25 Ekim 2012 Perşembe

Tefsir ilmine giriş

Muhammed devrinde Orta Doğu’nun yüksek kültür dili 1600 seneden beri Aramice idi. Arapça, yazı diline hemen hiç aktarılmamıştı. Arabistan yarımadasındaki Yahudi ve Hıristiyan gruplarının litürji dili de Aramiceydi. Muhammed’in bu iki din hakkında bildikleri, doğrudan veya dolaylı olarak Aramiceden – muhtemelen sözlü anlatım vasıtasıyla – tercüme edilmiş bilgilerdir. Kuran’da kullandığı teknik tabirlerin birçoğu da – anlayarak veya belki anlamadan – bu dilden aktardığı sözcüklerden oluşur. Dolayısıyla bu kelimelerin tefsirinde sadece İslami (ve çoğu zaman tek yanlı) kaynaklara başvurmak yetmez. Arami kaynaklarından da haberdar olmakta fayda vardır.
Bundan üç dört ay önce paraya kıyıp Jastrow’un A Dictionary of Targumim, Talmud Bavli, Talmud Yerushalmi and Midrashic Literature’ı (ilk basım 1903; tıpkıbasım 2004) ile Payne Smith’in A Compendious Syriac Dictionary’sini (ilk basım 1902; tıpkıbasım 1999) satın aldım. Birincisi Yahudi Aramicesinin muhteşem bir kaynağıdır. Her kelime için, Tevrat-sonrası ve İslam-öncesi Yahudi din ve hukuk kaynaklarından çok sayıda metin tanıklığı gösterir. İkincisi “Süryanice” adı verilen Hıristiyan Aramicesinin klasik döneminin kapsamlı bir sözlüğüdür. Şimdi zaman zaman Jastrow’a dalış yapıyorum. Payne Smith’e daha tam ısınamadım. İbrani/Arami yazısını artık rahat okuyabiliyorum, ama Süryani yazısında pek acemiyim, ilkokul iki öğrencileri gibi heceleye heceleye çözüyorum ancak.
*
Din
Dîn kelimesi için Jastrow’a bakıyoruz. Altı punto karınca yazısıyla iki kolona 140 satır açıklama buluyoruz. 
Fiil dawana דּוּן   masdarı dîn דּין   “dava etmek, mahkeme etmek, yargılamak, hüküm vermek”; ikincil anlamı “müzakere etmek, münazara etmek”. Bağımsız isim olarak dîn דּין   “dava, mahkeme, yargı, adalet”. Deyim olarak yôm dîn  יום דין   “yargı günü”, mesela Babil Talmud’unun Abodah Zarah risalesi 18a cüzünde “Allahın yargısı, mahkemei kübra” anlamında geçiyormuş. Derhal çek ediyoruz, http://www.come-and-hear.com/zarah/index.html sitesinde tam metni buluyoruz. Evet, doğruymuş. Bavli Talmud M 375 ile 499 yılları arasında derlendiğine göre, Kuran’daki yawmi’d-dîn (“yargı günü”) ibaresi buradan esinlenmiş olmalı, tersi olamaz.    
“İnanç ve ibadet sistemi” anlamındaki öteki dîn sözcüğüne Aramice sözlüklerde rastlamıyoruz. Bu biraz tuhaf, çünkü İran’ın Zerdüşti/Mecusi geleneğinde bu sözcük tastamam bu anlamda en azından MÖ 500’lerden itibaren çok yoğun olarak kullanılmış. Babil Talmud’u İran egemenliği altındaki Mezopotamya topraklarda derlendiğine göre Talmud yazarlarının kelimenin bu anlamından habersiz olmaları düşünülemez. Ancak, anlaşılan, bu anlam Aramice din ve hukuk literatürüne girmemiş; İranî ateşperestlere has yabancı bir sözcük olarak değerlendirilmiş.
Dîn sözcüğünün iki ayrı anlamı ancak Kuran Arapçasında bir araya gelmişler. Gibi görünüyor. 

