19 Ocak 2013 Cumartesi

Ermeni komitacıları kimdi?

Ermeni konuları çok da ilgimi çekmiyor. Bir sürü başka konu var şu ara uğraştığım, dinî metinlerin aktarımı meselesi, Arapçanın kaynakları meselesi, geç antik dönemde Ortadoğuda mezhepler meselesi, Nasturi tarihi meselesi, rabbiler dönemi Yahudi dinî literatürü vs. vs.

Bundan iki yıl önce, sipariş üzerine bir "Türkler İçin Ermeni Meselesi" kitabı yazmaya başlamıştım. Sonra sıkıldım, bitiremedim, bir daha da dönüp bakmadım. Geçen gün bir vesileyle hatırlamam gerekti. 60 küsur sayfa yazı yazmışım, bir sürü de not almışım; ziyan olması yazık diye düşündüm. Birkaçtır paylaştığım yazılar oradan seçtiklerim.


*
19. yy sonunda silahlı devrim sevdasına kapılan "Ermeni komitacıları" kimdi? Türkiye'de bu konuları merak edip bilen pek kimse yok galiba. PKK kurucu kadrolarının magazine düşme eğilimi gösterdiği şu günlerde belki bu da, kıyas babında, ilgi çekici olabilir. Buyurun, on kişilik bir seçme.

Mıgırdiç Portukalyan : Memleketi Tokat’ta bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra 1878’de Van’da bir Ermeni okulu kurdu. 1885’te okul Abdülhamid yönetimince kapatılınca Fransa’ya gitti. Devrimci sosyalist çizgideki Armenia dergisini çıkardı. Ermeni siyasi radikalizminin kurucusu sayılır.

Avedis Nazarbekyan (1866-1939): Tiflis’te doğdu. St. Petersburg ve Sorbonne üniversitelerinde okudu. Portukalyan’ın Armenia dergisine yazılar yazdı, ancak kısa süre sonra Portukalyan’ı ilkesizlikle suçlayarak ondan ayrıldı. Üniversitede kendinden iki yaş büyük olan Maro Vartanyan sayesinde Marksizmle tanıştı. Maro’nun teşvikiyle diğer altı öğrenci ile Cenevre’de buluşup Hınçak örgütünü kurdu. Bu sırada Nazarbekyan 21 yaşındaydı. Maro ile evlendi. Marx, Engels ve Plekhanov’un eserlerini Ermeniceye çevirdi. 1923’te ABD’ye yerleşerek ABD Komünist Partisine katıldı. 1934’te Sovyetler Birliğine göçtü. Moskova’da öldü.

Rupen Han-Azad (1862-1929): Erivan’da doğdu. Cenevre Üniversitesi’nde okurken Hınçak Partisi kurucuları arasında yer aldı. 1889’da İstanbul’a gelerek Hınçak örgütünü kurdu. Zeytun direnişinin örgütleyicileri arasında yer aldı. 1895’te tutuklanarak 1901’e dek hapis yattı. Çıktıktan sonra siyaseti bıraktı. İran’a yerleşerek ticaretle uğraştı.

Stepan Zoryan (1867-1919): Rus yönetimindeki Ermenistan’da doğdu. Moskova üniversitesinde okudu. Rus devrimci hareketinden etkilendi, Bakunin’le tanıştı. 1890’da Tiflis’te Krisdapor Mikaelyan ve Simon Zavaryan ile birlikte Ermeni Devrimci Federasyonunu (Taşnaktsutyun) kurdu. Teorik ve hayalperest bulduğu Hınçaklara karşı, gizli örgüt pratiğini savundu. Rus polisinden kaçarak Cenevre’ye gitti, orada örgütün gazetesini yönetti. 1904’te Makedonya’da Bulgar devrimci hareketi içinde yer aldı. 1908’de semaver tüccarı kimliğiyle Erzurum’a yerleşerek oradaki devrimci hareketi örgütledi. 1914’te tekrar Avrupa’ya kaçtı. 1918’de Bakü’de Ermeni isyanı örgütlemeye çalıştıysa da yenilgiye uğradı. Tiflis’te öldü.

Hamparsum Boyacıyan (1867-1915): Hacin’de (Adana’nın Saimbeyli ilçesi) doğdu. İstanbul’da Tıbbiye öğrencisiyken devrimci harekete ilgi duydu. Hınçak partisine katıldı. 1890’da Kumkapı mitinginin örgütleyicileri arasında yer aldı. Sosyalist devrimin ancak Anadolu köylüsünün silahlı direnişiyle gerçekleşeceği fikrini savunarak Sasun’a (Batman’ın Sason ilçesi) gitti. Murad kod adını kullanarak Sason direnişini örgütledi. 1908 ve 1912’de İttihat ve Terakki listesinden Adana mebusu seçildi. 24 Nisan 1915’te tutuklanarak Kayseri’ye götürüldü. Uzun süre işkence edildikten sonra 24 Ağustos 1915’te 12 arkadaşıyla birlikte idam edildi.

Karekin Pastırmacıyan (1871-1923): Erzurum’da doğdu. Erzurum’da kurulan ilk modern okul olan Sanasaryan okulundan mezun oldu. Üniversite eğitimi için Fransa’ya gitti. Devrimci örgüte katıldı. 1895’te tarım uzmanı olarak Erzurum’a döndü, ancak tam o sırada patlak veren Zeytun isyanına katılmak üzere baba evinden ayrıldı. 1896’da İstanbul’da Osmanlı Bankası baskınını düzenledi. Avrupa’ya kaçtı, Cenevre’de doktora yaptı. Tiflis’e yerleşerek iş hayatına atıldı, bakır madeni işletti. Ancak 1908 devriminden sonra işi gücü bırakarak İstanbul’a geldi. İttihat ve Terakki listesinden Erzurum mebusu seçildi. Doğu Anadolu’da demiryolları inşaatıyla ilgilenen bir Amerikan firmasının temsilciliğini üstlendi. 1913’te Sait Halim Paşa hükümetinde Nafıa Nazırlığı teklifini reddetti. Savaş ihtimalinin belirmesi üzerine Alman karşıtı ve Rus yandaşı bir politikayı savundu. Savaş çıkınca Rusya’ya iltica etti. Rus ordusunda kurulan dört Ermeni gönüllü alayından birinin komutanlığını üstlendi. Osmanlı ordusuna karşı Eleşkirt ve Tutak cephelerinde savaştı. 1915’te Van direnişini örgütledi. Rus devriminden sonra bağımsızlığını ilan eden Ermenistan’ın özel temsilcisi olarak ABD’ye gitti. Savaştan sonra Cenevre’ye yerleşti. Orada öldü.

Antranik Ozanyan (1865-1927): Şebinkarahisar’da doğdu. Babasını döven bir Türk’ü öldürdüğü için başı derde girdi. İstanbul'a gitti. Kumkapı’da marangozluk yaptı. Devrimci örgüte katıldı. Örgütün isteği doğrultusunda Sasun'a giderek gerilla savaşına katıldı. Cesareti ve kişilik gücüyle isyanın önderliğine yükseldi. 1901'de Muş'un Arak Manastırında 30 adamıyla bir ordu birliğine karşı üç hafta direnip kurtulmayı başarınca ünü efsane boyutlarına ulaştı. Hakkında türküler, marşlar yazıldı.

1904'te Batılı devletlerin müdahalesiyle silah bırakarak yurt dışına çıktı. Bulgaristan'da çiftçilik yaptı. Bir gönüllü birliğiyle Bulgar ordusu safında Balkan harbine katıldı. Meşrutiyetten sonra yurda dönerek İttihat ve Terakki rejimiyle işbirliğini savunan Taşnak yönetimine karşı tavır aldı. 1914'te Rusya'ya geçti, Ermeni gönüllü alaylarından birinin komutanlığını üstlendi. 18 Nisan 1915'te Dilman'da Halil Paşa yönetimindeki Osmanlı kuvvetini yenilgiye uğrattı. Ocak 1916'da Rus ordusuyla Bitlis'e girdi. Önceki yazın Van olaylarına misilleme olarak kenti yaktı ve sivil halktan çok sayıda kişiyi öldürttü. Bundan dolayı Rus divan-ı harbinde yargılandı ve görevinden alındı.

