30 Kasım 2012 Cuma

Kahramanmaraşlı Nestor'un mezhebi

Geçen gün Face’teki tartışmada Nestorculuk bahsi açılınca aklıma geldi. Kuran'daki tuhaf İsa öğretisi acep Nestorcu Hıristiyanlıktan iktibas mıdır demiştik. [Dipnotları okumazlık etmeyin. Asıl inciler orada.]

 *
Nestorios Kahramanmaraş’ta – o zamanki adıyla Germanikia’da[1] – doğmuş. Antakya’da okuyup papaz olmuş. Zamanın büyük ilahiyatçısı Mopsuestialı Theodor’un[2] etkisi altında kalmış. Spekülatif yeteneğini sergileyen vaazlarıyla tanınmış. 428’de İstanbul patriği seçilmiş. Lakin, devrin büyük yobazı olan İskenderiye patriği Kyrillos ile giriştiği tartışmada fena hırpalanmış. 431’de Efes’te toplanan kiliseler konsili, Hazreti Meryem’in theotókos (“tanrı-doğuran”) sıfatını reddetti diye galeyana gelip Nestor’u aforoz etmiş. İmparatorun emriyle hoca Mısır çölündeki bir manastıra sürülmüş. Bir süre sonra, kimliği meçhul birtakım eşkiyanın saldırısı sonucu hayatını kaybetmiş.

Kyrillos’un Efes konsilinde Nestor’a karşı ilan ettiği oniki anathema halen hem Katolik ve Ortodoks kiliselerince hem Ermeni, Süryani, Kıpti vs. gibi Doğu kiliselerince kanonik sayılır (“bağlayıcı” diyelim, anlaşılsın). Kyrillos’un anathemaları ile Nestor’un karşı-anathemalarının İngilizcesini şu sayfa ve devamında bulabilirsiniz: http://www.ccel.org/ccel/schaff/npnf214.x.ix.i.html.[3] Metafiziğin dibine vurmuş şahane metinlerdir. Nestor’un esas teorik eseri binbeşyüz sene boyunca – en azından Batı dünyası için – kayıpmış. 19. yüzyıl sonlarında Amerikalının biri Hakkari yakınındaki Kuçanis[4] köyündeki Nasturi patrikliğinin kütüphanesinde Süryanice nüshasını bulmuş. Arzu ederseniz onun da İngilizce tercümesi şurada: http://www.tertullian.org/fathers/nestorius_bazaar_0_intro.htm.[5]

Özetle diyor ki, İsa’nın tanrı kimliği ile insan kimliği iki ayrı prosopon’dur,[6] maddenin tanrılaşması sözkonusu olamaz, sonlu olan sonsuz olamaz, dolayısıyla Meryem’e “tanrı-doğuran” demek yanlıştır; İsa, tanrı kimliğiyle çarmıha gerildi ve öldü diyemeyiz; acı çeken ve ölen, tanrısal kimliğin bir tür yansıması veya yanılsaması olan bedensel varlıktır.

Bu görüşe Diyofizitizm (iki-kimlikçilik) adı veriliyor ve zındık sayılıyor. İşin fenası, bunun zıddı olan Monofizitizm (tek-kimlikçilik) de Ortodoks ve Katolik kiliselerince zındık sayılıyor. Süryani Kadim ve Ermeni kiliseleri bu ikinci tip zındıklardandır. Ayrı hikâye, onu karıştırmayalım şimdi.

*
Nestor öğretisi, o devirde entelektüel odağı Antakya ve Urfa’da olan Süryani aleminde destek görmüş. Urfa medresesinde hoca olan Kyrrhos’lu Theodoret[7] daha mutedil bir Nestorist formülasyonla durumu kurtarmaya çalışmış. Urfa piskoposu İbas[8] 448 yılında Nestorculuk yaptığı iddiasıyla mahkemeye çıkarılmış, paçayı zor kurtarmış. Nihayet 489’da imparator Zenon[9] Urfa Okulunu kapatınca Rum diyarında Nestorculuğun sonu gelmiş.

Rum ülkesinde Nestorculuk ezilirken, devrin diğer süpergücü olan komşu imparatorlukta olaylar farklı rota izlemiş. Sasani başkenti olan Ktesifon’daki[10] İran Hıristiyan kilisesi, Patrik Dadişo eyyamında (421-456) Nestorcu öğretiyi benimsemiş. Böylece Nestorculuk, Zerdüşti İran’da bir tür “resmî azınlık dini” olan Hıristiyanlığın resmî mezhebi niteliğini kazanmış.[11] İslamöncesi devirde, Kerkük-Erbil, Tebriz, Deyleman ve Horasan başta olmak üzere İran’ın tüm vilayetlerinde Nestorcu-Hıristiyan cemaatler oluşmuş.[12] Erken İslam egemenliği dönemde Nestorcu Şark Kilisesinin etkinliği daha da artmış. Asya'ya yayılmışlar. 770 civarında Çin’in o zamanki başkenti Xian’da güçlü bir Nestorcu piskoposluk tesis edilmiş. Uygur Türkleri aynı tarihlerde topluca Nestorcu Hıristiyanlığı benimsemiş.[13] Hindistan’ın güneyinde Nestorcu kilise örgütlenmiş.[14]

Kültür tarihi açısından daha ilginç olan olay, zamanın en önemli entelektüel merkezlerinden biri olan Urfa Okulunun, Nestorculara yönelik baskılar nedeniyle darmadağın olması; hocalarının İran'a iltica edip, sınırın hemen öte yanında bulunan[15] Nusaybin’e taşınması.[16] En geç 489’da Urfa Okulunun kapanmasıyla Nusaybin, Ortadoğunun başlıca skolastik merkezi olarak öne çıkmış. Bu statüsünü Kahire’de el-Ezher’in ve 11. yüzyılda Bağdad’da Nizamiye Medresesinin kuruluşuna kadar korumuş. Daha sonra İslami skolastiğin esaslarını oluşturan kıraat, tefsir, aktarım (hadis), mantık, gramer, iştikak ve nücum ilimlerinin temelleri bu okulda atıldı demek yanlış olmaz.

*

Uygurları saymazsak, tarihte Nestorist mezhebi benimseyen tek kayda değer devlet, Lahmî Arap devleti. Bunlar 3. yüzyılda Irak’ın güneyindeki Hire’de egemenlik kurmuşlar. Kuveyt ve Bahreyn’e uzanan alanda hüküm sürmüşler. Kimi kaynaklara göre İmrül Kays bin Amr[17] zamanında, kimilerine göre 6. yüzyılda Hıristiyan olmuşlar. Sasani siyasi-kültürel etkisine (ve Ktesifon patrikliğine) tabi oldukları için, doğal olarak Nestorcu çizgiyi takip etmişler. 602 senesinde İran Şahı Husrev Pervîz son bağımsız Hire kralı Numan bin Munzir’ı öldürüp Lahmi hanedanına son vermiş. Ama birkaç sene sonra bilumum Arap aşiretleri Lahmîlerin intikamı için birleşip, Sasani devletini Zikar (ذي قار) harbinde perişan etmişler. Sene 609 dolayı, Muhammed’in peygamberlik ilanından hemen önce.