Furkan
Furkan فرقان   ilk bakışta Arapça FRQ “ayırma, ayırt etme” kökünden basit bir masdar. Bellibaşlı klasik Arapça sözlüklerin hepsi (Sıhah, Muhkem, Kamus ve Tacül Arus; ayrıca Lane Lexicon) “doğru ile yanlışı ayırt etme” anlamını vermişler. Kamus’a göre ikinci anlamı “mantıkta ispat”, ki doğru ile yanlışı ayırt etme fikrinin devamıdır. Yine Kamus, “gün doğumundan önceki zaman” demiş, belli ki bu da nesneleri ayırt etmekle ilgili. Buraya kadar bir problem görünmüyor.
Kuran’da sözcük yedi yerde geçiyor. Bunları telif etmek o kadar kolay değil.
Enfal 41 nispeten basit: يَوْمَ الْفُرْقَانِ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ “furkan günü, iki ordu karşılaştığında…” Kastedilen hadise Bedir savaşı ve bulabildiğim tüm yorumlar bunu “hak ile batılın ayrıldığı gün” olarak yorumlamış. Edip Yüksel daha sade, “ayrım günü” demiş. Sapla samanın veya akla karanın ayrıldığı gün de diyebiliriz sanırım.
Bakara 53: وَإِذْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَالْفُرْقَانَ “Musa’ya kitabı ve furkanı verdik.” Enbiya 48: وَلَقَدْآتَيْنَا مُوسَى وَهَارُونَ الْفُرْقَانَ وَضِيَاء  “Musa ve Harun’a furkanı ve zıyaı (ışık) verdik.” Türkçe Kuran meallerinin çoğu burada geçen furkan’ı çevirmeye teşebbüs bile etmemiş. Birkaçı parantez içinde, belli ki tereddütle, “hak ile batılı ayırma ölçüsü” veya “doğru ile yanlışı ayırma yetisi” diye eklemiş. Edip Yüksel, daha cesurane, “yasalar kitabı” demiş.  Velakin ihtimaller bununla sınırlı değil. Beyzavi tefsirinde furkan “felak-ul bahr” demek diyenler vardır diyor, yani Musa’nın mucizesiyle Kızıldeniz’in yarılması. Lane, Kamus ve ‘Ubab’a istinaden bu yoruma değinmiş:  فرقان   : The cleaving of the sea,so it means [accord. to some] in the Kur. ii.53. (Obab, Kamus). Benim Hintli amcanın kullandığı Kuran meali de anlaşılan bu yorumu esas almış.
Furkan suresi 1, sözcüğü besbelli “Kuran” ile eş anlamlı kullanmış:  نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلَى عَبْدِهِلِيَكُونَ لِلْعَالَمِينَ نَذِيرًا “alemlere uyarıcı olsun diye kuluna furkanı indirdi”. Enzîlen dendiğine göre burada kastedilen şey kitap olmalı; “kul” sözcüğüyle kastedilenin Muhammed olduğu da bağlamdan belli. Türkçe meallerin çoğu buradaki sözcüğü yine çevirmeden bırakmış. Diyanet İşleri mealinin eski baskısı kafadan “Kuran” diye çevirmiş. Edip Yüksel, daha tutarlı, “Yasalar Kitabı” yorumunu sürdürmüş.
Ali İmran 4’te işler çetrefilleşmiş: Bir önceki ayette Tevrat ve İncil’den söz ettikten hemen sonra, مِن قَبْلُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَأَنزَلَ الْفُرْقَانَ “daha önce insanlara yol gösteren furkan’ı indirdik”. Yorumların çoğu buradaki “daha önce” deyimini bir önceki ayete bağlayarak “daha önce İncil ve Tevratı indirmiştik, sonra Furkan’ı indirdik” diye okuyor. Ancak ayeti kendi içinde okursak, furkan’ın (her ne ise) Tevrat ve İncil’den ÖNCE indiğini kabul etmemiz gerekir. Acaba Furkan, bahsi geçen üç kitabın öncesinde varolan bir tür metafizik metin, Hıristiyan ve Gnostik öğretilerde geçen logos’un bir benzeri midir?
*
İslami kaynaklarımız şimdilik bu kadar. Merak edip Jastrow’a bakıyoruz. Pirkonâ פִרְקונא   neymiş? “Bir köleyi veya rehin edilmiş bir malı bedel ödeyerek kurtarma, redemption, ransom;” Targum’da (yani Tevrat’ın Aramice mealinde) en az beş defa geçiyor. Ketuvim iv.4 ve iv.47’de şva yerine kamatz’la perakon פֵרָקון   biçimi kullanılmış, yine aynı anlam, “kurtulmalık”. [Pirkonâ’daki /â/ ismin mutlak halini gösteren bir gramer ekidir. İkincisi, Aramicede kelime başında /f/ yoktur, Arapçada da /p/ sesi yoktur. Aramice pe Arapça fe halini alır ve aynı harfle yazılır. Yani kelimenin aynı kelime olduğundan şüphe yok. Ama anlam bağı henüz anlaşılamıyor.]
Yahudi geleneğinde sözcüğün dinî bir anlamı anlaşılan pek yok; daha ziyade hukuki bağlamda kullanılmış. Ama Hıristiyan tarafına bakınca durum ayan beyan ortaya çıkıyor. Payne Smith sf. 465, porkanâ veya vav ile pûrkanâ: “kurtuluş, selamet, redemption,” bilhassa İsa’nın kendini kurban etmek suretiyle sağladığı ebedi selamet. Peşitta’da, yani İncil'in Süryanice çevirisinde yaklaşık 25 defa geçen bir sözcük. Yunancası sôtêria, bazen de apolytrôsis; Latincesi redemptio. Parokâ “kurtarıcı”, Hz. İsa’nın en sık kullanılan sıfatı. Arapçası Fârûk. [Süryanice Unicode yazıyı bir türlü beceremedim; ekranda kutu kutu çıkıyor. Kusura bakmayın.]
Derken jeton düşüyor. Bizim Ermeniceden bildiğimiz p’rkel փրկել (kurtarmak, selamete erdirmek) ve p’rkiç փրկիչ (kurtarıcı, İsa) neymiş acep? Acaryan’ın sözlüğüne bakıyoruz derhal, cilt 4, sf. 534: Evet, şüphe yok, üçü de Süryaniceden alıntıymış. Zeytinburnu'nda hastanesi bile var, Surp P’rgiç “Hazreti Kurtarıcı” anlamında. [Süryanice/İbranice pe Ermeniceye normal pe պ değil sert nefesli p’e փ şeklinde gelir. K կ sesi bizim Batı Ermenicesinde /g/ diye telaffuz edilir.]
Habeşçe İncil dilinde de fırkān ፍርቃን "selamet" imiş. Bu da Süryanice/Aramiceden alıntı olmalı. Nöldeke ve Schwally'ye istinaden Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Quran, sf. 227'de ayrıntılı bilgi var. Habeşçe İncil Kuran'dan aşağı yukarı yüz sene daha eski olduğuna göre, Habeşçe üzerinden gelen bir etki de düşünülebilir elbette.
*
Şimdi Kuran’daki ibareleri bir de bu açıdan okuyoruz. “Musa’ya kitabı ve selameti verdik.” Uyar mı? Uyar. Kulumuza selamet (kitabını, yolunu) indirdik.” Uyar. “Selamet günü iki ordu karşılaştı.” Bu da uyar, ama bu biraz zorlama olur.
Belki de sözcüğün bir esas Arapça anlamı var (“ayırt etme, akla karayı ayırma”), Enfal 41’de bu kullanılmış. Bir de Süryaniceden bulaşmış olan dinî anlamı var (“selamet, kurtuluş”). Olabilir mi acaba? 

12 yorum:
  1. döktürmüşsün usta...
    Yanıtla
  2. Acımasız güzellikte kafa kurcalayan ancak sizin gibi bir delinin kurcalayıp kuracağı bir metin... Hintli amca çevirinizde de bu his bir gelip gitmişti, yaz(a)mamıştım; şimdi tutamıyorum kendimi.... Devamını sabırsızlıkla bekliyorum...
    Yanıtla
  3. Bazı yerlerde Google Translate çaresiz kalıyor :D
    Yanıtla
  4. Çalışma güzel, diğer kelimebazlar gibi. Ama izniniz ile bir iki noktanın altını çizeyim:

    Usul'e dair:
    1. Bir şeyin ihtimali farklı bir şeydir, vukuu farklı bir şeydir. "öksürüğün, bronşitten olabilir" cümlesi ile "tetkik yaptık, eminiz, öksürük bronşitten ve şu ilacı kullanacaksınız" farkı gibi.

    ilk cümleyi söylemek için herhangi bir bağlantı yeterli, çünkü ihtimal bildiriyor. Ama ikincisini söylemek için delil gerekir.