1918 başlarında Rus ordusunun dağılması üzerine Erzurum'da Batı Ermenistan Geçici Hükümetini kurdu. İlerleyen Türk orduları karşısında tutunamayarak Kafkasya'ya çekildi. Yeni kurulan Ermenistan Cumhuriyeti Türkiye ile anlaşma yoluna gidince cumhuriyet yönetimiyle bağlarını kopardı. Ermenistan'ın güneyindeki Zangezur Dağlarına çekilerek gerilla hareketi başlattı. İngilizlerin müdahalesi üzerine hükümetle barışmaya razı oldu ve general rütbesini aldı. Ancak Nisan 1919'da yeniden isyan edip ordusuyla Erivan üzerine yürüdü. İkna edilerek yurt dışına çıkarıldı. Amerika'ya giderek Fresno'ya yerleşti. 1927'de öldü.

Arpiar Arpiaryan (1852-1908): Eğin’li bir ailenin evladı olarak İstanbul Ortaköy’de doğdu. İstanbul ve Venedik’te edebiyat ve tarih eğitimi aldı. Çeşitli edebi dergiler çıkardı. İşçi sınıfını ve sosyal sorunları irdelediği kısa hikâyeleri ile ün kazandı. 1889’da Hınçak örgütüne katıldı. 1890 Kumkapı mitinginin örgütleyicileri arasında olduğu için tutuklandı. 1896’da yurt dışına kaçarak Londra’ya yerleşti. Hınçak partisi içindeki bölünmede daha liberal görüşleri savunan kanadın lideri oldu. 1905’te Kahire’ye yerleşerek etkili bir edebiyat dergisi yayımlamaya başladı. 1908’de parti içindeki hizip mücadeleleri çerçevesinde bir suikast sonucu öldürüldü.

Krikor Zohrab (1861-1915). İstanbul’un Beşiktaş semtinde doğdu. Galatasaray Lisesini ve Hukuk Mektebini bitirdi. Parlak bir avukat olarak tanındı. Bulgar devrimcilerini savunduğu bir davada tutuklandıktan sonra Avrupa’ya kaçtı. 1908’de yurda dönerek İttihat ve Terakki listesinden İstanbul mebusu seçildi. 1915’e dek kaldığı mecliste dönemin en parlak hatiplerinden biri olarak tanındı. Realist tarzda romanları modern Ermeni edebiyatının başyapıtları arasında yer aldı. Kısa hikâyeleri, gezi ve hiciv yazılarıyla ün kazandı. Kayıp Kuşak adlı eserinde bir yandan Abdülhamid istibdadını yererken, devrimci kuşağı da eleştirdi. 21 Mayıs 1915’te Beyoğlu’nda tutuklanarak Diyarbakır’a sevkedildi. İttihat ve Terakki yönetiminin emriyle Urfa yakınlarında arabasını durduran saldırganlarca başı taşla ezilerek öldürüldü.

Vartkes Serengülyan (1871-1915): Erzurum’da doğdu. Sanasaryan okulunda lise öğrencisiyken bir gösteriye katıldığı gerekçesiyle tutuklandı ve bir süre hapis yattı. 1892’de serbest bırakıldıktan sonra İstanbul’a ve Avrupa’ya giderek devrimci örgüte katıldı. 1901’de Sasun isyanına katılmak üzere geldiği Van’da tutuklandı, 101 yıl hapse mahkûm oldu. Meşrutiyetin ilanından sonra genel afla hapisten çıktı. İttihat ve Terakki listesinden Erzurum mebusu seçildi. 1912’de ikinci kez seçildi. 1915’te Zohrab ile birlikte tutuklandı. Diyarbakır Divan-ı Harbine sevkedilirken Urfa yakınlarında İttihat ve Terakki ajanlarınca öldürüldü.

18 Ocak 2013 Cuma

Hizan notları

Hizan'ı 2010'da dip bucak dolaşmıştık, sevgili Behvad Şerefhanoğlu ve oğlu Barzan ile beraber. Güzel yerlerdir. Öğretici üstelik.

Hizan’daki 180 civarında köy adının 140 kadarı Ermenicedir. Otuz tane kadar Kürtçe köy adı sayabiliyorum. Öz adı Türkçe olan tek yerleşim, şimdiki Hizan ilçe merkezi olan Karasu köyüdür. 1878 olaylarında eski ilçe merkezi olan Nefsi Hizan (şimdi Kayalı) kasabası tahrip olunduktan sonra, bölgenin yeni idare merkezi olmuş. (harita).

Xizan için Ermenice sözlükte şu anlamları buluyoruz: 1) sürgün, göçmen, başka yerde eğreti yaşayan kimse ve eğreti yaşanan yer; 2) gelin. Arasan kimbilir ardında ne hikâye vardır.

Türkiye’nin en ulaşılmaz, dağlık bölgelerinden biridir. Eskiden Hakif, Uçum, Spayert, Gargar ve asıl Hizan olmak üzere beş (veya altı) beylikmiş. Her birinin harabe kalesi var. 1840-öncesi idari yapıya ilişkin hiçbir bilgi bulamadım. O devirde nüfusunun hemen bütünüyle Ermeni olduğu anlaşılıyor. Bir miktar Kürt de belki varmış; ama bölge geniş çaplı hayvancılığa müsait olmadığı için, aşiret nüfusunun köklenmesine fırsat olmamıştır.

1840’larda, Tanzimat hamlesi gereğince etraftaki Hakkâri, Bitlis ve Cizre (Kürt) beyliklerinin tasfiyesinden sonra sosyal dengeler altüst olmuş.

*
Molla Sadullah 1850’lerde yalınayak bir derviş olarak Müks-Bahçesaray’dan kalkıp Hizan’a gelmiş. Oradaki Kürtleri etrafına toplamış. İstanbullu peder Natanyan’ın 1877 tarihli gezi raporunda aktardığına göre servet ve güç sahibi olmuş. Nakşibendiymiş galiba, ya da Kadirî, şimdi anımsayamadım.

Mollanın oğlu Şeyh Celaleddin iktidarının çapını büyütmüş. Mal mülk ve davar sahibi olmuş. Davarını besleyebilmek için “istediği dağı ve ormanı zaptetmeye, ayak bastığı her yeri işgal etmeye” başlamış.  Birtakım Ermenilerin malına musallat olmuş. Zengin Ermenilerden Murad adlı birinin saray misali evini zaptetmiş – ki şimdi köy statüsünde olup Hizan şeyhlerinin mülkü olan Gayda arazisidir. Murad'ın direnmeye kalkan kardeşini bıçaklatmış. Hizan (eski) merkezdeki Surp Harutyun kilisesini yıktırarak taşıyla ev ve tekke inşa ettirmiş. Ermenilerin birçoğu onun hizmetine girmiş. Mal sahibi olan adam kendi tarlasında maraba olmuş, “karıları hizmetçi, çocukları rençber” olmuşlar.[1]

1877’de Rus savaşı çıkınca, Hizan Ermenilerinin bir bölümünün Ruslardan medet umduğu anlaşılıyor. En azından Celaleddin’in 1878’de giriştiği katliamın gerekçesi olarak söylenen şey bu. Ben hikâyeyi Ermeni tarafından okuduğum için, işin o yönüne dair pek bilgi bulamadım.

Katliamın sonuçlarını, İstanbullu peder Eprigyan’ın 1902 basımı Coğrafya Sözlüğü’nde aktardığı ayrıntılı tablolardan izleyebiliyoruz.[2] Eprigyan’a göre 1860 tarihinde 110 küsur köyde toplam 4324 hane olan Ermeni nüfusu 1880’de 1014 haneye düşmüştür. Kırktan fazla Ermeni köyü ve kasabası tamamen boşalmıştır. Eski Hizan kasabasından anlatılana göre bir gecede 1500 kişi göçmüş ve kasaba tamamen terk edilmiştir. İlçede bulunan manastır ve kiliselerin büyük bir kısmı 1880 itibariyle metruk ve yıkıktır.