Acaba Muhammed’in başlattığı siyasi hareketin bu olaylarla ilgisi nedir? Lahmilerin müttefiki olan Arap aşiretleri arasında Nasturi-Hıristiyan oranı neydi? Öteden beri anti-Rum kampına mensup olan bu zümre, bu sefer İran’la bozuşunca üçüncü bir yol arayışına girmiş olabilirler mi? Müthiş konular bunlar, araştırmak lazım.

Bir zamanlar Arap şairlerinin öve öve bitiremediği Hire kenti Lahmîlerden sonra yıkılıp terk edilmiş. İslam fütuhatından sonra bunun taşlarıyla, hemen yakında Kûfe kentini inşa etmişler.

*
770 küsur tarihinde Bağdat kurulunca Nasturi patrikliği Arapların Medayin adını verdiği Ktesifon’dan bu kente taşınmış. Abbasi halifeliğinin parlak döneminde serpilip palazlanmış. Sonra talihi dönmüş, 13. yüzyıldaki Moğol istilasını izleyen devirde zulüm ve kahır görmüş. 1318-1328’de patrik olan Erbil’li Timotheos devrinde Bağdad’ı terk edip, Hakkâri dağlarında ulaşılmaz bir yerde bulunan Kuçanis’e sığınmışlar.

1550 civarında Nasturilerin bir zümresi Rabban Sulaka d’Bêth Ballo[18] önderliğinde Roma’daki Papanın elini öpüp Kuçanis’ten bağını koparmış. Keldanî adı verilen bu zümre, Bağdat, Musul, Kerkük, Erbil, Siirt, Nusaybin gibi kent merkezlerinde açık ara galebe çalmış. Ancak Hakkari ile Erbil arasında yaşayan dağ ahalisi Kuçanis’e sadık kalmış. Cizre beyi Bedrxan ile Hakkari Beyi Nurullah’ın 1839 ve 1846’da giriştikleri katliamlara dek Hakkari, Şemdinan ve İmadiye nüfusunun muhtemelen yarı yarıya Nasturi olduğu anlaşılıyor[19]. Bir kısmı müstakil aşiret, bir kısmı Kürt aşiretlerine bağlı mevali imiş. Aramice/Süryanicenin doğu lehçesi olan anadillerine[20] ek olarak hepsi Kürtçe bilirmiş. Barzani ailesinin Nasturi’den dönme olduğu rivayet edilir. İsmet İnönü’nün dedesinin de, 1846 katliamının ana sahnelerinden biri olan Tiyari vadisinden[21] Bitlis’e mülteci gittiğini Avni Özgürel bir keresinde yazmıştı; ne kadar doğrudur bilmem.

Enteresan olan bir detay da şu. 1915 öncesinde Nasturi ve Keldani nüfusun yoğun olarak yaşadığı alanın doğu sınırı – Batman-Nusaybin-Musul'un hemen doğusundan geçen hat – 5. yüzyıldaki Bizans-Sasani sınırını birebir yansıtıyor. Hayret etmemek elde değil.

*
1915’te Türk ordusu Hakkari ve civarındaki bütün Nasturi nüfusu tehcir etmiş. Üç yıl boyunca İran tarafında, Urmiye ve Salmas yakınındaki mülteci kamplarında yaşamışlar. 1918’de patrik 21. Şimun, İttihatçıların adamı olan Kürt lideri Simko tarafından Salmas’ta öldürülmüş. Harpten sonra bir kısmı yurtlarına geri dönmeye teşebbüs etmişler. TC Silahlı Kuvvetlerinin 12-28 Eylül 1924 tarihlerinde giriştiği Oramar[22] Tedip Harekâtı sonunda imha edilmişler.

Resmi bildiri imha diyor. Bir tarihte Genelkurmay belgelerinden okuduğumdan eminim. Şimdi kaynağı bulamadım.

1. Dünya Harbinden sonra patrik hazretleri “can kıymetli” deyip San Fransisco’ya göçmüş. 1976’da seçilen son patrik orasını sevmediğinden şimdi patrikhane makamı Illinois’nin Morton Grove kasabasındaymış. Google Earth’ten baktım. Birch Avenue üzerinde, önde iki arabalık park yeri olan orta karar bir suburb evi.