    "furkan" isminin "SADECE" muhtemel=olası=probable kaynaklarından bahsedildiği ve bir şey isbat eder durumda olmadığını vurgulansa güzel olabilir.

    peki bu isbat edilebilir mi? İki yönü var bu sorunun.

    i. Klasik arap edebiyatı taranıp, furkan kelimesinin arapça kullanımı olmadığı gösterilirse, yine kesin isbat olmaz (tüm metinler aktarılmadı) ama büyük bir işaret olur.

    ii. "isbat edilemez" bir öneri ise, o zaman zaten "yanlışlanamaz = falsiable" bir hipotez olmaz. Rasyonel insanlar, o tarz önermelerle uğraşmamalı.

    usul 2: Tamamı Semitik olan dillerde, birbirinden kelime aldıkları iddiasına göre; zaten aynı kökleri paylaştıkları iddiası daha sağlam bir iddia olur. Mesela "bacı" kelimesini biz azerilerden, zeriler de bizden almadı, 1000 küsur sene önceki ortak atalarımızdan iki tarafa da miras kaldı.

    Bu yüzden, mesela furkan kelimesinin habeşçe-arapça-ibranice arası geçiş yaptığını varsaymaktansa; proto-semitik dilden kaldığını düşünmek çok daha rasyonel olur. Bu sadece furqan için değil, semitik dil ailesindeki diğer tüm kökler için geçerli, r-c-m, h-k-k vb.

    Bir düşünün : Bir kelimenin özbekçeden türkçeye vb. geçtiğini düşünmek mi daha mantıklı; eski türkçeden her iki dile de geçtiğini mi?
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Tereciye tere mi satıyorsun hemşo? fuˁlān veznindeki tüm sözcükler gibi bu da muarrep, arapçalaştırılmış sözcüklerden. Sami bir ortak köken bulmak 'furkan'daki vezin/biçim/form ve onunla birlikte gelen belirgin anlamsal kaymayı açıklamaz.
  5. -
    ESAS'a dair nokta: Yine açık bir şey söyleyeceğim de; sıkça unutuluyor.

    Müslümanlar zaten tevrat, incil.. hepsinin Allah'ın vahyi olduğuna inanır. Dahası, arapçanın ve kardeşi semitik dillerin yapısı itibariyle hakikati taşıyabilecek netlikte olduğuna inanır.

    elimizdeki olgu: Habeş dini literatürü veya ibrani dini mirası ile kuran arasında benzerlikler var.

    bakın bu olgu tek başına bir şeyi isbat etmiyor.

    Ateist varsayımı: Tanrı ve vahiy yoktur.
    Mümin varsayımı: Tanrı ve vahiy vardır.

    ikisine de varsayım dedim (aksiyom, önkabul) anlamında. Her iki cümlenin de olgusal isbatı yok.

    Ama konuya dönelim:

    Olgu: Kuran ile tevrat arasında benzerlik var.

    Olgu + Varsayım (ateist): Demek ki Muhamed tevrattan aldı.

    Olgu + Varsayım (mümin): Allahın hem muhammede hem musaya vahyettiği ortaya çıktı.

    Yani, olgusal sonuç iki tarafta aynı tepkileri oluşturmuyor. Çünkü sonucun yorumlanması olgusal değil, o ilk varsayımdan kurtulup bakılmıyor; zaten bu da mümkün değil. Çünkü Tanrının olup olmadığına dair varsayım, (inanç, iman, kabul.. her ne ise) düşünce akışında çok temel bir varsayım.

    Bunun altını şu yüzden çizdim: İki taraf arasında olguların yorumlanmasında sert tartışma ve hakaret olabiliyor. çünkü genelde taraflar, kendi aksiyomlarının da, diğer tarafın makul davrandığının da farkında değil.


    Evet, tevrat ve incil ve kuranda tekrarlanan ortaklıklar (dilin aynı kökten gelmesi bir tarafta dursun şimdi) bir ateist için "peygamberlerin (yani öyle bilinen kişilerin) zaten var olan hikayeleri aktardığı"nı /açıkça/ gösterirken; bir mümin için de "kitapların vahiy olup Allahın önemli olan aynı kıssaları tekrar vahyettiğini" gösterir.

    Ve o aksiyomlar çerçevesinde bunların düşünülmesi de normaldir.

    ---
    Peki iki düşünce tarzını daha doğrusu konuyu inceleyelim. Rasyonel bir iş mi yapılıyo diye?

    Diyelim ki Sevan Bey cidden araştırsa ve iki kitap arasında hiç bir benzerlik (kelime, kişi, hikaye vb.) bulamasa bu herhangi bir sonuç doğurur muydu?

    Bireyler hakkında akıl yürütemem, zira iradeleri var.
    Herhangi bir ateist muhtemelen "ikisi de uydurma, hiç alakasız hikayeler, eğer Tanrı vahiy göndermiş olsaydı, önemli şeyleri tekrarlardı" diyecekti.

    irrasyonel mi? Bir de mümin cevabını dinleyelim: "Aksine, her kitabın ambaşka oluşu, vahiy olduğuna işarettir. allah her defasında orjinal bir şeyler gönderdi" aynı bakış açısı.

    Yine olgu, varsayımlar açısından, her iki tarafça da, mantıklı değerlendirilmiş oldu.

    Yani akıl yürütmeler iki taraf için de rasyonel. kabul etmeliyiz ki, o varsayımlar çerçevesinde o sonuca ulaşmak; makul. Yani iki taraf da yanlış düşünmüyor.

    Ama konuyu delil olarak almak, irrasyonel. Çünkü olgusal sonuç ne olursa olsun; hüküm değişmiyor. Benzerlik ister olsun, ister olmasın; inançlar (veya inançsızlıklar) değişmiyor. Demek ki olgu irrelevant.
    Yanıtla
  6. furkan kök olarak fark fırkadan gelir.fırka diğerlerinden belli özellikleri ile ayrılanlar demek.fark yine kendisinde olup diğerinde olmayan,veya kendisinde olmayıp diğerinde olan şey demek.eksik veya fazlalık olabilir.

    denizin yarılması da fark ile anlatılmış

    ilahi kitaplara furkan denmesi normaldir.zira hak ile batılı zulmet ile nuru doğru ile yanlışı ayıran aydınlatıcı bir yönü vardır.ışık nur ziya ayırır.karanlık ise her şeyi örter bir kılar.farklılıkları yok eder. gören ile görmeyeni aynılaştırır zulmet karanlık.
    o yüzden ilahi kitaplara nur denilir.ziya denilir furkan denilir.