Yine Eprigyan’ın bir başka kaynaktan aktardığı kısmî bilgilerden, Ermeni nüfusun 1895’te, 1880’e oranla yaklaşık bir kat arttığını görüyoruz. Aradaki fark belki kaynakların birbirini tutmamasından kaynaklanabilir. Kaçanların geri dönmesi ya da bir müddet Müslüman görünmeyi tercih edenlerin asıllarına rücu etmesiyle de alakalı olabilir. Bilmiyorum.

Eksilen 2000 ila 3000 hane (10 ila 15 bin kelle) nüfusun tamamının öldürüldüğünü sanmıyorum. Benzer vakaların çoğunda olduğu gibi, eksilenlerin bir kısmı, korku veya çıkar veya fırsat saikiyle din değiştirmiş olanlardan ibaret olmalıdır. Nitekim bugün bile o havalide (Bahçesaray, Hizan, Çatak…) kimin ne kadar Kürt, ne kadar başka şey olduğunu anlamak sanıldığı kadar kolay değildir. İkinci bardak çaydan sonra işler çatallaşır.

*
Şeyh Celaleddin hikâyesi, Ermeni yazar Raffi’nin 1884’te Moskova’da yayımladığı Celaleddin adlı romanının konusunu oluşturur. Ermeni devrimci edebiyatının ilk ve en ünlü klasiğidir. Konusu bildik: Memleket baskı ve zulüm altında inlemektedir; gerici din adamları halkı savunmaktan acizdir; Ermeni genci Serhad onları eleştirir, silahlı direnişin meşru olduğunu savunur, kahramanca çatışarak ölür. 1880-90’larda bir kuşak Ermeni gençliği bu romanla coşmuş, silahlı mücadele ve devrimci örgüt heyecanına kendini kaptırmıştır.
Celaleddin soyundan gelen Hizan şeyhleri 1970-80’lere dek ilçenin mutlak hakimi konumundaydılar. Bugün etkileri biraz azalmış görünüyor. Eski politikacılardan Kâmuran İnan, abisi Abidin İnan Gaydalı ve onun oğlu Edip Safter Gaydalı bu ailedendir.

[Serhad ve Murad diye Ermeni adları da olabiliyor, evet.]

*
İspayert (Ermenicesi Spargerd, yeni adı Sağınlı) bucağı, Hizan’ın da en uzak ve ulaşılmaz kesimidir. Vadinin üç kolundan en sağdakinin ta sonunda Nurs köyü bulunur. Dağın kovuğuna sıkışmış, birkaç haneden oluşan bir yerdir. İnsana sanki kaça kaça gelip buraya sığınmışlar hissini verir. 1960’tan sonra resmi adı Kepirli idi, 2012 Haziranında Nurs adı iade edildi.

Belli ki eskiden önemsiz bir yermiş. Natanyan’ın (1877), Eprigyan’ın (1880-1895) ve Kevorkian’ın (1914) köy listelerinde adı geçmiyor. En erken 1928 tarihli Dahiliye Vekâleti listesinde izini bulabildim. Aslı Nork olmalı, “yeniler” veya “yenievler” demektir. Ermenice yer isimleri çoğu zaman nominatif değil akkuzatif halinde kaydedilir, bunun da akkuzatifi Nors olur.

[Doğudaki pek çok yerde bu k/s ikilisiyle karşılaşırız. Misal: Dunk/Dunıs (Ahlat’ta Tunus mahallesi), Arkunik/Arkunis (Olur Ilıkaynak köyü), Tağunk/Tağuns (Erzurum Köprüköy’de Karataşlar köyü), Xozunk/Xozunıs (Erzincan Aydoğdu köyü), Garcgank/Garcganıs (Refahiye ilçe merkezi), Pertk/Pertıs (Şenkaya Zümrüt köyü), Punk/Punıs (Hizan Derince köyü) vs. Her iki biçime Türkçe ve Ermenice kaynaklarda rastlarsın, aklın karışır.]

Nurs civarındaki mezraların adları Nırpan, Lvar, Nerkin Godens, Arkin veya Harkin, Tağik, Ant, Aros, Pandıs. Hepsi Ermenice – narinler, çanak, nadaslık, mahallecik vesaire, gayet sıradan isimler. İlk beşinin ahalisi 1914 itibariyle tamamen veya kısmen Ermeni imiş. Nors mahallesinin eski durumunu, az önce dediğim gibi, bulamadım.

Nurs köyünde Bediüzzaman çeşmesi önünde




[1] Arsen Yarman, Palu-Harput 1878, Derlem Yay. 2010, Sf. I.142 ve devamı.
[2] H. S. Eprigyan, Pnaşxarhig Pararan, Venedik 1902. Sf. II.170-175.

17 Ocak 2013 Perşembe

Bari dipnot ver birader


Süryanice İskender Menkıbesi (Neşônô dîle d-Oleksandrôs). Elyazması 7. yüzyıla ait. 1889’da E. Wallis Budge metni yayımlamış.[1] 1890’da büyük Alman şarkiyatçısı Th. Nöldeke bir makalesinde bu metnin Kuran’daki Zülkarneyn hikâyesinin modeli olduğuna işaret etmiş. [2] Bunlar bilinen şeyler, yenilik yok.

2002 ve 2003’te G. Reinink iki makalesinde İskender Menkıbesini Bizans İmparatoru Heraklios devrinin siyasi/ideolojik bağlamına oturtmuş. [3] K. van Bladel 2008’de Reinink’in çalışması ışığında menkıbe ile Kuran metni arasındaki ilişkiyi yeniden incelemiş.[4] İşte bunlar nefes kesici.

Bladel’in makalesini geçen gün okudum. Birkaç not aldım, paylaşayım.

Süryanice menkıbenin özeti
Basılı metin 21 sayfa, İngilizce çeviri 17 sayfa. Özeti şöyle:

İskender maiyetini toplayıp, dünyanın dört ucunu keşfetmek istediğini haber verir. Danışmanları, dünyanın çevresinde Oqyânôs adlı cerahatle dolu bulanık bir deniz olduğunu, buna yaklaşanın derhal öleceğini söylerler. İskender yılmaz, Allaha dua eder. Başına iki boynuz koyup kendisini yeryüzünde kudret sahibi ettiği için ona şükreder. Dünyanın sonuna gitmesine izin verirse, Mesih şayet kendi ömründe gelecek olursa ona itaat etmeyi, gelmez ise geldiğinde oturması için kendi tahtını Kudüs’e koymayı vaadeder.

Yolda Mısır’a uğrar, oranın kralından 7000 Mısırlı tunç ve demir ustası ödünç alır. Dört ay ve 12 gün sefer ettikten sonra Güneyde uzak bir ülkeye varır. Oranın halkına, hapiste ölüme mahkûm olanlar varsa o günahkârları (‘âbday-bîşê) kendisine getirmelerini söyler. Bulanık denizin etkisini sınamak için onları Okyanus’un kıyısına gönderir. Mahkûmların hepsi ölür. İskender bunun üzerine denizi aşma planından vazgeçer. Onun yerine, berrak suların olduğu bir yere gider. Burası, güneşin batarken aştığı Gökyüzünün Penceresinin bulunduğu yerdir. Pencereden geçince İskender ve ordusu kendilerini bu kez güneşin doğduğu yerde bulurlar. Gün doğumunda burası o kadar ısınmaktadır ki insanlar yanıp ölmekte, bu yüzden mağaralarda ve su altında yaşamaktadır. Burada başlarına birçok olay gelir.

Sonraki yolculukta İskender Fırat ve Dicle’nin kaynaklarına doğru seyahat eder. [Burada verilen ayrıntılardan, Süryanice metin yazarının Siirt-Bitlis taraflarını iyi bilen biri olduğu anlaşılıyor.] Oraları aşıp, Fars hükümdarına ait olan Kafkas dağına ulaşır. Buranın halkı, dağdaki dar geçidin öbür yanında yaşayan vahşi Hunlardan şikâyetçidir. Onların vahşetini uzun uzun anlatırlar. Hunların krallarının adı Agôg ve Magôg’dur. Aslan gibi kükrerler, savaşta kadınları ve çocukları esirgemezler. İskender halkın dileği neyse yerine getireceğini söyler. Onların talebi üzerine, beraberinde getirdiği Mısırlı ustalara Hunlara karşı tunç ve demirden bir set (savunma duvarı) yaptırır. Sonra duvarın üzerine bir yazıt yazdırıp, geleceğe dair kehanetlerini kaydeder. Buna göre, bundan 826 yıl sonra Hunlar duvarı aşarak Haloras Irmağına dek ülkeyi yağmalayacaktır. [Haloras nehri, bugün Erzurum’a bağlı Olur ilçesine adını veren ırmaktır. Arapçası Halûras, Ermenicesi Olor şeklinde geçer.] 940 yıl sonra dünya çapında savaş olacak, tüm krallar ve kavimler birbiriyle savaşacaktır. Allahın bir emriyle sedde bir gedik açılacak, dehşet verici Hun orduları bu gedikten dalga dalga içeri akacaktır. Yeryüzü insanların kanı ve dışkısıyla kaplanacaktır. Ancak sonuçta Rum padişahı savaşa girecek ve zaferi kazanarak dünyanın dört bucağına egemen olacaktır. Bu olaydan sonra Mesih gelecek ve kıyamet gerçekleşecektir.