[1] Anadolu’da iki Germanikeia vardır, ikincisi hâlâ aynı adı taşıyan Ermenek’tir. Caligula lakabıyla tanınan üçüncü imparator Gaius Germanicus (M 37-41) zamanında adlandırılmışlardır. Caligula, babasının Germenlere (yani Almanlara) karşı kazandığı zafer dolayısıyla bu soyadını taşır.
[2] Mopsuestia-Misis şimdi Adana’nın Yakapınar ilçesidir. Mopsuestia’lı Theodoros (ölümü M 428) meşhur Urfa Okulunun fikrî önderi ve kurucusu sayılır.
[3] Her maddeye ekli notlarda Jezüit ilahiyatçılardan Dionysius Petavius’un (Denys Pétau, 17. yy) yorumları ile 5. yy ilahiyatçılarından Kilisli Theodoret’in (Theodoret of Cyrrhus) itirazlarına cevapları verilmiştir.
[4] Şimdiki adı Konaklı. 14. yy’dan 1915’e dek Nasturi patrikliğinin makamı idi. 1993’te köy boşaltıldı ve kısmen tahrip edildi. Tüyler ürpertici bir yerdir. 2005'te gittim.
[5] Süryanice aslını 1910 senesinde bizim Mıhitaryan rahiplerinden Peder Paul Bedian Viyana’da yayımlamış.
[6] İsa’nın tanrılığını reddeden bir görüş erken Hıristiyanlık bünyesinde işitilmemiştir. İskenderiyeli Arios (ölümü M 336) Oğul’un tanrılığını reddetmez, ancak Baba’ya tabi ve ikincil sayar. 325 yılındaki İznik konsilinde reddedilen bu görüş Şarkta çok az taraftar bulmuş, ancak Batıda barbar Germen kavimleri arasında yaygınlık kazanarak 7. yüzyıla dek etkisini sürdürmüştür.
[7] Kyrrhos harabeleri Kilis’in 13 km batısında, Suriye sınırının hemen öte tarafındadır. 1150 civarına kadar bölgesel merkez olmuş, daha sonra bu işlevi bugünkü Kilis devralmıştır. Kilis adı muhtemelen Kyrrhos sözcüğünden bozmadır. R > L evrimi Farsça, Arapça ve Türkçede tipiktir.
[8] Yunanca İbas şeklinde aktarılan adın Süryanicesi İbô (veya Hibô) olarak geçer. Şaka değil.
[9] 474-491 yıllarında imparator olan Zenon, Ermenek yakınındaki bir kasabada doğmuştu. Onun onuruna Zenonopolis adı verilen bu kasaba, bir görüşe göre Ermenek’e bağlı İznebol (şimdi Elmayurdu) köyü, diğer görüşe göre Sarıveliler ilçesine bağlı Uğurlu köyü yakınındaki Körüstan harabesidir.
[10] Bugünkü Irak’ta, Bağdad’ın banliyösü olan Medain kentidir. MÖ 3. ila MS 7. yüzyıllarda bin yıl süreyle İran'ın başkenti idi.
[11] İran’da Hıristiyan dini I. Yezdgerd zamanında 409 veya 411 senesinde resmen serbest bırakılmış ve Ktesifon piskoposluğu bu tarihte tesis edilmiş idi. İslam hukukunun azınlık dinleri hakkındaki düzenlemelerinin bir bölümü hiç şüphesiz Sasani devletinin bu tecrübesine dayanır.
[12] Ktesifon’a bağlı tarihî piskoposlukların listesi için bkz. http://www.nestorian.org/location_of_nestorian_bishops.html
[13] Daha sonra İslami bir anlam yüklenecek olan namaz, oruc, Çalab gibi bazı dinî terimlerin Orta Asya Türkçesine bu tarihte Nestorcu-Hıristiyan gelenekten alınmış olması muhtemeldir.
[14] Hindistan’ın güneyinde Nestorcu-Süryani geleneğinin bugün bölünmüş olduğu çeşitli mezheplere mensup yaklaşık 10 milyon Hıristiyan nüfus varmış. Doğu ve Batı Süryani mezhebi ile çeşitli Uniat kiliselere mensup Hıristiyanlar Kerala eyalet nüfusunun %19’unu oluşturuyor.
[15] 4. yüzyıldan İslamın gelişine dek Roma-İran sınırı, Rize-Çayeli, Erzurum, Silvan ve Mardin-Dara Rum tarafında kalmak üzere Kuzey-Güney doğrultusunda uzanan bir hat idi.
[16] Bazı kaynaklara göre Nusaybin Okulu daha 4. yüzyılda Mor Efrem tarafından kurulmuştu. Yahudi Talmud literatüründe de Nusaybin Okulu sıkça zikredildiği için, bir tek okuldan ziyade (eski Oxford ve Cambridge gibi), çeşitli kurumların bir arada bulunduğu bir entelektüel merkez düşünmek gerekir. Halen Nusaybin merkezinde bulunan Mor Yakub manastır ve kilisesinin “Nusaybin Okulunun binası” diye gösterilmesi popüler bir yanılgı sayılmalıdır.
[17] Bu İmrul Kays, İslam öncesi Arap şairlerinin en büyüğü sayılan İmrul Kays bin Hucr ile karıştırılmamalıdır. Necd’de hüküm süren Kindî hanedanına mensup olan bu İmrul Kays da muhtemelen (Nasturi) Hıristiyandır. Taht hakkını kaybettikten sonra Rum imparatoruyla görüşmek için M 560 dolayında İstanbul’a gelmiş, dönüşte Ankara’da vefat etmiştir. Ankara’daki türbesinin halen Hıdırlık adı verilen yer olduğu söylenir.
[18] Bêth Ballo adı verilen yer muhtemelen bugün Adıyaman Gerger’e bağlı olan Bîbol (Konacık) köyüdür.
[19] Michel Chevalier, Les montagnards chrétiens du Hakkâri et du Kurdistan septentrional (Paris 1985) ayrıntılı tasvir ve harita verir. Birkaç sene önce Mollafenari’deki Kubbealtı Fotokopi’de hasbelkader bulmuştum.
[20] Bu dilin Türkiye’de konuşulduğu son yer Pervari’ye bağlı Hertvin (şimdi Ekindüzü) köyü idi. Köy halkının 1960 ve 70’lerde İsveç’e göçünden sonra, bu ülkede birkaç yüz kişinin halen “Hertvince” adı verilen bu Aramice lehçesini konuşabildiği belirtiliyor.
[21] Tiyari vadisi Çukurca’nın batısındadır. Aşita (Çığlı) ve Keletan (Taşbaşı) köyleri sırasıyla Aşağı Tiyari ve Yukarı Tiyari nahiyelerinin merkez yerleşimleridir. Daha doğudaki Txuma vadisi (merkezi Zawita – Hişet köyü) ile birlikte bu bu yerler, 1846 öncesinde bölgedeki en güçlü “bağımsız” Nasturi aşiretlerinin yurdu idi.
[22] Oramar, şimdi Yüksekova’ya bağlı Dağlıca bucağı. Türkiye’nin en güzel yerlerinden biridir. Kürt nüfus 1924’ten sonra yerleşmiştir.

20 Kasım 2012 Salı

Swami Saraswati'nin İslam Eleştirisi (kısım 4)


60. “Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse, şüphesiz o büyük bir sapıklığa sapmıştır. Önce inanıp sonra inkar edenleri, sonra inanıp tekrar inkar edenleri, sonra küfrünü artıranları Allah bağışlamaz; onları doğru yola eriştirmez.” (4.136-137)

Cevap: Halâ daha Allah’ın ortağı yok mu diyeceğiz? Allah’ın ortağı yoktur dedikten sonra inancı Allah’tan başka bir dizi koşula bağlamak çelişki değil midir?

Allah üç defadan sonra bağışlayıcı değil midir? Yoksa üç kez inançsızlıktan sonra da doğru yolu gösterir mi? Dördüncü defadan sonra doğru yolu göstermekten vaz mı geçer? Demek ki herkes hayatta dört kez inançsızlık ederse dünyada kâfir sayısı pek artacaktır.

61a. “Allah münafıkları [Müslüman görünen iki yüzlüleri] ve kâfirleri [tanrıyı inkâr edenleri] Cehennemde toplayacaktır.” (4.140) “Münafıklar Allah’ı aldatırlar (aldatmaya çalışırlar)… Fakat Allah’ın şaşırttığına (yoldan çıkardığına) asla yol bulamazsın.” (4.142-143)

Cevap: Allah’ın Müslümanları Cennete ve diğerlerini Cehenneme göndermesinin haklı sebebi nedir? Adalet (hak) duygusuna sahip bir insan böyle bir şeyi kabul eder mi?

Sahtekârlara aldanan ve onları aldatan bir tanrıya lanet olsun! O sahtekârlarla aynı anlayışın sahibidir; gitsin onlarla anlaşsın. ‘Dengi dengine çift koşsan, sabanın iyi yürür.’ Tanrısı sahteci [yoldan çıkarıcı] olan insanların sahteci olmamalarını nasıl beklersin?

61b. “Ey müminler, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmeyin.” (4.144)

Cevap: Müslüman olmayan iyi bir insan yerine kötü bir Müslümanla dostluk etmek doğru olabilir mi?

SN notu: لاَ تَتَّخِذُواْ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاء مِن دُونِ الْمُؤْمِنِينَ ayetinin anlamı, tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde, “dost olmayın” demektir. Liberal Müslümanları mahcup eden bu ifadeyi çeşitli şekillerde tevil etme arayışları inandırıcı değildir.