    "مِن قَبْلُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَأَنزَلَ الْفُرْقَانَ "

    min arabi de harfi cerdir. arabi ifadelerde başta bulunmaz."den" dan" anlamı verir.min kablu:önce-den anlamına gelir.Kur'anda 70 yerde geçer1" مِن قَبْلُ" ve hiç birinde cümle başında bulunmaz. zira arabi de üç kelime vardır:isim-fiil-harf
    harfler:min-fiy-ile-taht-fevk- gibi şeylerdir.tek başına anlamı yoktur.cümlede kullanıldığında anlamı olur cümleyi tamamlar.
    sevan beyin etimoloji sözlüğünden faydalanırız.arapçasının iyi olduğunu düşünürüm.ve zeki okumuş bir kimsedir.

    umarım Kur'an da "min kable" lere bakar bir daha yazar.
    Yanıtla
  7. Yazıda neresi yanlış, neresi eksik, onu bir izah etseniz... Yazıda bahsedilen sorulara kendi cevaplarınızı verseydiniz. Yazmışsınız bir şeyler ama ne demek istediğiniz, dediğiniz şeyin konuyla alakası anlaşılmıyor.
    Belki durumunuz o değildir ama, İslamcıların kendi çevrelerindeki literatürün dışına zinhar çıkmamaları ve hatta mantıksal çıkarımlarda ve yorumlarda bulunmaktan ısrarla kaçınmaları, kendilerine öğretilenlerin sınırları içinde dolaşıp durmaları da ne acayip bir şey...
    Adam diyor ki sadece arap veya müslüman kaynak yetmez, bir de diğer kaynakların desteğiyle şu kelimelere bakalım, bir başkası gelip "arabi" dersi veriyor. Enteresan... Sizi yanlış anlayıp bu kategoriye soktuysam affola ama böyle de bir olgu var.
    Yanıtla
  8. diğer kaynaklar ile kuran kaynağı kıyaslanmaz bence.bazı kaynaklar var sıcaktır maden suyudur diğer kaynaklara benzemez.daima tek başına dğerlendirilmesi gereken diğerlerinden mutlaka farklı kaynaklar vardır.neden tüm kaynaklar sıcak değildir.bir kaplıcanın sıcka suyu ile bir soğuk kaynağı kıyaslamak abestir.farklıdırlar.yağmur yağarken saf temiz gökten iner ancak yere süzülüp sonra farklı kaynaklardan yer yüzüne çıksa geçtiği toprağın madensellerini tuzlarınıda alır bir kaynak tuzlu biri acı biri tatlı olabilir.o yüzden yerdeki kirlenmiş kaynaklar gökten inzal olan yağmur gibi saf ve berak ve temiz olan ilahi kaynaklar ile kıysalanamaz.yağmurun gerçek tadını bilmek için toprağa bulaşmadan bir yerde toplanır içilir saf hali anlaşılır.

    biri gökten yere iner ,diğeri yer altından üstüne çıkar.biri iner diğeri çıkar. yönler zeminler faklı bir kere.

    hiç umrumda değil açıkçası sümerlerde furkan ne analama gelir filan millette ve zeminde din ne anlama gelir.

    yer yüzündeki kaynaklar bile kaynaktan uzaklaştıkça bozulur asıl kaynak ile alakası kalmaz.

    sevan beyi takib ederim.Bir keresinde demişti ki :dünyaya da düz demişlerdi ama sonra anlaşıldıki yuvarlaktır.demişti.

    evet hakikat bence değişmez.insanların zaman ve zemine göre hakikata bakışı değişir.biri düz der biri öküz boynuzu üzerinde der.

    ancak insanların kısıtlı bilgileri ile dünyaya düz demesi onun yuvarlaklık hakikatini değiştirmez. dünyaya düz denildiği vakitte dünya yuvarlaktı.

    Şimdi birileri kurana beşer kelamı der birileri arab biri yazdı der birileri eski kaynaklardan derlemedir der.bu görüşler kuran hakikat ise onun hakikatini ve ilahi kaynakların manasını değiştirmez.

    Güneşte dünya etrafında döner gibi bir yanılsama oluşturur.evet hakikati farklıdır. dönen dünyadır.ancak güneşin dünya etrafındaki dönme yanılsaması güneşten dünyadan geceden gündüzden ne kaybetirmiştir.yani şimdi biz dünya güneş etrafında dönüyor desek bu hakikat olanıdır.
    bir arabada gider iken de araba durur gibi algılanır dışarısı hareket ediyor hissi verir.evet biraz hareketin illüzyonu vardır.ancak bu illüzyon bizim için daha iyidir.zira araba ile beraber hareket ettiğimiz için onun hareketini algılamamız zordur.izafidir bunlar.güneşin dönüyor gibi görünmesi bizim açımızdan daha sağlıklıdır.zira dünyanın dönüşünü hissetseydik güneşin sabitliğini algılasaydık pek iyi olmazdı.

    ne bu hakikat var olan sisteme bir şey kazandırır nede eskiden güneş dünya etrafında dönüyor yanlış fikri bu sistemden bir şeyler eksiltir.yani diyeceğim ilmimizi kudretimizi irademizi aşan sistemler hakkında doğru veya yanlış bilmemizin bir ehemmiyeti yok.bizi aşan o sistem bizden etkilenmeden çalışmaya devam eder.

    ilahi kitaplarda böyledir.bizi aşan bir yönü var.biri kabul eder ilahi der. diğeri değildir der.

    ne ilahidir diyenler o kitaplara bir şey katar. nede beşeridir diyenler ondan bir şeyler eksiltir.

    ancak her düşünce ve fikir doğru ve yanlışlığı bir yana değerlidir.düşünmek başlı başına değerlidir.şu anki teknoloji temelli modern yaşamın ve düşüncesnin tek kaynağı sadece doğru düşünceler değildir.doğru düşüncelerin altında çok sayıda hata çok sayıda yanlış çok sayıda bedel ödeme vardır.o yüzden kim ne düşünürse düşünsün düşünceyi susturmak boğmak hayra alamet değildir.

    Yanıtla
  9. sen de bir bok biliyorsan ben ne olayım:)) allahın manyağı seni. boş boş konuş dur.allah seni çarpmış haberin yok. ayrıntılarda boğulmuş şeytan salağı seni:))
    Yanıtla
  10. SEVAN bey, Hz Omer (r.a.) Mısır'a girdiğinde Süryaniler "Porrukho, porrukho" yani "kurtarıcı" diyerek tezahürat yapmış onun için ismi "Ömer Faruk" olmuş
    Yanıtla
  11. Hocam İbranice(פרק)park alanı demek, "kitabı ve park alanını indirdik"!!!. bu arada (مِن قَبْلُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَأَنزَلَ الْفُرْقَانَ ) çevirisi doğru gelmedi, orada "insan için hidayet ve furkan indirilmeden önce" denir.
    Yanıtla

13 Ekim 2012 Cumartesi

Zındıklardan bir demet


13 Ekim 2012 Cumartesi



Tanınmış birkaç düşünür ve yazarın İslam peygamberi hakkındaki görüşlerini ele alalım. Baştan belirtelim ki bunlar BENİM görüşlerim değildir, sadece sahiplerini bağlar.
*

İlk yazarımız Moşe Maimonides, [1] ortaçağın büyük filozofları arasında adı İbn Rüşd ve Thomas Aquinas ile bir nefeste anılacaklardan biri. İslami İspanya’da doğmuş, Fas’ta medrese tahsili görmüş, Arap ve Yunan klasiklerini okumuş. Arapça olan üç ciltlik Delâlet-ül Hâ’irin (Guide for the Perplexed, Kafası Karışık olanlar için Yol Gösterici) adlı eserinde tanrının bilinebilirliği, yaratılış, irade-i cüziye, kötülüğün ahlaki kökenleri gibi konularla cedelleşmiş. Yahudi fıkhının temel eserlerinden biri olan 14 ciltlik Mişna Tora’yı kaleme almış. “Bir masumun haksız yere cezalandırılmasından ise, bin suçlunun cezasız kalması evladır” gibi insancıl yaklaşımları var. Ayrıca tıp ve mantık üzerine eserler vermiş.

