30 Ağustos 2012 Perşembe

Başbakanlık başvuruları başlamıştır.


Muhtıra = “memorandum, bir şeyi hatırlatmak amacıyla gönderilen yazı”. Arapçada kullanılan bir sözcük değil, eski Osmanlıca sözlüklerde de yok. 19. yüzyılın ikinci yarısında diplomasi tabiri olarak türetilmiş. Ta baştan beri tehditkâr bir tınısı var. “Şu işi şeyle yapmanı hatırlatırım, yoksa…”

Meclis Başkanı Cemil Çiçek’in muhtırası içerik açısından hava civa, ama siyasi açıdan ilgi çekici bir çıkış. Çiçek’in başbakanlığa en yakın aday olduğunu 11 Martta söylemiştim, hem face hem twitter’da. Zannederim çekingen lisanla bir adaylık bildirisi bu. Diğer iki aday Bülent Arınç ve Hüseyin Çelik’in derhal tepki vermesi anlamlı. Bana sorarsanız Arınç fazla tartışmalı, Çelik’in ise siyasi tabanı dar; Çiçek en güçlü aday şimdilik.

Resmen başbakan mı olur, yoksa başbakan Zigetvar’da Kanuni Sultan Süleyman’ın naaşı misali tahtta tutulur, Çiçek başka bir sıfatla mı yönetir, bilmiyorum. Geçiş dönemini idare etmeyi başarırsa 2014’te cumhurbaşkanlığıyla ödüllendirilir. Gül başbakan olur.

Muhtıranın içeriğine gelince, TC siyasi sınıfının Kürt meselesini bırak çözmeyi, kavramaktan ne kadar uzak olduğunu göstermekten başka bir anlamı yok. Adamlar senin bir vilayetinin yarısını ele geçirmiş, sen hala daha “şiddet”, “terör” diye geveliyorsun. Ya onlar sana “şiddet ve terörden vazgeç, silahlarını şuraya bırak, konuşalım” diye teklif getirse ne cevap vereceksin?

28 Ağustos 2012 Salı

Antika eksperiniz görev başında


İhsan Oktay Anar iyi romancı değildir ama bazan iyi minyatürcüdür. Eyüp Can bugünkü başyazısında uzunca bir minyatürünü aktarmış: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1098415 . İyi etmiş. Sahne güzel, anlatım yer yer ustaca. Ama aradaki dil ve üslup hataları bana batıyor.

"kullarının akıllarını kullanmalarına kısıtlama getirdiğinden..." Kısıt ve kısıtlama, dil devriminin 1940'lardaki ikinci kuşak ürünlerindendir. Umumi yazı diline 1961-62'den önce girmezler. Arkaizan bir üslup denemesinin yapıldığı metinde, Fatih Sultan Mehmet filminde kol saati takan yeniçeriler kadar sakil duruyor.

"beynelmilel meseleler üzerinde derin bir tefekküre dalmıştı..." Beynelmilel buram buram dönem kokan bir kelimedir, ama burada dönem yanlış. 1930'dan eski örneğini ben bulamadım, ama sanırım I. Dünya Savaşı civarında, 1910'larda icat edilmiş olmalı, post-Osmanlı neo-Osmanlıcası. 1950'lerde zirve yaptı, 1970'lere doğru söndü, kendisini icat eden kuşakla birlikte öldü. Sultan Abdülhamid hayatının son demlerinde gazetelerde böyle bir kelime görmüşse kaşını kaldırıp lahavle çekmiştir zannımca. 

"peklik denilen bela-yı muazzamadan mustarip..." Bela nakıs fiilin fe'l masdarıdır, o yüzden müennes değil müzekkerdir. Bela-yı muazzama olmaz, bela-yı muazzam olur. Daha basitçe şöyle diyelim, uzun â ile biten Arapça ismin dişil olması vaki değildir. Gremeri bilmesen de kulak dolgunluğuyla aşağı yukarı bilmen gerekir sanırım.