Yazarın tek cümlelik cevabı, “tarafgirlik” tezinin kusursuz bir özetidir. Ölçütümüz iyilik/erdem [hak] mı olacak, Müslümanlık [aidiyet] mi olacak? Temel ahlaki soru budur. Çağdaş dünyanın en yakıcı krizlerinin pek çoğu da bu soruya dayanır. Haktan değil aidiyetten yana tavır alan bir öğreti, ancak ahlaksızlık öğretisi olabilir.


62. “Peygamber size rabbinizden hakikatle geldi. İnanın, bu sizin hayrınızadır. İnanmazsanız bilin ki yerde ve göklerde olan şeyler Allahındır.” (4.170) “Allah birdir.” (4.171)
  
Cevap: Kuran peygambere inanmayı emrettiğine göre, inanç açısından peygamber Allah’ın ortağı değil midir? Allah’a şirk koşulmuş olmuyor mu?

Elçilerle konuştuğuna ve elçi gönderdiğine göre Allah belli bir yerdedir, sonsuz olamaz. Kuran bazen Allah’ın bir yerde olduğunu belirtip, bazen de her yerde olduğunu bildirdiğine göre aklı karışık olan biri tarafından yazılmıştır, veya birden fazla kişinin eseridir.

68. “Allah adına yalan uydurandan ve kendisine hiç bir şey vahyedilmediği halde, 'Bana vahyediliyor,' diyenden ve ' ALLAH'ın indirdiği gibi ben de indireceğim,' diyenden daha zalim kim olabilir!” (6.93)

Cevap: Bundan anlaşılıyor ki Muhammed Allah’tan kendisine bir mesaj geldiğini ileri sürdüğünde, başka birileri de aynı oyunu oynayıp kendilerine Allah’tan ayetler geldiğini ve bundan dolayı peygamber olduklarını iddia etmişlerdi. Onlarla mücadele etmek ve kendi iddiasını güçlendirmek için Muhammed bu yola baş vurdu.

69. “Sizi yarattık, sonra şekil verdik, sonra meleklere, 'Adem'e secde edin' dedik; İblis'ten başka hepsi secde etti. O ise secde etmedi. Allah, 'Sana emrettiğim halde, seni secdeden alıkoyan nedir?' dedi. (İblis) 'Beni ateşten, onu çamurdan yarattın, ben ondan üstünüm' cevabını verdi. (Allah) Ona, 'İn oradan, orada büyüklenmek sana düşmez, defol. Sen alçaktakilere aitsin' dedi. (İblis) ‘Kıyamet gününe kadar bana süre tanı” dedi. (Allah) ‘Peki sana süre tanıdım” dedi. (İblis) ‘Beni yoldan çıkardığın için ben de senin Doğru Yolun üzerinde onlara karşı oturacağım, onlara önden, arkadan, sağdan, soldan sokulacağım, ve onların çoğu sana şükretmeyecek,’ dedi. (Allah) ‘Lanetlendin ve kovuldun, defol git; sana uyacak olanların hepsini cehenneme dolduracağım' dedi.”

Cevap: Allah’la Şeytan arasındaki bu münakaşayı dikkatle izleyin. Piyon hükmündeki bir meleğe Allah’ın boyun eğdirememesi, ona doğru yolu gösterememesi, isyan edip kötülük yoluna saptığı halde onun cezasız çıkıp gitmesine göz yumması çok tuhaftır. Allah böyle büyük bir hataya nasıl düşer?

Şeytan insanları kötü yola düşürdüğüne ve Allah da Şeytanı kötü yola düşürdüğüne göre, demek ki Allah Şeytanın Şeytanıdır. Nitekim Şeytan da Allah’ı, haklı olarak, kendisini doğru yoldan çıkarmakla itham etmektedir. Bu anlatım, Allah’ın iyiliğini göstermez; yeryüzündeki tüm kötülüklerin nihai kaynağı olduğunu gösterir. Müslümanlar böyle bir tanrıyı belki kabul edebilir, ama diğer iyi ve bilge insanlar bunu kabul edemez.

Allah’ın melekle konuşma biçimi, onu tıpkı insanlar gibi fiziksel beden sahibi, bilgisi kısıtlı ve adaletsiz biri yapmaktadır. Bilge insanların İslam dinini reddetmelerinin sebebi budur.

Şeytan, insana secde etmemekte haklıdır. Bugün tüm taraflar, insana secde etmenin günah olduğu noktasında hemfikirdir. Buna rağmen, burada iddia edildiği üzere, Allah’ın insana tapınmayı emretmesi bizim kavrayışımızı aşar. Bu masaldan çıkaracağımız en önemli sonuç, akılcı (rasyonel) itaat öğretisinden asla sapmamak gerektiğidir – emri veren tanrı bile olsa sapmamak gerekir, nerede kaldı insan!

SN notu: Cevabın son cümlesinin güzelliğine bakar mısınız?
 

70. “Rabbiniz Allah gökleri ve yeri altı günde yaratmış, sonra arşa (taht’a) kurulmuş olandır.” (7.54) “Rabbinizi içtenlikle ve gizlice çağırın. O, haddini aşanları sevmez.” (7.55)

Cevap: Evreni altı günde yaratıp sonra yukarıdaki tahtta oturan (dinlenen) bir tanrı sonsuz ve kadiri mutlak olabilir mi? Tanrınızın kulağı ağır mı işitir ki, sadece çağrıldığında duysun?
Evreni altı günde yarattıktan sonra tahtında dinlendiyse yoruldu demektir. Bu tanrı şimdi uyanık mı uyuyor mu? Uyanıksa bir işi var mı? Yoksa istirahatine devam edip boşa mı vakit geçiriyor?

SN notu: اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ (istivâ ‘alâ-l-‘arş) deyimi çeşitli şekillerde tevil edilse de, düz anlamı şüphesiz “tahtında dinlendi” demektir. Arş bildiğimiz tahttır; Güneydoğu’da kullandıkları dam yataklarına da ta Asuriler zamanından beri ‘arş adı verilir. İstivâ “taht gibi kuruldu, oturdu, rahat etti” demektir. “Tahtına kurulma” ibaresi şüphesiz “egemenlik ilan etti” gibi bir anlama da yorulabilir. Ancak Kuran ayetinin işaret ettiği Tevrat Yaratılış (Genesis) 2.2’deki işbith ישׁבּת sözcüğü, şüpheye mahal bırakmayacak bir şekilde “mola verdi, dinlendi” anlamına gelir.

Kuran’da tanrıya atfedilen antropomorfik özellikler, geç dönem Yunan felsefesiyle veya Talmud dönemi Yahudi spekülatif geleneğiyle tanışıklığı olmayan bir kültürel çevreyi düşündürür. İnsani özelliklerden soyutlanmış bir Tek Tanrı düşüncesi, Orta Doğu’da, Kuran’dan önceki 800 yıl boyunca enine boyuna tartışılmıştı. Kuran yazar(lar)ının bu literatürden fazla haberdar olmadığı anlaşılıyor.