İskender bu yazıtı yazdıktan sonra Acem kralıyla karşılaşıp savaşır. Savaş sırasında Rab, meleklerden bir ordunun başında, savaş arabasını sürerek İskender’in ordusuna yardım eder; kralı yenip esir almasını sağlar. Kral haraç karşılığı barış teklif eder. Ancak Kralın kâhinleri fal kitaplarına danışıp, Rumların dünyaya hakim olacağını, Babil ile Asur’u yerle bir ettikten sonra Fars kralını öldüreceğini bildirirler. Bundan sonra İskender Kudüs’e giderek, ant ettiği üzere, Mesih geldiğinde kullanması için gümüş tahtını oraya bırakır.

Yorum ve notlar
1. Efsane kisvesi altında, 628-629 yıllarının siyasi olaylarına değinilmiştir. 27 yıl süren İran savaşı Rum ülkesi için büyük yıkım olmuş, İran orduları İstanbul kapılarına dayanmış, Kudüs’ü fethetmiştir. Kudüs’ün düşmesi halkta büyük demoralizasyona yol açmış, İncil’in Vahiy (Revelation) kitabı uyarınca kıyametin belirtisi sayılmıştır. Derken 628’de Heraklios cüretkâr bir kontratakla (İran ordusu Anadolu’da seferdeyken) İran’ı istila etmiş, önce Ninive’yi (Asur), sonra İran başkenti olan Ktesifon-Medayin’i (Babil) ele geçirmiştir. Kudüs geri alınmış, İran şahının götürmüş olduğu Hakiki Haç bulunarak, iki yıl süren muazzam törenlerin ardından Kudüs’e iade edilmiştir. Barış girişiminde bulunan İran Şahı Husrev Pervîz kendi saraylıları tarafından kurulan bir komplo sonucu 629’da öldürülmüştür.

Bu sırada Bizans’ın müttefiki olan Türkler Kafkas geçitlerini aşıp İran Ermenistanını talan etmiş, İran’ın çöküşüne yardım ettikten sonra bu sefer Bizans’la bozuşup Rum Ermenistanını da yağmalamışlardır.
Reinink’in makalelerinde ayrıntılı olarak gösterildiği üzere, bu olaylar esnasında Heraklios umutsuzluk içinde olan Anadolu ve Ortadoğu halkına yönelik muazzam bir propaganda kampanyasına girişmiş, kendini İran’ı fetheden “Yeni İskender” olarak lanse etmiş, bu tezi işleyen sayısız şiir, destan ve kahramanlık öyküsü piyasaya sürülmüştür. Yeni İskender, eskisinden farklı olarak mümin bir Hıristiyandır ve Mesih’in ikinci gelişine yol açmakla görevlidir.   

2. Ortadoğuda yaklaşık bin yıl boyunca kullanılan ve “İskender Takvimi” olarak adlandırılan Selevkos takvimi, MÖ 312’de başlar. İskender’in Kafkas seddine yazdırdığı kehanette geçen iki tarihten ilki, o halde, M 514’e tekabül etmektedir. Sabirler adı verilen İç Asya kavminin Kafkas seddini aşıp İran ve Anadoluyu yağmalamasının tarihidir. İkinci tarih M 628 eşdeğeridir. Bu tarihte, Göktürkler (veya onlara tabi Hazar Türkleri), Heraklios’un çağrısı üzerine Derbent geçidini aşıp Ermenistan’ı ve İran’ı istila etmiştir.[5]

3. İskender’in Kafkas dağında inşa ettiği setten ilk kez M 1. yy’da tarihçi Josephus söz eder. Josephus seddin kapısının demirden olduğunu belirtir. Muhtemelen Tiflis’in kuzeyindeki Daryal geçidinde bulunan bu set, Hazar Denizinin sularının çekilmesinden sonra 4. yy’da İran şahlarının inşa ettirdiği Dağıstan’daki Derbend seddiyle karıştırılmıştır. [Daha önce bir yazımda İskender seddinin Orta Asya’daki Çin Seddi olabileceğinden söz etmiştim. Yanılmışım. Doğrusu budur.]

4. Metinde çok sık olarak, İncil ve Tevrat’ta geçen kıyamet alametlerine gönderme vardır. Gôg ve Magôg’un kıyametten önce kuzeyden zuhur edeceği, Ezekiel 38-39 ve Vahiy 20:7-10’da yazılıdır. Aslanlar gibi kükreyen canavar, tüm halkların birbirine karşı savaşı, İyi Hükümdar’ın dünyaya hakim olması vb. klasik kıyamet alametleri arasındadır. Van Bladel yirmiye yakın edebi gönderme teşhis ediyor.

5. İskender’in sırasıyla güney, batı, doğu ve kuzey’e seyahati muhtemelen Haç sembolizmi içermektedir. Kahramanımız yeryüzüne dev bir haç işareti yapmış, böylece Mesih’in gelişine zemin hazırlamıştır.

Neticetül kelam, 629 veya en geç 630 yılında kaleme alınmış bir pro-Bizans propaganda metni ile karşı karşıyayız. Yazarı muhtemelen Siirt-Bitlis kökenli bir Süryanidir. Anti-mezhepçi söylemi muhtemelen Rum davasına soğuk bakan çeşitli mezhep gruplarını ikna etmeye yöneliktir. Eldeki metin Serto yazısıyla yazıldığı için, Nasturilere yönelik bir çalışma akla yakındır.

Kuran ne demiş?
Şimdi Kur’an, Kehf suresi 83-102. Türkçesinde Diyanet İşlerinin eski ve yeni meallerini harman ettim, ufak tefek düzeltmeler yaptım.[6]

83. Sana Zülkarneyn'i sorarlar, 'Size ondan bir kıssa [zikr] anlatacağım' de.
84. Biz onu yeryüzünde kudret sahibi kıldık ve kendisine her şeyden yol [sebeb] verdik.
85. O da yolu izledi.
86. Güneşin battığı yere varınca, onu bulanık bir suda batar buldu. Orada bir kavim gördü. “Ey Zülkarneyn! Ya onları cezalandırırsın, ya da haklarında iyilik edersin” dedik.
87. (Zulkarneyn) dedi ki: “Günah işlemiş olanı [men zaleme] cezalandıracağız, sonra Rabbine (sahibine, hakimine) geri gönderilecek ve o da onu şiddetle (gereken şekilde?) cezalandırır.”
88. “Ve her kim inanır ve doğru davranırsa, ona güzel bir mükâfat ve kolaylık söyleyeceğiz.”
89. Sonra yine yola gitti.
90. Güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu kendileriyle güneş arasına siper (perde) koymadığımız bir halk üzerine doğar buldu.
91. İşte böylece, biz onun çevresinde olanı tümüyle biliyorduk.
92. Sonra gene bir yola gitti.
93. İki seddin (dağın) arasına varınca, orada nerdeyse hiç söz anlamayan (dil bilmeyen?) bir halka rastladı.
94. Dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Ye’cüc ve Me’cüc yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar. Onlarla bizim aramıza bir sed yapman karşılığında sana harç (vergi) verelim mi?”
95. [Zülkarneyn] dedi ki: “Rabbimin bana verdiği daha değerlidir. Siz bana gücünüzle yardım edin de, sizinle onların arasına sağlam bir sed yapayım.”
96. “Bana demir kütleleri getirin” dedi. Bunlar iki dağın arasını doldurunca: 'Körükleyin' dedi. Demirler akkor haline gelince; 'Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim' dedi.
97. Artık o seddi ne aşabildiler, ne de delebildiler.
98. Dedi ki, “Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vaadi gelince onu yerle bir eder. Rabbimin vaadi gerçektir.”
99. Biz o gün onları bırakırız, dalgalar halinde birbirlerine girerler. Sur üflenince hepsini bir araya toplarız.
100. Ve o gün kâfirlere cehennemi gösteririz.
101. Onların gözleri zikrime karşı perdelidir ve işitmeye kudretleri yoktur.
102. Kâfirler, beni bırakıp kullarımı mı dost edindiler? Biz cehennemi kâfirlere sunmak için hazırladık.