Kıssadan hisse: Kasacaksan dikkatli kasacaksın, hata yapmayacaksın.

10/01/2017 ek
İhsan Oktay Anar'ın Yedinci Gün'ünü bu notu yazdıktan tam beş yıl sonra nihayet okudum. Beğendim. Zeka kıvılcımları ile dolu bir kitap. Dil ve mizah duygusu kalbime yakın.

Giriş sayfasını bir gazete yazısında görmüş ve birkaç dil hatasına takılmıştım. Neydi beni taciz eden, hatırlamıyorum. Belki de aktarıcının yersiz ve uygunsuz övgüleriydi "öyle değil işte böyle " dedirten. Dediklerim doğru. Ama absürt bir anlatıyı bir takım absürt dil sürçmeleri içerdiği için eleştirmenin manası var mı? Sanmam.

Bir fırsatını bulup gönlünü almalıyım İhsan Oktay Bey'in. 

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Hakk = haqq


Arapça kalın qa ile haqq حقّ   “yasaya veya hakikate uygun olma, right”, ince ke ile hakk حكّ  “sert bir uçla oyma, to carve”.  Bizde de kullanılırlar, ilkinden hakhukukhakikathakkını helal et,hakkıdır hakka tapan, haklı davanızda yanınızdayız, muhakkaktahakkuk, istihkak, tahkikat vs. İkincisinden taşa yazı hakketmekhakkak.

Arapça qaf ile kef apayrı iki sestir, birbirine asla karışmazlar diye biliyoruz. İlki küçük dil civarında bir yerden, ikincisi sert damağın arka kemerinden söylenir. Herhangi bir tarihte, Arapçanın herhangi bir lehçesinde, kaflı bir sözcükten kefli türev türetilmesi ya da tersi olması, ya da birinin yanlışlıkla öbür türlü telaffuz edilmesi ihtimali zayıftır. O yüzden haqq ile hakk iki alakasız kelime deyip geçiyoruz.

*

Derken hokka sözcüğü aklımıza takılıyor: “taştan, camdan veya ağaçtan oyulmuş küçük kap.” Klasik devir Arap sözlüklerine göre bu kelime hem kaf hem kefle huqqa veya hukka yazılabilirmiş. Anlamı “oyma” fiilinden geldiğine göre kefle yazılması mantıklı, ama qafla yazılan şekil daha yaygınmış. (Türkçeye de qaflı haliyle gelmiş, öbür türlü hokka değil hükke olurdu.) Telaffuzda istikrarsızlık genellikle yabancı dilden alıntıya işaret eder. Acaba olabilir mi?

Nitekim bakıyoruz, Arapçayla akraba iki kuzeybatı dilinde, Aramice ve İbranicede kalın h ve kalın kaf ile Ḥ-Q-Q “taş veya metali oymak, sivri uçla kazımak - to engrave, inscribe, carve out.” Aramice sözcük, Babil ve Filistin lehçelerinde Milat öncesinden itibaren kaydedilmiş. Kefli hali yok, her zaman kaf ile yazılıyor. “Oyuk kap” anlamında ḥuqqā bulamıyoruz, ama kuşku yok ki eskiçağda Araplar bu nesnenin adını kendi dillerinde türetmekten ziyade, sanayi alanında daha gelişkin olan kuzey komşularının lehçesinden almış olmalılar.

Aramice sözlüklerde Ḥ-Q-Q fiilinin başka anlamına rastlamıyoruz. Ama Tevrat’tan beri İbranicede görülen ikincil anlam, “yasamak, kanun koymak, ferman etmek”. Anlam genişlemesi gayet mantıklı: yasaları, fermanları, sözleşmeleri taşa oymuşlar, hangi Şark Medeniyetleri müzesine gitsen bir sürü nümunesini görürsün. İbranice ḥuqqah חקּה   “enactment, statute, law, custom”. Bugünkü İsrail’de “anayasa” anlamında kullanılıyor. Ḥaqûq חקוק “taş veya metale hakkedilmiş" anlamında sıfat. Ḥiqqûq חקּוק eski metinlerde “oyulmuş şey”, günümüzde “yasa, kararname, resmen kayda geçmiş karar”. Ḥuqiyot חקיוט “yasallık”.