1172’de yazdığı Yemen Risalesi’nde [2] Muhammed’den Yalancı Peygamber ve Deli (meşugga משוגע) sıfatlarıyla söz ediyor. Hakiki dini bozmak ve insanların yüreğine nifak sokmak amacıyla gelenlerin ilki, Maimonides’e göre, adı lanetle anılan İsa’dır. “Din ulularımız” (r.a.) ona layık olduğu cezayı vermişlerdir. Muhammed onun izinden gelmiştir. İsa’dan farklı olarak, dünyevî iktidarı ve insanlara zorla boyun eğdirmeyi hedeflemiştir. Sadece “cahil bir budala”, onun getirdiği öğretinin gerçek bir tanrısal din olduğunu zannedebilir.

*
Dante insanlık tarihinin en büyük şairlerden biri; aynı zamanda ciddi bir düşünür, tarihçi ve siyasi aktivist. İlahi Komedya’da dinî düşüncenin ve ahlak felsefesinin en temel konuları hakkında derin bir vizyonu ortaya koymuş. Yaşadığı devirde İtalya’nın güneyinde henüz İslam kültürünün ciddi kalıntıları vardır; yazarın İslami düşünceye dair en azından birkaç önemli eser okumuş olduğunu biliyoruz. Yani İslam dininden habersiz biri değildir. Başta Selahaddin Eyyubi olmak üzere bazı Müslümanlar, Komedya’nın ahlaki evreninde birçok Hıristiyandan daha yüksekte yer alırlar.

Dante Cehennem’in en dibinden bir önceki katmanında Hz. Muhammed ile karşılaşır. "Şirk ve nifak tohumu ekenlerle" aynı kaderi paylaşan Muhammed kötü durumdadır: (Inferno, Kanto 28.25 v.d.).

Bacakları arasından sarkıyordu bağırsakları; iç organları ortadaydı, yenilenlerden bok (merda) yapan zavallı keseyle birlikte.
Onu görmek için olanca dikkatimi verince, bana baktı, göğsünü açtı elleriyle, “Bak nasıl yarıyorum kendimi” dedi,
“Bak Muhammed nasıl paramparça edildi! Önümde ağlayarak giden Ali, alnından çenesine dek yüzü kesili.
Burada gördüğün öteki kişiler de yeryüzünde şirk ve nifak tohumları ektiler (seminator di scandalo e di scisma), bu nedenle ikiye bölündüler.” [3]

*

Protestan reformunun öncüsü olan Martin Luther öncekilere oranla daha mutaassıp bir din adamıdır. Dili çoğu zaman saldırgan ve dogmatiktir. Buna karşılık iman (inanç) hakkındaki düşünceleri, Augustinus’tan bu yana çok az düşünürün yakınına yaklaşabildiği bir felsefî derinlik – ve duygu zenginliği – gösterir. Boş bir adam değildir yani.

Muhammed’e ve İslam dinine ilişkin görüşleri 1528 ve 1530’da kaleme aldığı Vom Kriege wider die Türken ve Heerespredigt wider die Türken adlı iki vaazda yer alır. İkisi de sert metinlerdir. Türkçeye çevirildiklerini veya çevirilebileceklerini sanmıyorum. [4]

Muhammed’e yönelik eleştirileri üç noktada toplanır. İlk nokta sevap öğretisidir; tanrıyla bir tür çıkar pazarlığına dayalı selamet anlayışını Luther ahlaksız ve imansız bulur. İkinci nokta silah zoruyla (yazarın deyimiyle “cinayet ve yağma” yoluyla) din yayma fikridir. Üçüncü nokta, İslam dininin çok eşlilik ve cariyeliğe izin vermesidir. Her üç noktada Luther İslam peygamberinin kişisel ahlakını lanetler. “İğrenç ve utanç verici bir kitap” olarak tanımladığı Kuran’ı herkesin tanıması için (auff das yderman sehe welch ein faul schendlich buch es ist) vakit bulduğunda Almancaya çevirmeyi vaat eder.

*
Voltaire 18. yüzyıl akılcılığının büyük temsilcisidir. Tarihçi, filozof, romancı ve şairdir. Başta Katolik Kilisesi olmak üzere müesses dinlerin amansız düşmanıdır. İnandığı şeyler uğruna rahatını ve hayatını defalarca tehlikeye atmıştır. Zekâsı nefes kesici keskinliktedir. Alaycıdır. Antipatiktir. Ama kişiliğinin gücünden etkilenmeyecek kimse düşünemiyorum.

Mahomet ou le Fanatisme [5]  isimli beş perdelik trajedisi, Muhammed’in tarihi kişiliğinden ziyade genel anlamda dinî fanatizmi ve ikiyüzlülüğü konu edinir. Hikâye Muhammed’in evlatlığı Zeyd b. Harisa ve onun eşi iken ayrılıp kendisiyle evlenen Zeyneb bt. Cahş olayı üzerine kuruludur. Muhammed entrikacı, zalim ve kadın düşkünü biri olarak gösterilmiştir. Zeyd’in Zeyneb’e ilgisini kıskanır. Zeyd’i Mekke ileri gelenlerinden birine suikast düzenlemekle görevlendirir. Zeyd adamı öldürür. Ancak adamın, çocuk yaşta köle edilen Zeyd ve Zeyneb’in babası olduğu ortaya çıkar. Zeyneb intihar eder. Muhammed ölüm döşeğinde vicdan muhasebesi yaparak günahlarını itiraf eder.

*
Hindu cephesinden de bir örnek verelim, eksik kalmasın.