71. “Yeryüzünde kötülük yapmayın ve fesat etmeyin.” (7.74)

Cevap: Bu güzel bir öğüttür; ancak Kuran’ın başka yerlerinde savaşmayı ve kâfirleri öldürmeyi öğütleyen birçok ayetle çelişkilidir. Öyle anlaşılıyor ki Muhammed zayıfken barışı öğütledi, ancak güçlendiğinde savaş ilan etti. Savaş ve barış birbirine zıt ilkeler olduğuna göre, her ikisi birden doğru olamaz.


72. “Musa asasını yere attı, ve o bunun üzerine yılana dönüştü.” (7.107)

Cevap: Bu ifadeler Allah’ın ve Muhammed’in böyle saçmalıklara inandığını gösterir. Oysa bilgelik sahibi insanlar, böyle şeylerin cambazlık ve sahtekârlık gösterisi olduğundan şüphe etmezler.

73. “Bu nedenle (Mısırlılara), ayrı ayrı birer mucize olan su baskınını, çekirgeleri, haşeratı, kurbağaları ve kanı musallat ettik.” (7.133) “(Onlar buna rağmen Musa’ya inanmayınca) onlardan intikam aldık ve mucizelerimizi yalanladıkları için onları denizde boğduk.” (7.136)

Cevap: Ahlaksızlığa bakar mısınız? Allah burada birisine şantaj yapmak amacıyla yılan göndereceğini söyleyen köy zorbası gibi davranıyor. Bir kavmi denizde boğan ve diğerini karşıya geçiren tanrı, adalet hissinden yoksun biridir.

73b. “Şüphesiz onların dini helak olmaya mahkûmdur ve ibadetleri de batıldır.” (7.139)
 
Cevap: Kendi doğruluğunu iddia edip, milyonlarca insanı barındıran diğerini batıl ilan eden bir dinden daha küstah ne olabilir? Zira hiçbir dinin takipçileri tümden iyi veya tümden kötü olamaz. Ancak çok cahil insanlar, bir dinin mensuplarının topyekûn kötülüğüne hükmederler. (…)

SN notu: “Ancak çok cahil insanlar, bir [başka] dinin mensuplarının topyekûn kötülüğüne hükmederler.” Bu ilke, çağımız için yol göstericidir. Bir kimsenin, bir yandan Kuran öğretisini yol gösterici kabul edip, diğer yandan bu ilkeyi ikirciksiz ve tereddütsüz bir şekilde benimsemesi mümkün değildir. Dolayısıyla Kuran öğretisi reddedilmeli, bu yapılamıyorsa Kuran’ın çelişkileri ve yanlışları herkesin anlayacağı bir şekilde sergilenmelidir.


74. “Musa, tayin ettiğimiz vakitte gelip Rabbi onunla konuşunca, Musa: 'Rabbim, bana kendini göster, sana bakayım' dedi. Allah: 'Sen Beni göremezsin ama dağa bak, eğer o yerinde kalırsa sen de beni göreceksin' dedi. Rabbi dağa görününce onu yerle bir etti ve Musa baygın düştü;” (7.143)

Cevap: Konuşan ve görünen şey sonsuz (mutlak) olamaz. Eskiden böyle mucizeler gösteren tanrının şimdi buna benzer şeyleri yapmaması inandırıcı değildir. Bilinen doğrulara aykırı olan böyle iddiaların üzerinde durmaya değmez.

75. “Rabbini sabah ve akşam kendi içinden yalvararak, alçak gönüllülükle ve sessizce an; gafillerden olma.” (7.205)

Cevap: Kuran bazı yerlerde Allah’ı yüksek sesle çağırmayı, bazı yerlerde ise sessizce zikretmeyi emrektedir. Bu tavsiyelerden hangisi doğru, hangisi yanlıştır? Bir mısra diğeriyle çelişirse, buna meczup şarkısı denir. Tutarsız sözler ciddiye alınamaz. (Sessiz zikir şüphesiz evladır.)

SN notu: Burada kastedilen şey şüphesiz sadece ibadet stili değildir. Kuran’ın, din uğruna cinayeti ve savaşı öven, farklı inanç sahiplerine karşı saldırganlığı hak sayan agresif öğretisi eleştirilmektedir.


76. “Sana ganimetleri sorarlar. De ki, ganimetler Allah’ın ve resulündür. Allah’tan korkun.” (8.1)

Cevap: Ganimet aldıkları, haydutlar gibi davrandıkları ve başkalarını da buna teşvik ettikleri halde bunlara tanrı, peygamber ve mümin adı verilmesi çok tuhaftır. Allah’tan korktuklarını söylüyorlar ama çapulculuk yapıyorlar, türlü günaha giriyorlar, ve buna rağmen “dinimiz en iyisidir” demekten utanmıyorlar. Veda’ların hakiki dinini inkâr etmekten daha büyük bir ikiyüzlülük olabilir mi?

SN notu: Veda kelime anlamı itibariyle “bilgi, bilgelik” demektir. Yazarın hayal kırıklığına yol açan son cümlesi, bu açıdan ele alındığında bir nebze anlaşılırlık kazanır.

77. “Allah kendi dediğinin olmasını ve kâfirlerin ardının (neslinin?) kesilmesini irade etti.” (8.7) “Şüphe yok ki ben, ardı ardına bin melekle size yardım edeceğim.” (8.9) “Kâfirlerin yüreğine korku salacağım. O yüzden, onların boyunlarını vurun ve tüm parmaklarını (pençelerini?) koparın.” (8.12)

Cevap: Müslüman dinine inanmayanların kökünü kurutan bir tanrı ve onun peygamberi ne kadar zalimler! Allah onlara, kendisine inanmayanların kafalarını ve parmaklarını kesmeyi emrediyor ve bu zulüm eyleminde onlara yardım vaat ediyor! Bu tanrının, Lanka kralından aşağı kalır yanı var mı? Bu tüyler ürpertici öğreti tanrının değil, Kuran’ı yazan kimsenin öğretisidir. Eğer bu kitap tanrının işiyse, öyle tanrı bizden uzak olsun.

SN notu: Tanrı Rama ile savaşan Lanka kralı zalim Ravana, Hint mitolojisinde yaklaşık olarak Nemrut veya Firavun mukabilidir.

Enfal suresinin savaşçı dili şüphesiz mecazi anlamda da yorumlanabilir. Ancak, Bedir savaşı sırasında indirilen bu surenin, gayet somut bir çatışma ortamında taraflardan birini coşturma işlevine hizmet ettiği unutulmamalıdır.