Kuran metninin notları
83. Zülkarneyn ذو القرنين “iki boynuzlu” demektir. Pseudo-Kallisthenes’in 3. yy’da kaleme alınan İskender destanından bu yana Büyük İskender bu sıfatla anılır ve ikonografide iki boynuzla gösterilir. Sebebi hakkında çeşitli görüşler vardır. Bir olasılık, İskender’in Mısır’da tanrı Ammon’un simgesi olan boynuzlarla donatılarak tanrı mertebesine yükseltilmiş olmasıdır.
83. Zikr ذكر “anı, anma” demek olduğu kadar “ün, şan, menkıbe, bir kişinin kahramanlıklarını anlatan destansı hikâye” anlamına gelir. Süryanice neşonô sözcüğünün tam karşılığıdır.
84. Zülkarneyn’in yeryüzünde kudret sahibi olması, Süryanice metinde İskender’in tanrıya yakarışını anımsatır.
84. Metinde dört kez geçen sebeb سبب sözcüğü burada “yol” anlamındadır. Bugün kullandığımız “bir sonuca yol açan şey” anlamı, sonraki devir mantıkçılarından devralınan derivatif anlamdır.
86.-88. Arapça metinde anlamı muğlak olan hikâye, Süryanice metin ışığında aydınlanmaktadır.  İskender suçlulara (günahkârlara) bir ikilem sunar. Su zehirli değilse kurtulacaklardır, zehirli ise zaten ölüme mahkûm oldukları için kaybedecekleri bir şey yoktur. Arapça metin, ya sözlü olarak aktarılırken anlamını kısmen kaybetmiş, ya da (daha güçlü olasılıkla) editörün yanlış müdahalesine kurban gitmiş olmalıdır.
86. عَيْنٍ حَمِئَةٍ ifadesi çoğu zaman “çamurlu bir su pınarı,” “balçık” olarak çevrilse de, tefsirciler sözcüğün “deniz” anlamına da geldiğine işaret etmişlerdir. Edip Yüksel “okyanus” diye çevirmiş, ancak “bulanık” sıfatını görmezlikten gelmiş.
91. Ayetin anlamı belirsizdir. Muhtemelen güneşten korunma imkânı olmayan kavimden söz ediliyor.
93. Yunan ve Ortadoğu geleneğinde İç Asya göçerleri “Hun” jenerik adıyla anılır ve uygarlıktan nasibi olmayan barbarlar olarak takdim edilir. Kuran metnindeki “söz anlamayan kavim”den kasıt bu olsa gerek.
94.  Süryanice metinde Agôg ve Magôg görülür. Arapçada beliren hemze (Ye’cûc ve Me’cûc), erken dönem Arap yazısında sesli harf taşıyıcısı (mater lectionis) olarak kullanılan noktasız ya harfinin H 2. yy’da elif ve hemze ile düzeltilmesinden kaynaklanan bir yanlış okuma olmalıdır.
99. “Dalgalar halinde” [yamûcu يموج ] ifadesi Süryanice metindeki “dalga dalga” seddi aşan kavimleri hatırlatır.
101.  Burada sözü edilen zikr muhtemelen menkıbenin kendisidir (bkz 83. ayet). Hikâyenin gizli anlamını anlamayanlar kastedilmiş olabilir mi?

Nasıl aktarılmış? Ne oluyor burada?
Geleneksel kabule göre Kehf suresi Mekke’de indirilmiştir; dolayısıyla M 622 yılından öncesine aittir. Bunun doğru olamayacağı anlaşılıyor.

Sure şayet Muhammed’in eseri ise, orijinalin yazıldığı en erken tarih olan 629 yılı ile Muhammed’in vefat ettiği 632 yılı arasında Medine’ye ulaşmış olması gerekiyor. Bu mümkün müdür? Pekala mümkündür. Muhammed’in yaşadığı dönemde Arabistan’da çok sayıda Nasturi Hıristiyanın bulunduğunu, İslam cemaatinin ve diğer Arap aşiretlerinin İran ile Rum arasında süregiden “dünya savaşı”nı yakından izlediklerini ve birçok yerde müdahil olduklarını biliyoruz. Faraza Urfa’da yahut Irak’ta yayınlanan güncel bir risalenin Medine’ye ulaşması o günün şartlarında bir-iki ay sürecek iştir.

“Size bir zikr anlatayım,” diye başlayıp “bazıları bu zikrin anlamını anlamaz” diye biten anlatının, bir “metin aktarma” (reporting) işlemini ima ettiği açıktır. Aktarılan metinden Hıristiyan simgeleri ve Rum propagandası unsurları sistemli olarak ayıklanmış, Mesih beklentisi yerine İslami öğretiye uygun kıyamet ve cehennem ögeleri ikame edilmiştir.

Hz. Muhammed’in bir söyleşide kendisine soru soranlara, “Hıristiyanlar öyle anlatmış ama o kıssanın gerçek anlamı öyle değil böyledir” diye anlattığını pekala tahayyül edebiliyoruz.

Peki güncel bir siyasi meseleye dair sohbetin, göz göre göre vahiy sayılıp Kuran’a dahil edilmesini nasıl açıklayacağız?

Benim aklıma gelen şu: Hz. Muhammed’in bildirdiği (yahut sonradan kendisine atfedilen) bazı sözler, cemaat tarafından makamla söylenen ilahiler (İng. liturgy, Süryanice keryânâ “kıraat”) şeklinde aktarıldı. Çok sonraları, muhtemelen M 8. yy ortalarına doğru, bunlar yazıya dökülerek derlendi. Aktarılanların çoğunun güncel/siyasi bağlamı, derleme tarihinde unutulmuştu. Halife Osman zamanında derlenen Öz Hakiki Kuran efsanesi, muhtemelen daha da sonra, belki M 9. yüzyılda, hadis çalışmaları çerçevesinde üretildi.
Yanılıyorumdur belki. Öyleyse lütfen beni aydınlatır mısınız?

DİPNOTLAR
[1] E.A.Wallis Budge, The History of Alexander the Great, Being the Syriac Version of the Pseudo-Callisthenes, Cambridge 1889, sf. 144-161. Pdf versiyonu için: http://rbedrosian.com/Ref/budge.html
[2] Th. Nöldeke “Beiträge zur Geschichte des Alexanderromans,” Wien 1890. Online http://openlibrary.org/books/OL23383899M/Beitr%C3%A4ge_zur_geschichte_des_Alexanderromans.
[3] Gerritt J. Reinink, “Heraclius, the New Alexander: Apocalyptic Prophecies during the Reign of Heraclius” (2002) ve “Alexander the Great in the 7th Century Syriac Apocalyptic Texts” (2003). İlki şuradan kısmen okunabiliyor: http://books.google.com.tr/books?isbn=9042912286 , sf. 81 vd.
[4] Kevin van Bladen, “The Alexander Legend in the Qur’an” in Gabriel S. Reynolds ed., The Qur’an in its Historical Context, Routledge 2008.
[5] 10. yy’da yaşayan Ermeni tarihçi Movses Kağankatıvatsi, vekâyinamesinde bu olaya ayrıntılı olarak yer verir.
[6] Aslı ve diğer Türkçe çevirileri için şuraya bakınız: http://www.kuranmeali.org/18/kehf_suresi/83.ayet/kurani_kerim_mealleri.aspx

14 Ocak 2013 Pazartesi

Bakan bile olmuş bu nankörler


Osmanlı devletinde 1850’lere dek her türlü sivil ve askeri devlet görevi Müslümanların tekelinde idi. İslam hukukunun Osmanlı'da cari olan yorumuna göre, bir gayrımüslimin müslime emir verebileceği bir mevkide bulunması mümkün değildi. 1850ler öncesinde bir Ermeninin, bey, vezir, nazır, hakim, bostancıbaşı, sipahi, subay gibi EMİR VERMEYİ ve SİLAH TAŞIMAYI gerektiren herhangi bir makama geldiği duyulmamıştır.
  