Swami Dayananda Saraswati 19. yüzyıl sonlarında Hindu dininde büyük bir reform başlatan Arya Samac hareketinin manevi lideridir. Puta tapıcılığa, türbe ziyaretlerine, atalara tapmaya, hayvan kurban etmeye, rahipçiliğe, kast sistemine, çocuk evliliklerine karşı çıkmış, Hinduizmi evrensel bir ahlaki öğreti olarak canlandırmaya çalışmıştır. Zahid ve alimdir. Hindistan’ın bağımsızlığı fikrini ilk ortaya atanlardan biridir. Rabindranath Tagore’un ilham kaynağıdır.

En önemli eseri olan Satyarth Prakaş’ın [6] 14. bölümü, Kuran’a ve İslam dinine karşı acımasız bir polemiktir. 70 küsur sayfada Kuran’daki çelişki ve mantıksızlıklar, olağanüstü akılcı ve berrak bir dille ortaya konur. Kuran’da dile getirilen tanrı fikrinin ahlaki zaafları ve cahilliği dile getirilir. Hz. Muhammed'in “sahtekâr” olduğu savunulur.

Yukarıda saydığım dört yazara oranla, en okumaya değer olanı budur.

*

Tekrar edelim. Bunlar BENİM düşüncelerim değil. Çoğuna katılmıyorum. Montgomery Watt’ın teslimiyetçiliğini onaylamasam da, hiçbir büyük inanç hareketinin, hiçbir büyük sosyal olayın, bu derece tek yanlı bir reddiyeyi hak etmediğini düşünüyorum. Nöldeke’nin veya Margoliuth’un kritik zekâsı, Rodinson’un sosyal gerçekçiliği bana bunlardan daha yakın geliyor.

Ama soru benim bu görüşlere katılmam veya katılmamam değildir. İsteyen katılır, isteyen katılmaz. Bana ne? Sana ne?

Soru şudur: birtakım kara kalabalıkların duyguları incinecek diye Maimonides, Dante, Luther, Voltaire ve Saraswati okumaktan – ve yayımlamaktan – vaz geçecek miyiz? Geçmeyecek miyiz?

Senden ve benden bir hayli daha derin düşüncelere sahip olan bu adamlara – bazı fikirlerine katılmasak da – saygı gösterecek miyiz? Göstermeyip onları cühelanın öfkesine kurban edecek miyiz?

Başkalarının gündemi neyse ne. BENİM ne zamandır tartıştığım konu budur. Ve bu açıdan bakınca, Etyen Mahcupyan gibi birinci sınıf bir düşünürün bile konu hakkında söyledikleri bana o kadar alakasız, o kadar tanjant geliyor ki tarif edemem!



Notlar

[1] Arapçada cari olan adıyla Ebu İmran Musa bin Meymun bin Ubeydullah el-Kurtubî.

[3] Inferno, Kanto 28.25 ve devamı:
Tra le gambe pendevan le minugia;
la corata pareva e ’l tristo sacco
che merda fa di quel che si trangugia.

Mentre che tutto in lui veder m'attacco,
guardommi e con le man s'aperse il petto,
dicendo: "Or vedi com'io mi dilacco!

vedi come storpiato è Mäometto!
Dinanzi a me sen va piangendo Alì,
fesso nel volto dal mento al ciuffetto.

E tutti li altri che tu vedi qui,
seminator di scandalo e di scisma
fuor vivi, e però son fessi così.

[4] Dileyen http://www.lutherdansk.dk/WA%2030%20II/WA%2030%20II1.htm sayfasından orijinal metinlere bakabilir.

20 yorum:

  1. Musa da ısa da mitolojik şahsiyetler , varlar mı yoklar mı belli belirsiz. Muhammed'in ise özel hayatının detaylarını dahi biliyoruz. Kayda gecmis sözleri ve isleri var. Seveni var sevmeyeni var. Ölümünden hemen sonra en yakınları birbirini öldürmüş. Kendi görevlendirdiği zekat memurları rüşvet almış mesela... Yani , "asr-i Saadet" çok da Mesut değilmiş anlayacağın. Zamanında bile çok münakaşa olmuş, edilmiş. Şimdi, 14 asır sonra bile lafı, tenkidi yapılmayacaksa ne anlamı var onun reel bir karakter olmasının ? Pagan gibi ilahlastiracagima bedevi gibi münakaşa ederim arkadas...
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. 1.Asr-ı Saadet yaşadığı döneme denir. 632'de sona erer. Sonrasındaki mücadeleler haliyle bu dönemin dışındadır.
      2.Zekat memuru çalıyorsa o zekat memurunun suçudur, islam böyle emretti, peygamber bunu öğütledi denebilir mi?

      Mevcut bilgilerinizi gözden geçirip tekrar deneyebilirsiniz.

      Bugün gördüğüm kadarıyla islam dini, emirleriyle yasaklarıyla değil de bunları layıkıyla yerine getiremeyen beceriksizlerle eleştiriliyor. Uygulayıcının kötülüğü uygulamanın kötü olduğu anlamına gelmez. Diğer taraftan, isterseniz kırk bin yıl öncesini eleştirin, bunu kimse umursamaz. Umursanan kimin söylediğidir. Müslümanların (kafatasçılık bulaşmamış olanları) Sevan abiye kırılmaları, onu ''Sevan abi'' gördükleri için.
  2. hocam dinciliğin altında köylülük mü gizli murat belge'nin dediği gibi?farklı olan sevilmez,aykırı hayat tarzları ve görüşler cezalandırılır.avrupa'dan yasa tercüme etmekle aşılamıyor köylü/lumpen sorunu.
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Aslinda Ahmet Altan'in bir yazisi var Kasaba kulturune dair. Mahalle baskisini bile ku kasabali kulturune dayandiriyor. Yazisinin adi 'Din, Ahlak ve kasaba' 22 Nisan 2012, Taraf Gazetesi. Firsatiniz olursa okumanizi tavsiye ederim yazi soyle baslar yazi:

      "Köyler, baskının rahat kırıldığı yerlerdir."

  3. Çok yararlı bir yazı, teşekkür ederim..
    Yanıtla
  4. "Yeniden doğmak için", diye şarkı söylüyordu Gibreel Farishta gökyüzünden düşerken, “önce ölmen gerekir."

    Böyle başlıyor Salman Rüşdi'nin "Şeytan Ayetleri" adlı kitabı...

    1988'de İngiltere'de yayınlanan ve Booker Ödülü’ne aday gösterildikten hemen sonra Whitbread’i kazanan kitap, "duyguları incinen" o kara kalabalıklar tarafından şöyle karşılandı;

    1989 yılının Şubat ayında Ayetullah Humeyni ağzından salyalar akıtarak, Rüşdi'nin ve yayıncılarının görüldükleri yerde öldürülmesinin "din" açısından faydalı olacağı ile ilgili fetvasını verdi.