Arapçada “resmi belge” anlamına gelen bir de hucca = hüccet sözcüğü var, o daha da ilginç. Ama bugünlük bu kadar.

Eski darbeler


Modern tarihte Türkiye’de üç (ya da meşrebine göre, üçbuçuk) askeri darbe oldu diye genel bir kabul var son zamanlarda. Ben perspektifimizi biraz daha geniş tutalım derim.
  1. Nizami ordunun kurulmasından sonraki ilk askeri darbe 1876’dadır. Serasker Hüseyin Avni Paşa ile donanma komutanı Kayserili Ahmet Paşaların askeri cuntası, Mithat Paşa önderliğindeki sivil-bürokratik darbeci ekiple birleşip sultan Abdülaziz’i devirir. Başbakan Rüşti Paşa bir süre tereddüt ettikten sonra darbecilere katılıp makamını korur.
  2. 1908’de Selanik’teki küçük rütbeli subaylar gizli örgüt kurup isyan çıkartır. Hükümeti istifaya ve padişahı anayasa ilanına zorlarlar. Anayasanın ilanı memlekette heyecanla karşılanırsa da, üç dört yıllık bir kaos ve kararsızlık döneminden sonra anayasa fiilen rafa kaldırılır. 
  3. (1909’u saymıyoruz, bilfiil iktidarı elde tutan askeri kadronun bir karşı-ayaklanma girişimini bastırmasıdır.) 1912’de “Halaskâr Zabitan” adıyla örgütlenen bir ihtilal örgütü bir muhtıra ile Sait Paşa hükümetini istifaya zorlar. İttihat ve Terakki kadrosu iktidardan düşer. 
  4. 1913’te Enver Bey önderliğinde bir askeri çete Babıali’yi basıp Harbiye Nazırını öldürür, başbakanı silah zoruyla istifaya zorlar. Ordu üst kademesinden bazı generallerle ittifak ederek hükümeti kurarlar. 
  5. 1919’da, yasaklanmış İttihat ve Terakki’nin önde gelenleri Sivas’ta bir ihtilal kongresi toplar. Mustafa Kemal ve Karabekir Paşalar başta olmak üzere ordu üst kademesiyle anlaşıp hükümete isyan ederler. Anadolu’da hükümete bağlı kalan vali ve memurlar görevden alınarak fiili yönetim kurulur. Başbakan Damat Ferid istifaya zorlanır. Ancak onun yerine gelen “ortacı” hükümet isyancı kadroyu tatmin etmez. 23 Nisan 1920’de Ankara’da bir karşı-hükümet kurarlar.
1919 darbesi önderinin daha sonra kurduğu rejimde başlıca kaygısının karşı-darbeleri önlemek olduğunu ve bu yönde bir hayli de başarı kazandığını söylesek, acaba Tek Parti dönemine taze bir bakış açısı getirmiş olur muyuz sizce? Sonuçta, Türkiye gibi memlekette, kırk sene boyu darbeleri önlemişler mi? Önlemişler.

Hem biraz daha geri git bak, II. Abdülhamid rejiminin başlıca kaygısı da 1876 usulü bir darbenin tekrarını önlemek değil miydi? Darbeyle geldi, kendisini iktidara taşıyan darbeci kadroyu hızla tasfiye etti, sonra 33 sene her an gene darbe yapabilirler korkusuyla yaşadı, boğucu bir baskı rejimi kurdu.

“Oyunu kuralına göre oynamak” ahlakının yerleşik olmadığı bir ülkede, askeri darbeyi istisna değil kural olarak görmek lazım belki de. Şu veya bu devirde, 30-40 sene darbesiz nasıl götürebilmişler diye sormak daha yerinde olmaz mı?  