Şüphesiz din değiştirip Müslüman olan Ermeniler – mesela Kayserili bir devşirme olan Mimar Sinan gibi – çeşitli yüksek mevkilere gelmiştir. Ancak Müslüman olan Ermenilere Ermeni demezler, Türk derler.
18. yüzyıl ortalarından itibaren bazı Ermeniler, müşavir, tercüman, encümen üyesi, başmimar, darphane emini gibi yarı-resmi sıfatlarla gitgide artan sorumluluk mevkilerine getirilmiştir. Ancak Ermenilerin resmen devlet hizmetinde görevlendirilmesi, Avrupalıların zoruyla ilan edilen 1856 Islahat Fermanından sonradır.
 
Osmanlı devletinin ilk Ermeni bakanı, 1867-68’de Âli Paşa hükümetinde Nafıa (Bayındırlık) Nazırı olan Krikor Agaton Efendidir. Ohannes Efendi Çamiçyan 1877-1878’de toplam iki yıl Nafıa ve Ticaret Nazırı, Bedros Efendi Kuyumciyan 1878-1880’de iki yıla yakın Orman ve Maadin Nazırı ve sonra üç ay Ticaret Nazırı olmuştur. Padişahın şahsi servetini yöneten Hazine-i Hassa Nezareti, 1880 ile 1908 arası 28 yıl boyunca sırasıyla Hagop Paşa Kazazyan, Mikael Efendi Portakalyan ve Ohannes Sakız Efendilerin uhdesinde kalmıştır. İkinci Meşrutiyet döneminde Krikor Sinapyan, Oskan Mardikyan, İstanbulyan ve Hallaçyan Efendiler kısa sürelerle Nafıa, Orman ve Maadin, Posta ve Telgraf ve Ticaret Nezaretlerinde bulunmuşlardır.
  .
Gayrımüslim sadrazam olmadığı gibi, dahiliye, harbiye, zaptiye gibi devletin asıl iktidarı aygıtını temsil eden bakanlıklara getirilen kimse de yoktur.[1] Hariciye (Dışişleri) Nezaretine gelen tek Ermeni, 1912’de İttihat ve Terakki rejiminin geçici bir süre devrilmesi üzerine kurulan “partilerüstü” Ahmet Muhtar Paşa hükümetinde görev alan Kapriel Noradungyan Efendi’dir. Altı ay bakanlık yapmıştır. Osmanlı tarihinde Hariciye Nazırı olduğu halde vezir (paşa) unvanı ile taltif edilmeyen ilk kişidir. 
  
Osmanlı tarihinde bakanlık yapan Ermeniler adını saydığım bu onbir kişiden ibarettir. 1856-1922 arasında bakanlık ve başbakanlık görevlerinde bulunan yaklaşık 500 kişinin yüzde ikisini temsil ederler.[2]
  
Aynı dönemde Osmanlı ordusuna Tıbbiye, Eczacılık ve Veterinerlik sınıflarında hizmet veren bazı Ermenilere Paşa unvanı verilmiştir. 1864’te Harbiye mektebine ilk ve son kez beş Ermeni öğrenci alınmış, fakat yüzbaşılıktan yukarı terfi etmelerine izin verilmemiştir. Ermeniler teorik olarak 1856’dan itibaren orduya kabul edilmişlerse de fiiliyatta ancak 1910’dan itibaren askere alınmışlar ve ilk kez 1912 Balkan Harbinde Osmanlı saflarında muharebeye katılmışlardır. 

1912-1915 döneminde askerde alaylı olarak rütbe alıp subay statüsüne geçen bazı Ermeniler var mıdır? Bilmiyorum. Belki Taner Akçam'a veya Hakan Erdem'e sormak lazım.
*
Siyasi anlamda modernleşme denilen şey, bir ülke vatandaşlarının ayırım gözetmeksizin eşit medeni ve siyasi haklara kavuşmasıdır.

Bu anlamda 1856-1915 süreci, Osmanlı devletinin yarım gönülle modernleşmeyi denemesinin ve başaramamasının hikâyesidir.

Ayırım gözetmeksizin eşit muamele edeceğin adamları yokettikten sonra sözde Cumhuriyet ilan etmişsin kim kanar, neye yarar?

Üstelik asıl eşitlik mücadelesinin verildiği saha çöktükten sonra geriye kalan boşlukta öylesine feci eşitsizlikler türemiş, “hak” kavramı öylesine sakatlanıp kuşa dönmüş ki, aradan yüz sene geçtikten sonra bugün halâ biri bir Islahat Fermanı yayımlasa da modernleşmeye başlasak demekten başka çaremiz görünmüyor.



[1] 1856 itibariyle Osmanlı imparatorluğu nüfusunun %38 ila 40 kadarı gayrımüslim idi. Anılan dönemde sadrazam veya dahiliye, harbiye ve zaptiye nazırı olan gayrımüslim olmadığı gibi, bu mevkilere getirilen Kürt ve Arap da yoktur. Dolayısıyla "Osmanlı Devletinde Türklerin ikinci sınıf vatandaş olduğu" yahut "ezildiği" şeklindeki yaygın görüşün objektif bir dayanağı gösterilemez.
  
[2] Sinan Kuneralp, Son Dönem Osmanlı Erkân ve Ricali: Prosopografik Rehber, İSİS 1999.

13 Ocak 2013 Pazar

Bizim ecdadımız hem savaşır hem sevişirdi

Birbuçuk sene önce icap etmiş, şöyle bir şey yazmışım. Dünkü harita üzerine bir sürü Urartu sorusu gelince aklıma geldi, paylaşayım dedim.

Hayır, Urartuların Ermeni olduğunu iddia etmiyorum. Sadece Urartuların Ermeni OLMADIĞINA dair yeterli delil yok diyorum. İkisi aynı şey değil. 


Peki çok umurumda mı? Yok canım. Spor olsun.

*
Urartu bir devlet adıdır. Dolayısıyla ülke adıdır. Ama “Urartular” diye bir halkın olup olmadığını bilmiyoruz. Misal: Osmanlı da bir devlet, hatta -- bir bakıma -- ülkedir. Ama Osmanlılar diye bir millet yoktur.
 .
Urartu yazıtlarında Xald’lar diye bir şey geçer (yani sert h ile Hald). Kimilerine göre Urartu devletinin esas halkı bunlardır. Ama aslına bakarsanız Xaldlar diye bir kavim gerçekten var mı, varsa kimdir, bunları da bilen yoktur. Yazılanların büyük bölümü tahmin ve spekülasyondan ibarettir. Mesela eskiden Gümüşhane ve Of bölgesine de Xaldia (Haldiya) adı verilirdi. Bu Hald ile o Hald aynı mıdır? Yoksa Anglosaksonca Welsh sözcüğü gibi "yabancı" yahut "kıro" anlamına gelen genel bir tabir midir? Bilmiyorum. Çok merak ettiyseniz, buyur konu, doktora tezi yazın.

Yabancıların Urartu adını verdiği devlet MÖ 890 civarında ortaya çıkmış. Van kalesini makam edinmiş. Bir kısmı bugüne kalan, teknik açıdan çok şaşırtıcı saraylar ve kaleler inşa etmiş. MÖ 590 dolayında batmış.

Kraliyet yazıtlarının çoğu, tarihçilerin “Urartuca” adını verdiği, doğru dürüst çözülememiş bir dildedir; bir kısmı da Asurcadır. Yani Ermenice DEĞİLDİR. Ama bundan Urartu devletini kurup yöneten vatandaşların Ermeni olmadığı sonucu ÇIKMAZ. Zira Ermeniler başka dilde yazı yazmaz diye bir kural yoktur. Urartuca yazıyorsa anadan doğma Urartuludur, başkası olamaz da diyemeyiz.

