzülmeyin.

İlk kez Helsinki Yurttaşlar Derneği’nin düzenlediği bir panelde tanıştık. 1999 sonlarıydı sanırım. Ben o tür yerlere “Ermeni“ sıfatıyla çağrılmayı sevmem. Kendimi aşağılanmış hissederim, sanki benim fikrimin veya kişiliğimin bir değeri yokmuş, ancak Mağdur’un – yahut Yabancı’nın, ya da vıcık vıcık yağlı Dolma-Topik Kardeşliğinin – temsilcisi olarak ilgiye değermişim gibi. O yüzden panele Türk kimliğine dair keskin bir bildiriyle gittim; “Türk” kelimesinin resmi cumhuriyet söyleminde taşıdığı anlamları irdeledim. Hrant ise “Ermeni” kontenjanından konuştu. Güzel konuştu, duygusal konuştu. Söylediklerinde hak vermediğim bir şey yoktu. Ama içten içe beni iten, tanımlayamadığım bir şey de vardı. Tutturduğu duygusal ton bana göre değildi belki. Duygusallık zayıflara mahsustur. Neden beni zayıf konuma düşüren bir kisveyi sırtımda taşıyayım? Neden kendimi acındırayım?

Türk konuklar açısından öyle bir sorun yoktu elbette. Adam mağdur. Mağduriyetini onurla taşıyor. Dostluk eli uzatıyor. Daha ne? Tayyip Erdoğan da dinleyiciler arasındaydı, o tarihte hapisten yeni çıkmış, sıfatsız. Alkışladı mıydı, hatırlamıyorum.

Agos’ta gurur duyulacak bir iş yapıyordu. Gencecik tecrübesiz bir kadroyla Türkiye’nin en iyi haftalık gazetesini çıkarıyordu. Ellibin nüfuslu Ermeni cemaatinden çıkan gazete ayarında ellibin nüfuslu birkaç kasabada gazete çıksa memleket cennet olmaz mı? Gene de içimi kemiren o duygudan kurtulamadım. Mazlumluk üzerinden Türklerle kurmaya çalıştığı duygusal bağ bana hitap eden bir bağ değildi. Ben mazlumum, sen de mazlumsun. Zalim kim peki? Emperyalist Batı! Bence fazla kolay bir çözümdü. Ne münasebet? Neden mazlum olayım? Zalimlere acımak daha kolay gelir bana.


Son buluşma
28 Aralık 2006’da gene bir panelde buluştuk. Tehditler alıyordu, çok tedirgindi. Halini iyi görmedim. Yemek arasında kenara çekip sohbet ettim. Korksan da korktuğunu belli etmemelisin. Başını dik tutmalısın. Korkunca köpekler daha beter üstüne gelir, geri havlasan kaçarlar.

Birkaç gün dinlenmeye Şirince’ye davet ettim. Hemen gelemezmiş ama Ocak sonuna doğru Etyen’le beraber gelirmiş. “Patriği de çağırayım, dört kol poker çeviririz,” dedim şakadan. Patrikle aralarında benim anlamsız bulduğum bir çekişme vardı. “Öyle bir şey yaparsan öldürürüm seni bak,” diye parmak salladı. Gitti.

Öğleden sonraki oturumda Cengiz Çandar vardı. “TC’nin Ermeni sorunu yok, Hrant sorunu var,” diye kendince espri yaptı. Yanında Perihan Mağden oturuyordu, mikrofonu çekti, “bir de Sevan sorunu var galiba,” diye ekledi. Gülen güldü.


TC’yi yıkan kurşun

Cinayetin işlendiği gün olay yerinden birkaç yüz metre ötedeydim. Beş on dakika içinde duyuldu. Acı ve öfkenin, dipten kabaran bir sarsıntı gibi, dalga dalga şehre yayılışını hissettim sanki. Bana da çarptı. Lanet olsun! Bu memlekette yaşanmaz! Yaşanacağını düşünende zaten salaklık!

Agos’un önüne gittim. Cinayeti kimin işlettiğine dair en ufak bir şüphem yoktu; bugün de yok. Televizyonlardan biri kamera tuttu. Katillerin kim olduğunu Türkiye’de aklı olan herkesin bildiğini, ama kimsenin bunu yüksek sesle telaffuz etmeye cesaret edemeyeceğini söyledim.[1] Dışarıda solcu görünen birtakım gençler slogan atıyordu, “katil kapitalizm,” “kahrolsun emperyalizm,” vs. vs. “Bunların işi hedef saptırmaktır,” dedim, “cinayeti tasarlayan adamlar için yüz tane çapulcu genci örgütlemek çocuk oyuncağı olsa gerek.”

Asıl kahredici olan cinayetin kendisi değildi. Sonuçta hepimiz öleceğiz, kafanın arkasından üç kurşunla gitmek de ölmenin en kötü şekli değil. Kahredici olan, televizyonda boy gösteren Devlet şakşakçılarının suratında beliren yarı-bastırılmış şırıtıştı. Sabık bakanlardan Hasan Celal Güzel ve daha başka birkaçı çıktı, cinayetin Türkiye’yi zor durumda bırakmak için “Ermeni çevrelerince” işlenmiş olabileceği ihtimalini ortaya attı. Başka biri Samast soyadının “Türkçe olmadığına” işaret etti, hani belki soyu bozuk yabancı ajanıdır edalarında. Mikrofon tutulan vatandaşlar, “Ermeni bile olsa” insanlara hoşgörü şey etmek gerektiğinde mutabık kaldılar. Türk kültüründe ne vardı? Hoşgörü vardı örtmenim!