25 Ağustos 2012 Cumartesi

Borç = porno


Eski Türkçe öte edatı ile ötemek (Türkiye Türkçesi ödemek) fiili arasındaki anlam ilişkisini ilk bakışta kavramak kolay değil, ama bakıyorsun aynı ilişki Hintavrupa dillerinde de var. 

Per, tüm HA dillerinde “ön, ileri, öte” anlamına gelen temel edat. Latince per ve pro, Yunanca perive prô malum. Arnavutça për, Germence for (İng forward’daki for ve Almanca vor), Ermeniceheru հեռու, Sanskritçe pári, Eski İranca pairi aynı hesap. Bu sonuncusundan, perakende, perçem, perçin, perdah, perde, perest, perhiz, perişan, pertav, perva, pervane gibi bir sürü Farsça türev biliyoruz, ama onlar şimdiki konumuz değil.
Öte yandan fiil kökü olan per-, yine bilumum HA dillerinde “satmak, satın almak, takas etmek, para ödemek”. Yunanca mesela perô ve peraô “satmak”, bunun kurallı türevi olan pornê “satılık kadın, fahişe”. [Pornographeía “fahişe edebiyatı” demek, varmış eskiden de öyle şeyler. İlk kez MÖ 2. yy’da İskenderiyeli Athenaios Sofra Sohbetleri kitabında zamanın meşhur pornográphos’larından bahsediyor.]

Latince parere “takas etmek, eşdeğerini vermek”, bundan türeyen pār “eşdeğer, bedel”, İngilizcede de aynen bu anlamda kullanılır, bizde de döviz paritesi filan var.

Eski Hintçe ve Eski İrancada da par- kökünden, “ödünç vermek, borç, borcu ödemek” anlamına gelen bir sürü isim ve fiil türetmişler. Misal: Sanskritçe purtá “ödünç, borç”, Avestaca a-pərətiş“cereme”, yani bir suça veya günaha karşılık ödenen bedel. Ermenice part պարտ “borç”, Eski Farsçadan alıntıdır. Bizim Türkiye Ermenicesinde /bard/ diye söylenir ve çoğul bardk biçimi daha çok kullanılır.

*

Soğdca pwrç diye yazılan kelime /porç/ mu, /borç/ mu okunuyor bilmiyoruz, çünkü Soğd alfabesinde p ve b aynı harfle yazılıyor. Anlamı, bildiğimiz borç, ödünç şey veya para. (Bedruzzaman Gharib, Sogdian Dictionary, s. 330, “loan”). Yapı itibariyle sözcük, sanırım Avestacapərəti-ş eşdeğeri. Oradaki +ş, Farsça alayiş, asayiş, bahşiş, cünbiş, hahiş, nümayiş, perestiş, serzeniş, sitayiş sözcüklerinden tanıdığımız, fiil adı yapan standart İrani ektir. Görebildiğim kadarıyla, Soğdcada /t/ sesine bitişen tüm örneklerde /tş/ > /ç/ değişimi olmuş.

İlk bakışta tereddüt uyandıran şey, Orta Asya Türkçesinin dev sözlüğü Divanı Lugati Türk’ün borçsözcüğüne yer vermemiş olması. Ama düşününce böyle olması doğal. Belli ki Kaşgarlı bu sözcüğü yabancı bir kelime olarak algılamış ve o tarihte (1070) Türkçede cari olan yüzlerce yabancı kökenli kelime gibi buna da sözlüğünde yer vermemiş. [Misal, sözlüğü yazdığı tarihte Kaşgar’ın Türk ahalisi 100 yıldan beri Müslüman olduğu halde sözlükte Allah kelimesi yok.] 12. yüzyıldan itibaren çoğalan yazılı kaynaklarda, Doğu ve Batı Türkçesinin tüm lehçelerinde, borç sözcüğü bolca geçiyor; eskiden beri bilinen, alışıldık bir kelime olduğu seziliyor.