    1991'de kitabın Japon çevirmeni Hitoshi Igarashi öldürüldü, İtalyan çevirmeni Ettore Capriolo ağır şekilde yaralandı.

    1993'de kitabın Norveçli yayıncısı William Nygaard bir suikastten kıl payı kurtuldu.

    1994'de Aziz Nesin kitabı Türkçe'ye çevireceğini/çevirteceğini duyurdu, neler oldu hep beraber yaşadık, gördük. Sivas'daki o köpeklerin (köpekleri tenzih ederek) orada toplanmalarının asıl nedeniydi o kitap...

    Yıl 2012, hala yayınlanmış bir Türkçe tercümesi yoktur kitabın.

    Rüşdi onların "cennete" gitmesini engelleyecek değildi hoş... Üstelik eğer varsa bir cennet, bu yazdıkları yüzünden Rüşdi kaçırıyordu iri siyah gözlü hurileri, tadı bozulmayan süt ırmaklarını, cennet ağaçlarını...
    Peki neden bunlar olayları "allaha havale" etmek yerine, bizzat can almaya girişiyorlar?

    Saçma bir adet vardı eskiden, bilirmisiniz bilmem; cami önünde kuşları kalabalık ve şekilsiz bir kafeste tutan -ki çoğu ölürdü bu yüzden- bir adamdan kuş satın alınır, sonra "azat-buzat, cennet kapısında beni gözet" nidaları eşliğinde serbest bırakılırlardı.

    İnançlarına göre allahın bir yaratığı olan, zaten özgürce gezinen kuşu, kimbilir hangi kumpaslarla yakalayan birinden para karşılığı satın alırlar, sonra ona zaten hakkı olan özgürlüğü geri verirken "bak, cennette yardımlarını bekliyorum haa!" diyerek şartlı tahliye ederlerdi! Kendilerini tam bir gerizekalıya yakışacak şekilde kandırmaktan öte, bir de inançlarına göre onları o cennete alıp almamaya karar verebilecek tek yetkiliye de, özgür bir kuşu önce tuzağa düşürüp sonra salarak üçkağıt açarlardı.

    Rüşdi'ye de saldırmaları, işte bu "allahı kandırmak", "kübralarında attıkları olmayan bir görevi icra ederek yaranmak" dürtüsünden kaynaklanıyor. Kendi haline bıraksalar belkide cehennemin yedi kat dibinde yanacak! birini, işgüzarca katletmeye çalışıyor ki cennet kapıları ardına kadar açılsın:) Cezasını, "sizi kendi suretimden yarattım" diyen allahına bırakmıyor, oradan bir cennet ayrıcalığı çıkarmak için, inandığı tanrının suretinin canını kendisi alıyor. Cinayetini allah için filan değil, tamamen çıkarına öyle uygun düştüğünü için işlediğinin kendi bile farkında değil.

    Diyeceğim; zaten bomboş geçirdiği bu izansız hayatı sona erince, sırf seni öldürmüş olması yüzünden, bu dünyada rüyasında bile göremeyeceği ödüllere kavuşacağını zanneden biriyle nasıl anlaşırsın?
    Ne dersin de onu bu eyleminden vazgeçirirsin? Ölümü bir hediye, seni öldürmeyi de o hediyenin anahtarlarından biri olarak gören bir zihniyete nasıl laf anlatırsın?

    Velhasıl, çok özür dilerim ama, bırakın Dante, Martin Luther yada Voltaire'in yazdıklarını yayınlamayı, onların deryasının yanında bir kum tanesi gibi kalan Sevan Nişanyan'ın dahi hayatının tehlikede olduğu bu ülkede, ya "duyguları incinecek birtakım kara kalabalıkların" dediği olacak, ya da siz, ben, bizler onların sahte cennetinin uyduruk biletleri olmamak için tabanca, tüfek dolaşacağız. Çünkü aslında kalem, kılıçtan keskin filan değil.

    Bence bu saatten sonra, kafatasçıların şu "ya sev, ya terket" söylemini hayata geçirmek lazım.

    Ben sevmiyorum kardeşim!!! Ailemi gönderdim, benim de elim kulağımda, bu yaştan sonra o kuyudan o taşı çıkaracak 40 akıllının içinde yer almaya ne halim, ne de isteğim var.

    Saygılarımla.

    Tarık Arman
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. siz biz neden gidiyoruz on lar s.gitsin
  5. ne gereksiz seylere kafa yoruyorsunuz siz öyle.
    Yanıtla
  6. ''Ancak adamın, çocuk yaşta köle edilen Zeyd ve Zeyneb’in babası olduğu ortaya çıkar. Zeyneb intihar eder. Muhammed ölüm döşeğinde vicdan muhasebesi yaparak günahlarını itiraf eder.''
    Yani ?...Zeyd ve Zeyneb kardeş mi imişler ?.Eğer öyle ise sadece bu sebebten boşanmaları gerekirdi.İslami kaynaklar bu olayı farklı anlatır.Zeyneb kocası Zeyd'i sürekli hakir görüyordu.Kendisi Mekke'nin ileri gelen , yani aristokrat bir aileye mensub bir kişi ;Kocası Zeyd ise azad olmuş bir köle oduğu için. Yani Zeyneb kocası Zeyd'e '' Nefret söylemi ve ÖTEKİLEŞTİRME'' uyguluyordu.
    Yanıtla
  7. Yorumlarımı yayınlamadığınız için kınıyorum sizi. Aydın AK
    Yanıtla
  8. "Soru şudur: birtakım kara kalabalıkların duyguları incinecek diye" insanlık tarihinin en saçma ve en gereksiz icatlarından biri olan dîn'e her daim boyun eğecek miyiz?
    Yanıtla
  9. Son derece saygılı bir üslupla yazmış olduğum ve ne dediği de gayet açık olan bir yorumum yayınlanmadı.

    Bu kasıtlı ise ve "dükkan benim" diyorsanız, tutumunuz sürekli eleştirme çabasında olduklarınızınkinden hiç 'iyi' değil.

    "Sana yapılmasını istemediğini başkasına yapma" kuralı sizi mahkum eder.

    "Nefret söylemi" vb. tartışmalar sonra gelir.

    "Ben kural tanımam, keyfim ne isterse o diyorsanız", söz biter.
    Yanıtla
  10. Saygılı bir uslupla yazılsa dahi incir çekirdeğini doldurmayan, boş klişeleri tekrar eden, yazarının zekâ düzeyi hakkında olumlu bir izlenim uyandırmayan yorumların çoğunu siliyorum. Tartışmayı çöple ve parazitle doldurmamak, okurlarıma karşı olan saygımın gereğidir.
    Yanıtla
  11. Tüm dinler batıl inançtır. İnsanlar kendi varlıklarını ve başlarına gelenleri açıklamak zorunda hissetmese din diye bir şey olmazdı. Bir nevi öğretmen bana taktı ondan kaldım demek. Öğretmen taktıysa yapacak bir şey yok.