79. “Fitne ortadan kalkıncaya ve Allah’ın dini (egemen) oluncaya kadar onlarla savaşın. (…) Bilin ki, elde ettiğiniz ganimetin beşte biri Allah’a ve resule ve onun yakınlarına ve yetimlere, fakirlere ve yolculara aittir.” (8.39-41)

Cevap: Yeryüzünün barışını bozan böyle çıkarcı ve saldırgan bir tanrıya Müslümanlardan başka kim inanır? Allah ve onun resulü adına yağmaya ve talana girişen ve başkalarını da buna alet edenler, hayduttan başka ne olabilir? Allah eğer o ganimetten pay alıyorsa, kendisi de soygunun suç ortağıdır. Böyle bir soygunu övmesi, tanrılığına hakarettir. Barışı bozan ve insanlık için bir facia olan böyle kötü bir öğretinin din adı altında dünyaya yayılması büyük bir talihsizliktir. Bu tür dinler yaygın olmasa, dünya şüphesiz çok daha huzurlu ve mutlu bir yer olurdu.

80. “Melekler, kâfirlerin yüzlerine ve artlarına vurup “yangın azabını tadın” diyerek canlarını alırken göreydin.” (8.50) “Onlar Rabbin ayetlerini yalanladılar, ve biz bu yüzden Firavun’un halkını helak ettik ve zulmlerinden ötürü onları suda boğduk.” (8.54) “(Anlaşma yaptığın) bir kavmin hıyanetinden korkarsan (şüphelenirsen) sen de onlarla anlaşmanı boz. Allah hainleri sevmez.” (8.58)

Cevap: Rusya Türkiye’yi, İngiltere Mısır’ı hezimete uğratırken o melekler uyuyor muydu? Eskiden Allah kendisine ibadet edenlerin düşmanlarını helak edip suda boğuyor idiyse, şimdi neden yapmıyor?

Kendi dinlerine inanmayanlara karşı nasıl davranmaları gerektiğine dair söylenenler utanç vericidir. Böyle öğütler bilge, erdemli ve iyi yürekli birinin ağzından çıkmaz. Bu öğreti, Müslümanların tanrısının adalet, merhamet ve diğer erdemlerden yoksun olduğunu gösterir.

SN notu: Adı geçen siyasi olaylar 1878 ve 1881 yıllarına aittir.


81. “Ey Peygamber! Müminleri savaşa yüreklendir. Aranızda sabırlı yirmi kişi varsa, iki yüz kişiye galip gelirler.” (8.64) “(Savaşta) elde ettiğiniz ganimeti helâl ve temiz kabul edin ve yiyin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir.” (8.69)

Cevap: Kendi taraftarlarını haksız dahi olsalar kayıran, onlara galibiyet ve ganimet vaadeden şey nasıl adalet, nasıl bilgelik, nasıl dindir? Barışı bozup savaş açan, başkalarını buna teşvik eden, ganimeti hak sayan bir öğreti, bırakın adil ve merhametli olan tanrıyı, akıllı bir insanın öğretisi dahi olamaz. Bu nedenle Kuran, tanrının sözü değildir.

82a. “Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ederlerse, babanızı ve kardeşlerinizi dost edinmeyin. Aranızda kim onlara dönerse (onlara teveccüh ederse) zalimlerdendir (günahkârdır).” (9.23)

Cevap: İnsanlara babalarını, analarını, kardeş ve arkadaşlarını terk etmeyi telkin etmek kötülüktür. Bu kötü öğreti reddedilmelidir.

SN notu: Bu noktada yazara katılmak güçtür. Tarafgirliği lanetleyen ve salt erdem/hakikat arayışını öne çıkaran bir öğreti, onunla çeliştiği noktada, mantıken, aile-aşiret-kavim sadakatini de reddetmeyi gerektirir. Nitekim Swami’nin (daha sonra aktaracağım) yaşam öyküsü, bilgelik arayışı uğruna kendi babasını ve ailesini terk etmesiyle başlar. Bu cevapta bir psikolojik lapsus mu görüyoruz?

82b. “Allaha ve kıyamet gününe inanmayanlarla ve Allahın ve resulünün haram ettiğini haram saymayanlarla ve hak dinini din edinmeyenlerle savaşın (onları öldürün); ta ki kendilerine kitap verilenler cizye ödeyinceye ve boyun eğinceye kadar.” (9.29)

Cevap: Allah, imanını savaşsız yaymaktan aciz midir? Böyle bir tanrıyı kabul etmekten, tanrı bizi saklasın. Tanrı değil eşkiyadır bu.

SN notu: Tüm meallerde “savaşın” diye çevrilmiş olan fiilin aslı قَاتِلُواْ  kaatilû olup, “öldürün” diye çevirilmesi herhalde daha doğrudur. Ayet, kitap ehlinin (Hıristiyan ve Yahudilerin) cizye ödemek suretiyle “küçüklenmesini” (وَهُمْ صَاغِرُونَ “aşağılanmak” veya “aşağı konumu kabul etmek”), aksi takdirde öldürülmesini emretmektedir.


83. “Biz Allah'ın, kendi katından veya bizim elimizle, sizi bir azaba uğratmasını bekliyoruz.” (9.52)

Cevap: Müslümanlar Allah’ın zaptiyesi midir? Başka inançtan olanları cezalandırmak onların görevi midir? Başka dinden olan milyarlarca insan tanrının sevgili kulları değil midir? (…) Şaşırtıcı olan, aklı başında Müslümanların da bu mantıksız ve temelsiz dine inanıyor olmasıdır.

84a. Allah mümin erkek ve kadınlara, sonsuza dek kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler, Adn bahçelerinde temiz konutlar vaad etmiştir. En büyüğü Allah'ın rızasıdır. İşte en büyük kurtuluş budur.” (9.72)

Cevap: Kuran’ın kendi bencil ve partizan amaçları için insanları kandırdığını görüyoruz; böyle bir yem olmasa Muhammed onları kandırabilir miydi? Aynı kandırmaca başka dinlerde de vardır.

84b. “Onlar (sadaka veren müminlere) gülüyorlar (alay ediyorlar); Allah da onlara gülecektir (alay edecektir).” (9.80)

Cevap: İnsanlar elbette birbirine güler. Ama Allah onlara gülmemelidir (alay etmemelidir). Kuran din kitabı mı, güldürü kitabı mı?

Swami Dayananda Saraswati'nin hayat hikâyesinden


Bizim Hintli hacının özyaşam öyküsünün ilk sayfalarını aktarıyorum. Tamamı hayli uzundur; arzu edenler http://archive.org/details/satyarthprakashl00dayauoft adresinde İngilizcesini bulabilir.

Bugün Dayanand Saraswati adıyla tanınan ben, 1824 yılında Kathiawar[1] ilinde Morvi Racasına ait olan bir kasabada, Brahman sınıfından bir ailede doğmuşum. Babamın ve doğduğum yerin adını söylemekten öteden beri kaçındıysam, görevimin gereği bunu emrettiği içindir. Çünkü akrabalarım benden haberdar olsa beni arayıp bulacakları şüphesizdir. Onlarla yüzleştiğim zaman ise, eve dönmeye mecbur kalmaktan, yeniden elimi paraya değdirmekten,[2] aileme hizmet etmekten ve onların ihtiyaçlarıyla ilgilenmekten kaçınamam. Tüm hayatımı adadığım kutsal Reform görevi, bundan ciddi bir zarar görecektir.