Soğdlar kim, biliyorsunuz. Milat öncesinden 1000 yıllarına kadar Semerkand ve Buhara’nın yerleşik halkı. İrani bir dil konuşmuşlar, İpek Yolunda ticareti ellerinde tutmuşlar, o devirde Türklere dış dünyadan ulaşan bilumum dini ve kültürel akımları da onlar taşımışlar. Uygur Türkleri, mesela, Budizmi, Maniheizmi, Nestorcu Hıristiyanlığı Soğdlardan öğrenmiş; alfabelerini onlardan almış. Para, kredi, borç işlerini de onlardan öğrenmelerine şaşmamak lazım.

*

Bir ufak not. Para ekonomisinin yerleşik olduğu kültürlerde “satmak” ve “satın almak” iki ayrı eylem. Oysa para yerine bir çuval arpa veya bir yük bakır ödediğin çağda ikisi arasında mantıkî bir ayırım yapmak zor. Eşdeğerini vermek ile eşdeğerini almak aynı iş. Birçok dilde bu belirsizliğin izlerini halâ görebiliriz. Mesela Türkçede “to buy” anlamında tatmin edici bir fiil yoktur, farkında mısınız? Satmak esasen “takas etmek”, yani “bir şeyi bir şeye eşdeğer saymak”. Sonradan anlamı daralmış, “mal verip para almak” olmuş. Zıddını anlatmak için satın almak diye bir deyim gerekmiş.   

*

Bir not daha. Öte edatı ile ötemek fiili, matıken *öt diye bir sözcüğün mevcudiyetini varsayar. Bu sözcük, Türkçenin yazılı devrinde kaydedilmemiş. Ama öyle bir şey var idiyse şayet, “diğer, öbür” gibi bir anlamı olmalı. Öte = diğer yan. Ötemek = diğerine çevirmek. 

23 Ağustos 2012 Perşembe

Ücret = angarya = Los Angeles


Geçen gün değinmiştim, Yunanca gk yazılır /nk/ okunur diye. Aynı şekilde gg yazılır /ng/ okunur. 

Misal, ággelos άγγελος yazılır ama /angelos/ söylenir. Homeros’tan beri iyi bilinen bir kelime, “elçi, ulak” demek. Homer’den bin sene sonra, Tevrat’ın Yunanca çevirisinde İbranice melak (elçi, ulak, Allahın habercisi) karşılığı da bunu kullanmışlar. Angelus diye Latinceye geçmiş. Oradan da yürüdükçe yürümüş. İspanyolcası angel, çoğulu los angeles, melekler. Bir de meşhur Friedrich Engels var, Barış Melekoğlu diye çeviriyoruz Almancadan.

Bilinen en eski Yunanca sözlüğün yazarı İskenderiyeli Hesykhios’a göre bunun aggérios αγγέριος şekli de varmış. (Liddell & Scott s. 7) Bu şaşırtıcı değil, çünkü çoğu başka dildeki gibi Yunancada da /r/ ve /l/ sesleri istikrarsızdır, birbirine dönüşebilir.

Her iki durumda sözcüğün kökeni bilinmiyor. Yunanca kökten türeyen bir kelime değil. Hintavrupa dillerinde bilinen bir karşılığı yok. Yunancaya başka bir yerden geldiği açık, ama neresi belli değil. Bellibaşlı etimolojik sözlükler kati bir yorumdan kaçınmışlar. Chantraine Hintavrupa yolunu zorlamış, sonuç alamamış. Frisk s. 8 “bilinmeyen yollarla bir Doğu dilinden alınmış olabilir” deyip orada bırakmış.

*
Aggareía (/angaría/) tabirine ilk MÖ 440 civarında Herodot değinmiş. Historia 3.126’ya göre Pers kralının ággaros (/angaros/) adı verilen ücretli ulakları varmış, Çin seddinden Ege Denizine kadar, at sırtında menzilden menzile yazı, emir, mektup, ferman taşırlarmış. Aggareía (/angariya/) bu sistemin ve işin adı. Hem Herodot’ta, hem de İskender’in sefernamesini yazan Arrianos’ta böyle geçiyor.