Eski zaman devletlerinin pek çoğunda resmi yazı diliyle konuşma dili ayrıdır. Misal: eski Pers imparatorluğunun yazıtlarının çoğu Elamca denilen apayrı bir dildedir; Persçe değildir. Sasaniler çağında İran halkı çoklukla Farsça konuşmuş ama resmi yazışmalar Aramice yapılmıştır. Macar krallığının bütün belgeleri 19. yüzyıla dek Latincedir; Macarca yazı yazmak kimsenin aklına gelmemiştir. Göktürk Kağanlığının ilk dönemdeki yazıtları Türkçe değil Soğdca adı verilen İrani dildedir. Anadolu Selçukluları da aşağı yukarı 1300 yılına dek 230 sene boyunca ilaç için tek kelime Türkçe yazı yazmamıştır. Bundan Selçukluların yahut Göktürklerin Türk olmadığı, ya da Macarların Macar olmadığı sonucu çıkmaz. Urartuca yazıt yazan adamların Ermeni olmadığı sonucu da çıkmaz.

Ermenilerin Ortaçağda kaleme aldığı tarih kitaplarında Urartu kralları milli tarihin başlangıcı olarak anlatılır. Bunlara Urartu yahut [aynı kelimenin Aramicesi olan] Ararat adı verilmez, Hay adı verilir. Ermeni milletinin atası sayılan efsanevi kral Hayk, bariz bir Urartu şahsiyetidir. Yurdu Van’ın az güneyindeki Gürpınar vadisidir. [Bu vadinin adı Ortaçağ Ermeni kaynaklarında Hayots Tsor, yani Hayk Deresi, son devir Osmanlı resmi kayıtlarında ise Hayasor’dur. Günümüzde Kürtler arasında Havasor diye geçer.] Bugün Çavuştepe adı verilen köydeki antik Urartu kalesi Hayk Sarayı olarak bilinir. Ortaçağ başlarına dek Malazgirt, Erciş ve Pasinler/Hasankale’de hüküm süren üç Ermeni bey sülalesi, Horenli Movses'in aktardığı Mar Abas Katina vekâyinamesine göre Hayk’ın üç torunundan türemiştir. Hayrettir, üç yerde de Urartu'dan kalma arkeolojik kalıntılar var.

Tarihi kayıtlardaki Urartu kralları 300 sene boyunca sabah akşam Asur'la savaşmışlar. Efsanelerdeki ilk Ermeni kralları da, aynı şekilde, hiç durmadan Asur'la cedelleşmiş. En ünlüsü, destanlara konu olan güzel yüzlü Ara'dır. Bir çatışmada Asur kraliçesi Şamiram’ın askerlerince öldürülür. Ama kraliçe çocukluktan tanıdığı Ara’ya feci surette aşıktır. Sinir krizleri geçirir, bağrını paralar. Ara'nın cesedini Aralezk tepesine taşıtıp orada – belki canlanır ümidiyle – kutsal köpeklere yalatır. Hatta 500 sene sonra Eflatun'un Devlet kitabında aktardığına göre, başarır da. Aralezk şimdi Van kenti sınırları içinde kalan Kalecik’tir; Urartu’dan kalma kalesi vardır.

Urartu adı Asurcadır; yani eksonimdir, yabancıların verdiği isimdir. Aynı adın Tevrat'ta geçen İbranice [ve Aramice, Süryanice] karşılığı Ararat’tır. Ermeniler Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra Kutsal Kitap’ta geçen bu adı kendi ülkelerinin adı olarak benimsemişler ve Ararat ülkesinin en yüksek dağı olan Ararat Dağı’nı bir tür ulusal simge saymışlardır.

Bunlardan Urartuların Ermeni olduğu sonucu çıkar mı? Çıkmaz.  Ama a) Ermenilerin Urartu krallarını kendi ataları saydığı, b) bey sülalelerini Urartu’dan türettiği ve c) Urartu krallığını kendi ilk devletleri kabul ettiği sonucu çıkar. Ki bir şekilde bir doğruluk payı olmalı.


Türkiye haritalarından bir demet



Harita 1: 1960 itibariyle Türkiye'de Ermenice yer adları. (Tam boy için haritanın üstüne tıklayın.)

Harita Index Anatolicus sitesinden mekanik olarak üretildi. Her nokta bir yerleşim (kasaba, köy veya mezra) gösteriyor. Sadece İçişleri Bakanlığının resmi listelerinde geçen adlar göz önüne alındı. Sadece Ermenice olduğundan az çok emin olduğum adlar gösterildi. (Ermenice olduğunu tahmin ettiğim ama emin olamadığım yer adları bir bu kadar daha tutuyor; ama onları ekleyince coğrafi dağılım pek değişmiyor.)

Not 1: Bu harita "Ermeni köyleri" haritası değildir; Ermenice yer adları haritasıdır. İkisi farklı şeydir. Gösterilen yerlerin yaklaşık yarısı, 20. yy. başında Türk veya Kürt yerleşimi idi. Buna karşılık, Orta ve İçdoğu Anadolu'daki yüzlerce Ermeni yerleşiminin pek çoğunun sadece Türkçe adı vardı. Mesela Yozgat'taki 30'a yakın Ermeni köyünün hepsinin adı (baştan beri) Türkçedir.

Not 2: Sivas-Kayseri-Malatya-Ergani-Adıyaman-Maraş-Osmaniye-Adana kuşağı 11. yy'dan itibaren yoğun Ermeni yerleşimine tanık olduğu halde, bu bölgedeki Ermenice yer adları seyrektir. Bir başka deyimle, gösterilen adların çoğunluğu bin yıldan daha eski olsa gerek.

Not 3: İki yoğunluk alanının ortasından geçen Ağrı-Güney Erzurum-Bingöl kuşağı 17. yy'dan itibaren Kürd yerleşimine sahne olmuştur. Bu kuşakta bulunan Ermenice yer adlarının birçoğu, en geç 1828 göçünden sonra silinmiş olmalıdır.



Harita 2: Urartu Krallığı, MÖ 9.-7. yüzyıllar.

Wikipedia'dan kopyalayıp benim haritaya ekledim. 2500 yıl önce yıkılmış bir devletin sınırlarını belirlemek riskli şüphesiz. Bunun yerine, a) Urartu arkeolojik sitlerini ve, b) Urartu yazıtlarında zikredilen yerleri gösteren noktasal bir harita daha iyi olurdu. Ama öyle de yapsam dağılım pek değişmiyor.

Urartu yazıtları, "Urartuca" adı verilen ve pek iyi çözümlenememiş bir dildedir. Ancak bu olgudan, Urartu devletine tabi halk(lar)ın nece konuştuğuna dair bir sonuç çıkaramayız. [Mesela Macaristan'da 19. yy ortalarına dek tüm yazıtlar ve resmi belgeler Latince yazılırdı; ama bundan, Macarların Latin olduğu sonucu çıkmaz.]

Erzincan-Bayburt-İspir hattının Urartu egemenliği dışında kalmış olması ilgi çekici.


Harita 3: M 387 yılında Ermeni Krallığının Paylaşımı.

Bunu da Robert Hewsen'ın atlasından kopyaladım. Pembe olan alan Miladın ilk dört yüzyılında Arşakuni/Arsacid soyundan krallarca yönetilen Armenia krallığının sahasıdır. Palahovit (Balabitene) ve Dzopk (Sophene) gibi dönem dönem bağımsız olan beylikleri dahil ettim. Buna karşılık krallığa hiçbir tarihte tam bağlanmayan Andzit, Angeğdun, Nprgerd, Sanasunk ve Ardzn gibi dış beylikleri dahil etmedim. Hewsen'da idari birim, kale ve piskoposlukların da listeleri var. Onları kullanıp noktasal bir harita çıkarabilirdim belki.

Kırmızı hat 387 yılında Bizans ile Sasani İran'ı arasında yapılan anlaşmayla tesis edilen sınır hattıdır. Bunun batısında kalan kısım bu tarihte Bizans'ın doğrudan egemenliği altına gidi. Doğuda İran'a bağımlı kukla bir kırallık 421'e dek sürdükten sonra lağvedildi.