Daha beş yaşıma basmadan devanagari yazısını okumayı öğrendim. Babam ve aile büyüklerimden mensup olduğumuz kastın ve ailemizin adap ve usullerini öğrenmeye, sayısız ilahileri, mantraları, duaları ve kutsal metin tefsirlerini hatmetmeyi öğrendim. Sekiz yaşındayken Brahmanlığın kutsal ipliği bağlandı; Gáyatri Sandhya[3] tarikinde eğitim görmeye ve Rudradhyaya’yı[4] takiben Yayurveda Sanhita’yı[5] okumaya başladım. Ailem Şiva mezhebine mensup olduğundan, en büyük hedefleri benim de bu mezhebin kutsal sırlarına erişecek mertebeye gelmemdi. Bu yüzden, ilk çocukluğumdan beri Şiva’nın amblemi olan ve parthiva lingam[6] adıyla bilinen o edepsiz kil parçasına tapınmayı öğrendim. Bu ibadet yolunun pek çok zorlukları ve sonu gelmez oruçları olduğu için, sağlığımdan endişe eden annem her gün ibadet etmeme karşıydı. Babam ise kuralları harfiyen yerine getirmem konusunda ısrarlıydı. Bu konu, annemle babam arasında bitmez tükenmez tartışmalara yol açtı.

Bu arada Sanskrit gramerini öğrendim, Veda’ları hatmettim ve babamla beraber Şiva mezhebinin çeşitli tapınaklarını ve diğer kutsal yerlerini ziyaret etmeye başladım. Babamın değişmez sohbet konusu, tüm dinlerin en kutsalı olan Şiva ibadetinin önemi ve buna gösterilmesi gereken sadakat ve saygının sonsuzluğu idi. Ondört yaşıma gelip Yayurveda Sanhita’nın tamamını, Şabda Ruvapali’yi ve Panini’yi[7] ezberlemeyi tamamladığım güne dek bu böyle devam etti.

Babam hem bankerdi, hem de ailemize atalarımızdan miras olan Cemadarlık[8] makamının sahibiydi; dolayısıyla halimiz vaktimiz yerindeydi ve hayatımdan şikayet etmem için bir neden yoktu. Nerede bir Şiva Purân okunacak ve tefsir edilecek olsa babam mutlaka beni de yanına katıp gitmeyi ihmal etmezdi. Nihayet, annemin şiddetli itirazlarına kulak asmadan, parthiwsa puja[9] kılmaya başlayacağım günün geldiğini bildirdi. Büyük Şivarâtri[10] adı verilen matem ve oruç günü eriştiğinde, gücüm yetmeyeceğine ilişkin uyarıları dinlemeden, bütün gün oruç tutmamı ve aynı gece Şiva tapınağındaki uzun mateme katılmamı emretti; ertesi günü kutsal tarikin yüksek sırlarıyla tanışacağımı bildirdi.

Mateme katılacak olan diğer gençlerle birlikte onun peşinden gittim. Gece tutulacak olan matem, üçer saatlik dört prahara’dan[11] ibaretti. İlk iki prahara’yı başarıyla geçirip geceyarısını bulduğumuzda, bazı tapınak hizmetkârlarının ve sivil cemaatten kişilerin tapınaktan dışarı çıkıp avluda uykuya daldıklarını fark ettim. O kutsal gecede uyumanın, bütün ibadetin sevabını sıfırlayacağını öğrenmiş olduğumdan, gözlerimi kırpıştırmak ve yüzüme soğuk su çalmak suretiyle uykuyu engellemeye çalıştım. Fakat babam o kadar talihli değildi. Bir süre sonra o da yorgunluğa yenik düşerek uyudu, beni ibadetimle tek başıma bıraktı.

Çeşit çeşit düşünceler, yorgunluktan sarsılmış olan aklıma üşüştü. Önümde boğasına binmiş oturan bu put, dinî anlatılara göre yiyen, içen, uyuyan, elinde üç çatallı mızrak tutabilen, davul çalan, insanlara lanet okuyan bu insan suretindeki tanrı, Purana’larda[12] adı anılan Büyük Tanrı, Tüm Evrenin Efendisi, Yüce Varlık olabilir mi diye düşündüm. Düşüncelerimin ağırlığını artık taşıyamaz hale gelince babamı uyandırdım. “Şu ibadet ettiğimiz çirkin amblem Kutsal Kitaplardaki Büyük Tanrının kendisi midir?” diye duraksamadan sordum. Babam “neden soruyorsun?” dedi. “Çünkü Kadiri Mutlak tanrı fikrini, şu üzerinde fareler dolaşan ve böyle kirletilmesine karşı çaresiz olan şu putla bağdaştıramıyorum” dedim. Babam uzun bir açıklama yaparak, Evrenin Efendisini temsil eden bu taşın yüce Brahmanlar tarafından gereken şekilde kutsandıktan sonra tanrının ta kendisi sıfatını kazandığını ve bu sıfatla ona ibadet edilmesi gerektiğini, içinde yaşadığımız karanlık çağda Şiva’yı bizzat görmemize imkân bulunmadığını, bu nedenle kullarının O’na ancak maddi bir suret aracılığıyla ibadet edebileceklerini, bunun Büyük Tanrı’yı, sanki surete değil bizzat Kendisine ibadet ediliyormuşçasına memnun edeceğini açıkladı. Fakat bu açıklama, yaşımın küçüklüğüne rağmen, beni tatmin etmekten uzak kaldı. Açlık ve yorgunluktan kıvrandığım için eve gitmek için yalvardım. Babam gitmeme izin verdi, ancak orucuma devam etmem ve kesinlikle bir şey yememem için beni uyardı. Ama eve vardığımda anneme aç olduğumu söyleyip onun verdiği börekleri yedim ve derin bir uykuya daldım.

Ertesi gün babam orucumu bozduğumu öğrenince büyük bir öfkeye kapıldı, günahımın büyüklüğünü başıma kakmaya çalıştı. Ama o ne derse desin, ben o suretin Büyük Tanrının kendisi olduğuna inanmayı, dolayısıyla o imgeye ibadet etmek için neden oruç tutmam gerektiğini anlamayı başaramadım. İnançsızlığımı gizlemek için, eğitimimin beni çok yorduğunu ve bu nedenle ibadete yeterli vakit ayıramadığımı söyledim. Annem beni kuvvetle destekledi; amcam da beni o kadar güzel savundu ki, sonunda babam tüm vaktimi eğitime ayırmama izin verdi. Böylece Nigandu’yu, Nirukta’yı,[13] Purvamimamsa’yı[14] ve diğer şastraları, ve nihayet Karmakand’ı[15] çalışma fırsatını buldum.

Ailede benden küçük olan iki kız ve iki erkek kardeşim vardı. Unutulmaz bir gece, erkek kardeşlerimle beraber bir arkadaşımızın evinde nauç[16] eğlencesindeyken hizmetkâr gönderip derhal eve dönmemizi bildirdiler. Ondört yaşında olan kız kardeşim ölümcül bir hastalığa tutulmuştu. Tabiplerin tüm müdahalelerine rağmen bizim eve dönüşümüzden iki saat sonra can verdi.