Birkaç yüzyıl sonra, mesela İncil Matt 5.41 ve 27.32’de, aynı sözcüğü bu sefer tıpkı bugün Türkçede kullandığımız angarya anlamında görüyoruz. Yani “çalışma mükellefiyeti, kamu zoruyla yaptırılan gönülsüz iş”. Oradan oraya nasıl gelinmiş? Sanırım eski imparatorlukların, Bizans’ın, İran’ın, Osmanlı’nın düzenini biraz bilince anlamak zor değil. Besbelli birtakım yerlerin ahalisine böyle bir yükümlülük koyuyorlar: padişahın postası gelince “at yok, karım hasta, karnım ağrıdı” diye bahane bulmak yok, derhal atı hazırlayıp birisi yola koyulacak. Karşılığında üç beş kuruş yolluk veriliyordur elbet. Ama unutmamak lazım ki o devirde devletin esas işlerini yapan memurların hemen hiç biri ücretli değil. Kapılanıyorsun bir vezire, hayat boyu o sana bakıyor, ganimetten payını veriyor, bayramlarda kese ve hılat ihsan ediyor, karşılığında hizmet ediyorsun. Yevmiyecilik yapmayı aşağılayıcı bir şey olarak görmüş olmalılar. Koskoca devletin memuru, kayıkçılar, çapacılar gibi angarya karşılığı yevmiye mi alacak?

*

Pers krallığından da, Herodot’tan da bin sene öncesine bakıyoruz. Asur devletinde agâru “kiralamak, ücret karşılığı işçi veya ev veya hayvan tutmak”, agru “parayla tutulan adam, işçi” (misal: “1 mina saf bakır karşılığında bir agru tuttum ve ona yolluğunu da ödedim”), igru “ücret, kira” (mesela: “bin tuğla yapımı karşılığında belirlenen miktarda yün ve arpa igru aldı”).

MÖ 1000 dolayında eski Asur ve Babil dillerini silip Mezopotamya’nın egemen dili haline gelen Aramicede de agara ve aggara “ücretle tutmak, kiralamak”, agar ve agrâ “ücret, kira”. Pers krallığının resmi işlem dili Farsça değil Aramice olduğuna göre, Herodot’un İran işidir diye aktardığı sözcüğün aslında Farsça değil Aramice çıkması bizi şaşırtmıyor. Kelime İrani değil Sami kökenli.

Nitekim bir başka Sami dili olan Arapçada da aynı sözcüğü, doğal g > c evrimiyle, acr ve ucrat şekillerinde buluyoruz. Ecr-i misil’den bildiğimiz ecir ve ücret yani. Aynı şekilde îcar (kiralama) ve müstecir (kiracı) da var, aynı A-G-R kökünden.

*

Soru şu: Persler piyasaya çıkmadan yüzlerce yıl önce Yunanlıların bildiği angelos, acaba doğrudan Asur veya Babil’den alıntı mıdır? Pers kralından önce Asur kralları ücretli ulak sistemi kurmuş muydu acaba?

Cevabını bir bilene sormak lazım sanırım.

22 Ağustos 2012 Çarşamba

Recm = racim = tercüman


İbranice rāgăm רָגַם ve rēgăm רֵגַם “taş atmak, taşlamak,” ama özellikle “taşlayarak idam etmek.” Tanrıya küfredenlerin (Lev 24.16) ve çocuğunu yalancı tanrı Molokh’a kurban edenlerin (Lev 20.2) rāgăm edilmesini Tevrat emrediyor. İsa döneminde zina yapanların da taşlanarak idam edildiği malum. İyi biri olan İsa, “günahsız olan ilk taşı atsın” diyerek bu konudaki reformist yaklaşımını belli etmiş (Yoh 8.5-9).