    Şimdi de din babadan oğula geçen bir masal gibi. Politikacılar da düzeni korumak için kullanır vazgeçemezler.

    Din insanların zor sorularına çok kolay yanıtlar getirdiği için pratiktir. Vazgeçmek bu pratiklikten vazgeçmek demektir.

    Bence gerisi boş. Dini dindarla tartışmak epey anlamsız. Sizden beklenen sanki sizin sorumluluğunuzmuş gibi Tanrının yokluğunu ispat etmenizdir. Tartıştıklarınız sizi karşılık veremeyeceğiniz anlamsız bilgiye boğarlar sonunda da söyleyeceğiniz en mantıklı doğruyu bile kabul ettiremeyeceğiniz kesindir.
    Yanıtla
  12. Tavsiye ederim Herkese Lazım Olan İman kitabını muhakkak okuyunuz. Burada örneklerini verdiğiniz bir kaç yazar görüşüne (Ki herbirisi İslam düşmanıdır) muhalif, bir çok aleyhte görüşüde bilmeniz kalben iman etmenize vesile olabilir. İnsaf ile okuyunuz.
    Yanıtla
  13. bie anektod okumuştum.çok ta hoşuma girmişti.bir türk -galiba- tunus seyahatı sonrası arkadaşına dert yanmış. ne biçim bir ülke bu.burgiba havaalanına indik. burgiba caddesinden geçtikten sonra burgiba meydanındaki otele geldik .her yer burgiba.
    eee.
    sen hangi havaalanına indin?atatürk havalimanı.
    hangi caddeden geçtin? atatürk cd.
    evin nerde? ataşehirde.
    hangi sitede oturuyorsun.atakentte.
    yani...
    diyeceğim o ki;başkasına b.k atan kendi içinde olduğu durumu da bilmeli. bu yüzden kendisi başka bir dine,dogmaya inananın, yaptığı eleştiri ve değerlendirmeleri kaale almam. çünkü bu işi yapmaya sevk eden saikin kendi dogmasını yüceltmek olduğunu bilirim.
    yukarıda saydıklarınızdan sadece voltaire ' i ciddiye alırım. kalanı çöp benim nazarımda...
    Yanıtla
  14. Hocam buna kafa yormak gerekirse sabaha kadar düşünelim sonuç bulamayız.Çünkü sen-ben-biz ve daha önceki insanlarda bunları muhakkak ki düşünmüşlerdir.Ben şuna kızıyorum;Benim patronum vardı 5 vakit namazında allah kabul etsin yeni araba,işyeri,ev almıştı şimdilerde hacca gidecem diye uğraşıyordu.Ama elemanlarına doğru düzgün para vermezdi.Para istediğin zamanda yok derdi.Madem Allah korkun var biz senden dükkanı istemiyoruz maaşa zam istiyoruz.Bir de şu var.Geçenlerde peygambere hakaret içeren filmin introsuna baktım.Film demeye 1000 şahit ister.Yani derler ya bir yerde bir kriz çıksa mutlaka biri ekmek yer diye aynı onun gibi.Adamlar mısırda amerikan elçiliğini basıyorlar.Akıl var mantık o adamın suçu ne.Siz diyebilir misiniz şimdi.Amerika ırak'a girdi sözde demokrasi üzerine halkı sömürdü.Bütün amerikan halkı pisliktir.Bu tamamen saçmalık.Artı dediğim gibi adam ortadoğunun göbeğinde kimyasal silah deniyor bir allahın kulu ses çıkarmıyor ama iş filme afişe geldi mi anasını belliyorlar!
    Yanıtla
  15. Merakı olanların ilgisine hitap edebilir düşüncesiyle paylaşıyorum. Ancak, inkârına teslim olmuş/esir olmuşların ilgisine hitap etmeyeceğini peşinen ifade edeyim...

    http://www.muhammadfilm.tv/

    N_S
    Yanıtla
  16. Sevan bey, bu yazınızı okuyalı epey oluyor. Her zamanki gibi zevkle okumuştum. (Bir süredir yurtdışında olduğumdan, henüz Aslanlı Yol'u edinemedim, bayağı merak ediyorum, memlekete gelir gelmez alacağım.)
    Her neyse, daha önce de ola-olot'la ilgili bir not yazmıştım size. Amacım ukalalık yapmak değil, ama bu kez de Maimonides'in zikrettiğiniz ifadeleriyle ilgili bir tartışmadan bahsetmek istiyorum. İlkin gözümden kaçmış, sonradan fark ettim.

    "1172’de yazdığı Yemen Risalesi’nde [2] Muhammed’den Yalancı Peygamber ve Deli (meşugga משוגע) sıfatlarıyla söz ediyor." diye yazmışsınız.

    Yemen Risalesi yahut Yemen'e Mektup denen bu eserin İbranice çevirilerinde "deli" tabirine rastlanıyor gerçekten. Ama araştırmacılar arasında, mektubun Arapça aslında bu sözcüğün bulunup bulunmadığına ilişkin bir tartışma var. Sözgelimi, Maimonides'in en kapsamlı biyografisini yazan Joel L. Kraemer bu konuda şöyle yazmış (şu anda çeviremeyeceğim aslını alıyorum): "Expressions such as 'madman' (ha-meshugga') for the prophet of Islam are almost certainly by translators. Maimonides called Muhammad al-shakhs ('the individual' or 'that person') in his Epistle to Yemen, which translators replaced with ha-meshugga'."

    Bu elbette mektubun yer yer sert ifadeler içeren, cesur bir metin olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Ama şurayı vurgulamak lazım: Maimonides'in esas amacı, İslam'ı ya da Muhammed'i yermek değil, baskı gören ve ihtidaya zorlanan Yemen Yahudilerine teselli, tavsiye ve umut vermek. Bu bağlamda, hakiki ve ilahi dinin Yahudilik olduğunu belirtip, ötekileri tabii ki inkâr ediyor. Mesela şurada: "Our religion differs as much from other religions for which there are alleged resemblances as a living man endowed with the faculty of reason is unlike a statue which is ever so well carved out of marble, wood, bronze or silver."

    Bunun Arap-İslam Devletlerinin gücünün doruğunda olduğu bir dönemde, Arapça yazıldığını ve yayıldığını hatırlatırım...

    Alber
    Yanıtla