Yakınımdaki ilk ölümdü; yaşadığım şok çok büyüktü. Akraba ve dostlar ağıt yakıp hıçkırdıkça ben taş gibi donup kaldım, insan yaşamının gelip geçiciliği hakkında derin düşüncelere daldım. Dünyadaki hiçbir varlık, ölümün soğuk elinden kaçamaz diye düşündüm; ölüm beni de her an kapıp götürebilir.  Ölümün manasızlığından doğan ruh acısını hafifletecek olan yol nedir; ölümü aşacak olan manevi güvenliğe nasıl ulaşabilirim? Bedeli ne olursa olsun, yaşamımı bu sorunun cevabına adamaya ve ölüm günü çattığında inançsızlığın (anlamsızlığın) dehşetinden kendimi korumaya o gün orada karar verdim. Bu kararımın ilk sonucu, göstermelik ibadet ve ayinlerin, oruç ve eziyetlerin şekilciliğini ebediyen terk edip, manevi (içsel) mücadelenin önemini idrak etmem oldu. Onsekiz yaşındaydım; kararlılığımı herkesten gizledim, kimsenin niyetimi anlamasına izin vermedim. Kısa bir süre sonra son derece fazıl ve alim bir insan olan ve çocukluğumdan beri beni çok teşvik etmiş olan amcam da vefat etti. Beni derin bir üzüntüye sevkeden bu ölüm, dünyevi yaşamın hiçbir kıymeti olmadığına dair inancımı bir kez daha pekiştirdi.

[Bir süre sonra kahramanımız evden kaçarak seyyar bir derviş tarikatine katılır. Babasının adamları bütün vilayeti arayarak kendisini bulur, eve getirirler. Gene kaçar.  Çeşitli manastırlarda kalır, fakir dervişlerle seyahat eder, yoga ilminde kendini yetiştirir, çeşitli tapınak ve kutsal mahalleri ziyaret ederek hacı olur, bir süre ormanda inzivaya çekilir, Hindistan’ın en büyük Veda alimlerinden biri olarak ün kazanır. Tekke ve okullar kurar. 70’e yakın kitap yazar. Putperestliğe ve hurafelere karşı mücadelesi büyük bir ahlaki reform hareketine (Arya Samac) dönüşür. Nastik (ateist) olmakla suçlanır; ziyaret ettiği bazı şehirlerde yobazlar ayaklanarak kendisini linç etmeye kalkarlar. İngiliz idaresine karşı Hint birliğini ve özerkliği savunur. Müritlerinden birkaçı, 20. yy başlarında Hindistan bağımsızlığı hareketinin liderleri arasında yer alırlar.]

Ölümü
(Bu kısım Wikipedia’dan. Kaynağı ve gerçeklik derecesi nedir, bilmiyorum.)

Dayananda, Hindu tapınaklarında beslenen ve kutsal sayılan tehlikeli yılanları öldürmek gibi reform eylemlerinden ötürü çok sayıda suikast teşebbüsüne uğramıştı. 1883’te Jodhpur mihracesi, öğretisini tanımak ve öğrencisi olmak amacıyla onu sarayına davet etti. Dayananda sarayda misafir olduğu esnada mihracenin Nanhi Dan adlı bir rakkase kızla oynaştığına tanık oldu. Büyük bir cesaretle mihraceyi ayıplayarak, ona ahlaksızlıktan uzak durmasını ve dharma yolundan ayrılmamasını öğütledi.

Dayananda’nın müdahalesi rakkase kızın gücüne gitti; intikam almaya karar verdi. Mihracenin aşçısına rüşvet vererek Dayananda’yı zehirlemesini istedi. O akşam aşçı Dayananda’ya zehir ve cam tozu karıştırılmış bir bardak süt verdi. Dayananda sütü içtikten sonra uyudu, fakat kısa bir süre sonra büyük acılar içinde uyandı. Zehirlendiğini anlayarak midesini boşalttı, ama artık çok geçti. Dayanılmaz acılarla yatağa düştü. Tabiplerin müdahalesine rağmen durumu düzelmedi. Vücudu kanlı yaralarla kaplandı.

Dayananda’nın halini gören aşçı pişmanlığa kapılarak suçunu ona itiraf etti. Ölüm döşeğinde olan Dayananda aşçıyı affederek ona bir kese para bağışladı; Mihracenin adamları tarafından öldürülmemesi için krallıktan kaçmasını tavsiye etti. Sonra son nefesini verdi.



[1] Kuzeybatı Hindistan’da, Gucerat eyaletindedir. Mahatma Gandhi aynı ilçede doğmuş ve Saraswati’yi manevi önderlerinden biri saymıştır.
[2] Swami (derviş) yemini etmiş olan kimselerin ellerini paraya değdirmesi veya parayle ilgili bir iş yapması yasaktır.
[3] Tanrıça Gayatri’nin adıyla anılan bir ilahi ve ibadet yolu.
[4] Şri Rudram olarak da bilinen Rudradhyaya, Yayurveda’nın muhtasarı olan Taittiriya Samhita’dan alınan yirmiiki ilahiden oluşur.
[5] Yayurveda, en eski Sanskrit kutsal metinleri olan Veda’ların ikincisi olan külliyatın adıdır.
[6] Tanrı Şiva, bazı ibadetlerde, parthiva lingam (“zeker-i hümayun”) adı verilen penis heykeliyle temsil edilir.
[7] Panini MÖ 6. yüzyılda Sanskrit dilinin gramerini (sarf ve nahiv) kuramlaştıran dilbilimcidir. 3959 başlıktan (sutra) oluşan eseri, İngilizce basımında 1680 sayfadır. Yüzlerce yıl boyunca yazıya geçirilmeden ezber yoluyla aktarılmıştır.
[8] Urduca sözcük eski Hint düzeninde büyük arazi sahiplerine bağlı vergi mültezimini ifade eder.
[9] Deyim “zeker-i hümayun ibadeti” anlamındadır.
[10] Hint takviminde Magha ayının 13/14 gecesine rastlayan büyük Şiva yortusu.
[11] Üçer saatlik nöbetlerde yoga pozisyonunda oturarak tefekkür kastediliyor.
[12] Evrenlerin yaratılışı, tanrıların öyküleri, insanların ataları ve kral hanedanları hakkında bilgi veren eski Sanskrit metinleridir. Büyük Puranalar adı verilen ana metinler yaklaşık 450.000 mısra uzunluğundadır. Küçükleri daha fazladır.
[13] Sanskrit metinlerindeki zor ve belirsiz kelimelerin etimolojisine ilişkin ilim dalıdır. Arapça iştikak karşılığıdır.
[14] Veda’ların felsefi-batıni tefsirini içeren yorumlar külliyatıdır.
[15] İbadet usulüne ilişkin içtihatlar derlemesidir.
[16] Profesyonel dansöz ve şarkıcı kızların katıldığı eğlence.