Kuran’da racm, “taşlamak” anlamında birkaç yerde geçiyor. Ancak zinanın recmle cezalandırlması Kuran değil hadis kaynaklı. Kuran (Nur 24.2) zinanın cezasını yüz kırbaç olarak belirliyor, hatta Allahı ve hesap gününü düşünen kişinin bu konuda asla merhamet göstermemesini özellikle emrediyor, sanırım o bölüm Yaradan'ın ters gününe denk gelmiş. [Racm sözcüğünün peygamber zamanında veya ondan kısa bir süre öncesine dek /ragm/ şeklinde söylendiğini hatırlatayım. Tüm Sami dillerinde /g/ olan alfabenin üçüncü harfi Arapçada sonradan /c/ değerini kazanmış.]

İbranice ve akraba dillerde RGM kökünden “taş” anlamına geldiğinden emin olabildiğimiz başka sözcük yok. İsim olan rigmā רִגְמה Tevrat’ta sadece Ps 68.27’de geçiyor. Anlamı muamma. Talmud’da “taş” diye yorumlamışlar (Jastrow 1449). Ama yaygın İngilizce, Almanca, Fransızca ve Latince çevirilerin her biri ayrı yola gitmiş. Çoğu “kalabalık” veya “haykırış, haykıran kalabalık” diye çevirmiş. King James “council = şura” demiş. En tazesi olan Common English Bible “speaker = sözcü” diye çevirmeyi uygun bulmuş.

*

Racīm Kuran’da sadece şeytanın sıfatı olarak kullanılan bir terim: euzu billahi min el şeytanir racim, vs. Anlamı yoruma açık. Taşlanmış? Taşlanan? Hacda şeytan taşlama eski bir Arap geleneği ise onunla alakası ne?

Habeşçe bağlantısına Batıda ilk önce Kuran’ı Almancaya çeviren Friedrich Rückert işaret etmiş; Nöldeke Neue Beiträge 47’de konuyu etraflıca incelemiş; Jeffery s. 140 farklı görüşleri tartışmış. Habeşçe ragama “lanetlemek” demekmiş. Ragūm veya ragīm “lanetli, mel’un”. Habeş kilise literatüründeşaytān ragūm (melun şeytan) sıkça geçen bir kalıp deyim. Habeşler Muhammed’den yüz ila ikiyüz sene önce Hıristiyan olmuş. İncil’i Habeşçeye çevirmişler, kırallık kurmuşlar, Yemen’e egemen olmuşlar, hatta bir ara Mekke’yi kuşatmışlar, o devirde önemli bir millet; Mekke ile ticari ilişkileri var. Müslümanlar Mekke’den dışlandığında, Osman b. Affan önderliğindeki bir bölüğü Medine yerine Habeşistan’a gitmiş.

Nöldeke’ye göre İbrani-Hıristiyan geleneğinde kalın s (sad) ile ṣātān adını taşıyan varlığın Kuran’da ş ile şaytān şeklini alması da Habeş etkisinin ürünü olmalı. Ses değişimini açıklamak başka türlü mümkün görünmüyor çünkü.

*

Tevrat’tan bin, Habeş İncilinden ve Kuran’dan kaba hesap ikibin sene evvel Babil ve Asur’un dili olan Akkadcada ragāmu “çağırmak, seslenmek, kehanet etmek, mahkemede dava etmek”. Chicago Assyrian Dict. 14.67: 1. to call, to call out, 2. to prophesy, 3. to summon, convoke, 4. to lodge a claim, to sue, to bring a legal complaint, to claim something by lawsuit demiş. Aynı kökten rugummû“dava: legal claim, lawsuit”.

Daha ilginci targumannu, çok sık geçen bir resmi sıfat. Bir çeşit elçi ya da sözcü, ama itibarlı bir meslek olduğu anlaşılıyor. Zamanla sadece “bir dilden diğerine tercüme eden çevirmen” anlamı kalmış. Çevre dillerinin hepsine alıntılanmış. Hititçe targummiya, Aramice targmānā, Ermenice targman, hepsi “çevirmen”. Arapçası tarcumān, bizde gazetesi bile var.