Ayrıca yüzsüzlük, pişkinlik, ahlaksızlık ve cehalet vardı. Ama onları kimse belirtme gereği duymadı.

Cenaze günü Rakel Dink’in tüyler ürpertici konuşmasını dinledim: “Bir bebekten katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz dostlarım.” Püf noktası buydu, bu kadar basit. Katile öfke kusmak değildi marifet. Ona o cüreti – ahlaki kaygıları tuzla buz eden o arsız sırıtışı – veren zihin dünyası sorgulanmalıydı. Rakel adını koymadı gerçi, ama karanlığın adı apaçık ortadaydı. Tetikçiye emniyette Türk bayraklarıyla poz verdirildiğinde fonda görünen özdeyiş ve altındaki imza yeterdi anlatmaya. Sırıtan kafalara sırıtma gücü veren şey, arkalarına aldıkları o kutsal isimdi. Dayanışmalarının simgesiydi. Onun gücünü hissettiklerinde her türlü yalanı yüzleri kızarmadan söyleyecek, sonsuz cehaletlerini gururla taşıyacak, hiç tanımadığı insanları vatan haini soysuz düşman diye damgalayacak, vicdanı ve hakikati ideolojik hırsı uğruna teferruat sayacak pişkinliği kazanıyorlardı.

Bir bebekten katil yaratan karanlık, TC’nin kurucu figürüydü.


Doğru ülke, yanlış cumhuriyet
Cenaze yürüyüşü Osmanbey’de başladı, Taksim’den Tarlabaşı’na indi, köprüyü geçti, Aksaray’a tırmandı, Kumkapı’ya ulaştı. Yol boyu katılanlarla büyüdü, muazzam bir insan seline dönüştü. Epey miting gördüğüm halde böylesine hiç tanık olmamıştım. Örgüt yoktu. Kalabalık görünsün diye oraya getirilmiş, eş dost hatırına gelmiş kimse yoktu. Yüzbinlerce insan, içten gelen bir acıyla yalnız, bir şey yapamamanın utancıyla sessiz, acısını ve utancını paylaşmaya gelmişti. Yeter artık! O gün TC rejiminin çatırdadığını hissettim. Bu insanlar, o hilkat garibesini daha fazla taşıyamaz. Taşımayacak.

Kendimi mi kandırıyordum? Belki. Türkiye’de kalışımı haklı çıkarmak için bir umut ışığına ihtiyacım vardı, belki de o ışığı bulmaya çalışıyordum. “Bu ülkede seni yaşatmazlar,” diye bilgiçlik taslayan eş dost ve akrabaya otuz seneden beri burun kıvırmıştım. Şimdi onlar haklıymış diyemezdim. Mücadeleye devam etmek için, uğruna mücadele etmeye değecek bir şey olduğuna inanman lazım. Evet, bu ülkede savunmaya değer bir şeyler var. Evet, doksan seneden beri memleketin ufkunu karartan gölgeden kurtulmak zor da olsa mümkün.

1994-95’te yazıp o günden beri bir rafta uyumaya terk ettiğim Atatürk kitabımı yayınlamaya o gün karar verdim. Sonucu ne olursa olsun. İkinci bir Dink cinayetine petkaları sıkar mı? Zor!

Korksak da mı bastırsak?
2007 ilkbaharının berbat ortamında, gene de, hemen baskıya girmeye cesaret edemedim. Ahmet Altan’a danıştım. 27 Nisan muhtırasından birkaç gün önceydi. Delirdiğime hükmetti; bir müddet yurt dışına gitmemi tavsiye etti. Tınmadım. Korsan bir baskı çıkardım. Yıllar önce bir sofrada Joseph Brodsky’den Rus samizdatının yöntemlerini öğrenmiştim; onları uyguladım. Sahte künye basacaksın, matbaacıyı yakamasınlar. Eski tarih koyacaksın, mahkemelik olursa zaman aşımına girebilsin.

Aklına güvendiğim ikiyüz kişiye kitabı elden dağıttım. Ummadığım ölçüde pozitif tepkiler aldım. Taksim’deki Genç Siviller lokalinde bir konferans dizisi verdim. İlgi gördü. Bilgi Üniversitesi’nde daha geniş çaplı tekrarladım. Dünyanın sonu gelmedi. Sonunda cesaretimi topladım, 2008 Mayısında kitap piyasaya çıktı.[2]

Belden aşağı vuracaklarını tahmin etmiştim. Gene de insan tam tahayyül edemiyor yapabilecekleri alçaklığın boyutunu. Başına geldiği zaman şaşırıyorsun.



[1] Nitekim, aradan geçen beş yıla rağmen, bugüne dek kimse açıkça isim ve rütbe telaffuz etmeye cesaret edemedi, Hrant’ın arkadaşları ve bilumum sevenleri dahil.
[2] Sevan Nişanyan, Yanlış Cumhuriyet: Atatürk ve Kemalizm hakkında 51 Soru, ilk basım Kırmızı Yay. 2008, beşinci ve sonraki basımlar Everest Yay.