*

Hepsinin kökü R-G-M. Sami dillerinin üç ayrı kolunda üç ayrı özel anlam kazanmış bir kavram olduğu anlaşılıyor. Anafikir sanırım “ciddi ve resmi bir şey söylemek, bildirmek”. Dolayısıyla “dava etmek, mahkemeye gitmek”. Dolayısıyla “hüküm beyan etmek, mahkûm etmek,” özellikle “idama mahkûm etmek”. İbranice kullanımda “ölüme mahkûm etmek” eylemi, belli bir tür infazın adı olarak özelleşmiş. Habeşçede “mahkûm etmek” kavramı “lanet okumak” tarafına eğilmiş.

Maamafih bu son söylediklerim benim yorumum. Henüz piyasada doğru dürüst bir Sami Dilleri etimolojik sözlüğü yok, inanır mısınız?

Benzer evrimlere başka dillerde de rastlanıyor. Eski Fransızca mesela ban dire “mahkemede hüküm vermek, ferman okumak” iken bandit sözcüğü “hükümlü >> haydut” anlamına evrilmiş. “İdamına ferman verilmiş kaçak” gibi bir şey. Arapça infaz esasen “mahkeme hükmünü yürürlüğe sokmak” demek iken Türkçede “idam” anlamını kazanmış. İngilizce execute da öyle.

21 Ağustos 2012 Salı

Okka = inch


Uncia, okunuşu /unkia/, Latince “onikide bir” anlamına gelen bir sözcük. Roma’da standart tartı birimi olan libra’nın onikide biri uncia. Emperyal libre yaklaşık 320 gram olduğuna göre 27 gram eder. Standart uzunluk birimi olan ayağın onikide biri de uncia, yaklaşık 2,5 santim.

Bu birimler İngilizcede az değişiklikle günümüze dek gelmiş. Tartı birimi olan pound’un oniki değil onsekizde biri ounce, 28 gram kadar. Foot’un onikide biri olan inch halâ 2,5 santim. Birinci sözcük Ortaçağda Fransızcadan alınmış, uncia > unce > unse evrimi geçirmiş.  İkincisi İngilizceye çok erken tarihte direkt Latinceden gelmiş, unkja > ynche > inch evrimine uğramış.

Yunancada genel kural olarak /nk/ sesi *gk* yazılır. Roma’nın Yunanca konuşulan doğu vilayetlerinde ugkia ούγκια diye yazılıp /ungia/ diye söylenen tartı birimi geç devirlere kadar kullanılmış. 14. yüzyıla ait Ceneviz kayıtlarında bir Rodos ungia’sı 29,7 gram görünüyor. (Schilbach, Byzantinische Metrologie, s. 208; faydalı bir eser, İstanbul’da Kubbealtı Fotokopi’de kopyasını bulup almıştım.)

Bizans Suriyesinde kullanılan Süryanice biçim unḳiyyā veya uḳiyyā imiş, her iki yazıma da rastlanıyor. Niceliği hakkında bir bilgim yok. Ama Arapçada “bir Suriye tartı birimi” diye geçen uḳiyya اوقيّة klasik dönem Arap kaynaklarında yaklaşık 320 gram olarak görünüyor. Yani bir şekilde unkia’nın adı libreye transfer edilmiş. Nedenini bilmiyorum.

Osmanlıcada her zaman uḳiyye veya vuḳiyye ve vaḳiyye diye yazılmış, ama daha Meninski zamanında, yani 1680’lerde, halk dilinde oka veya okka diye söylenirmiş. Meninski sözlüğü iki libre, yani o devir için yaklaşık 640 gram diyor.  1900 yılında Kamus-ı Türki 1283 gram eşdeğeri olduğunu söylemiş, ki dört Roma libresi eder, katlana katlana gitmiş meret.

Benim çocukluğumda pazarcılar okkayı hala tek tük kullanırdı, birbuçuk kilo diye bilirdik. Aşağı yukarı 1960-65 yıllarında büsbütün tarihe karıştı.