Pembenin batı sınırı Fırat nehridir. Fırat'ın Batı yakasındaki yoğun yerleşim hattı (Kangal-Eğin-Arapkir-Harput-Ergani) esasen bu haritadan yaklaşık 600 yıl sonra, Bizans'ın ikinci büyük yayılma dalgası sırasında oluşmuş gibi görünüyor.

3 Ocak 2013 Perşembe

Oku!


1985’te Amerika’dan Türkiye’ye döndüğümde, binbir emekle toplayıp gözüm gibi baktığım kitap koleksiyonumu bırakıp geldim. Bin küsur kitabım vardı. Birkaç yıl sonra bir daha New York’a uğradığımda bir tek Aristo’nun toplu eserleri ile Eflatun’un Diyaloglarının Jowett çevirisini çantama attım; gerisini eski eşime hibe ettim. Kim taşıyacak? Nereye sığacak?

Yeniden birikti. 1991’de hepsini kolileyip bir süre için Kuzguncuk’ta metruk bir eve bırakmam gerekti. Altı ay sonra döndüğümde birkaç yırtık fasikülden başka bir şey bulamadım. Yeller eser! Gene sıfırdan başladım.

Yeniden birikti. 2008’de evden taşınırken lüzumsuzlardan gene bir on onbeş koli sağa sola dağıttık. Bir kısmı eski evimde kaldı, kızımın odasında duruyor. Güzellerinden birkaçyüz tanesini de otelin kütüphanesine kaldırdım. Bugün saydım; gene de birikmiş evimde ikibin küsur kitap. Bir kısmını Matematiğe yaptığımız yeni kütüphaneye hibe edeceğim. Ama tereddütte kaldım. Yaramazları versem olmaz; yararları versem ben ne halt yiyeceğim burada?

*
Millet ikide bir soruyor, “hocam falan konuda ne kitap okuyalım” diye. Bu vesileyle ona baktım biraz. Öyle bir liste yapmak zor, ama son yirmi yılda benim okuyup da “vay be iyiydi” dediklerimi listeleyebilirim sanırım. 1991 öncesini hatırlamam zor, çünkü elimin altında değiller. Roman türünden okuduklarımın çoğunu da okuduktan sonra ona buna vermişim; onlardan da unuttuklarım çoktur herhalde. Gençliğinde okuyup hatmetmiş olman gereken klasiklere de pek girmedim.

Evde İngilizceden çok Türkçe kitap var. Yeni çıkanlardan 150-200 kitap alıyorum her sene. Ama yirmi yılda aklında kalan kaç tane Türkçe kitap var desen, vallahi yirmi tane ancak sayabiliyorum. Oda dolusu yakın tarih ve Osmanlı tarihi var mesela. Referans değeri olanları bir yana bırak, okuyup da “ufkum açıldı, gözümden perdeler düştü” diyebileceğim bir tane bulamadım. Moral bozucu bir şey.

O yüzden listemin yüzde sekseni İngilizce olacak maalesef. İngilizce bilmiyorsanız üzgünüm, yapacak bir şey yok. “Niye bilmiyorum” diye kendinize sorun isterseniz.     

*
Başvuru kitaplarıma girmedim; yoksa bana değme romandan daha fazla heyecan veren sözlüklerim ve kaynak kitaplarım var. Yaşamımın yarıdan fazlası onlarla geçiyor. Burada saydıklarım, gece yatakta yahut yolculukta okumaktan zevk aldıklarım.Hepsinde bir şekilde deha kıvılcımı vardır. O kıvılcım yoksa, bilgi kaynağı olarak ilginç ya da önemli de olsa burada değinmedim.


DÜNYA TARİHİ
1.    Edward Gibbon, Decline and Fall of the Roman Empire, 1786. İngiliz dilinin gelmiş geçmiş en büyük şaheseridir. Ahlaki-siyasi bilgelik, olgusal titizlik ve anlatım ihtişamı sahalarında rakipsizdir. Çeviriden okumak yazık. 2700 sayfa.
2.    Charles Mackay, Extraordinary Popular Delusions and the Madness of Crowds, 1852. Tarih boyunca büyük kitlesel isteri krizleri ve kamusal aklın çöktüğü anlar. South Sea Bubble, lale çılgınlığı, cadı avı, haçlı seferleri, modern peygamberler vs.
3.    Adam Zamoyski, Holy Madness: Romantics, Patriots and Revolutionaries 1776-1871, 1999. 19. yy’da dinin bıraktığı boşlukta palazlanan devrimci-seküler Ulus dinine dair, çarpıcı bir ufuk turu.
4.    Tom Holland, Rubicon. Bundan önce mutlaka Titus Livius, veya Roma Cumhuriyetine dair klasik tipte bir kitap okumuş olmak lazım. Holland “resmi tarihin” altındaki siyasi gerçekliği büyük ustalıkla deşiyor.
5.    Jared Diamond, Collapse: How Societies Choose to Fail or Survive, 2005. Hiç umulmadık bir bakış açısından dünya tarihi. Çöken toplumlar neden ve nasıl çöktü? Aynı yazardan Guns, Germs and Steel. Uygarlıklar neden gelişir? Neden Kolomb Amerikayı fethetti de Aztekler Avrupayı fethetmedi?
6.    Mark Mazower, Salonica: City of Ghosts. Türkçesi de var. Son derece insancıl, derinlemesine bir kent tarihi. Milliyetçiliğin zararlarına dair bir klasik. Aynı yazardan The Balkans: A Short History, 2000. Kısa, öz, doğru perspektif.
7.    Anna Funder, Stasiland: Stories from Behind the Berlin Wall, 2002. Sosyalist Doğu Almanya’dan insan hikâyeleri. Ürpertici.  
8.    Felipe Fernandez-Armesto, Millennium, 1995. MS 1000 yılında dünyanın tarihçesi. Biraz verbose, ama anormal çok şey öğreniyor insan. Aynı yazardan, Truth: A History, 1997. Sıradışı bir bakış açısından felsefe tarihi. İyi.
9.    Bernard Lewis, The Muslim Discovery of the West. İslam dünyasının Batı ile başa çıkamayarak batağa saplanmasının hikâyesi. Lewis Şarkçı/İslamcı/Üçüncü Dünyacı klişelerin acımasız avcısıdır. Tüm kitapları okumaya değer. What Went Wrong, 2002, yukarıdakinin biraz basitleştirilmiş özeti. The Multiple Identities of the Middle East, Ortadoğuda kimlik sorununa dair esaslı analiz. Race and Slavery in the Middle East, İslam dünyasında ırkçılık ve köleliğe dair, tokat gibi.
10. Niall Ferguson, The Ascent of Money, 2008. Para ekonomisinin tarihi. Ferguson cilası fazla olan tarihçilerdendir, beni sinir eder, ama konu ilginç. Belki hiçbir şey bilmiyordum ondan. Yine aynı yazardan, Empire: How Britain Made the Modern World, 2003. İngiliz imparatorluğuna tarafsız bir bakış denemesi, ne övgü, ne sövgü. Bestseller olmaya çalışmasaydı daha iyi bir kitap olabilirdi.
11. Norman Davies, Vanished Kingdoms: The History of Half-Forgotten Europe, 2011. Avrupa tarihinde adı sanı unutulmuş 15 devletin hikâyesi. Bazıları zayıf, ama Strathclyde krallığı ya da Tolosa Vizigot devleti hakkında başka nerede bilgi bulacaksın?
12. Ervand Aprahamian, A History of Modern Iran, 2008. Ülkeyi derinlemesine bilen ve seven bir tarihçiden, her türlü klişeden uzak, sağlam ve güzel anlatımlı bir tarih.
13. Carl Schorske, Fin-de-Siècle Vienna, 1983. Modern çağın Viyana’da doğumu, 20. yy başı. Derin ve özgün bir kitap.

FELSEFE, DİN, TEORİ
14. C. S. Lewis, Studies in Words. İlk basım 1960. Mütevazı kisve altında, medeniyet tarihinin birkaç temel kavramının derinlemesine analizi. Şaşırtıcı.
15. Karl Popper, Objective Knowledge: An Evolutionary Approach, 1972. Özellikle ilk makalesi, Conjectural Knowledge, My solution to the Problem of Induction. 20. yüzyılın herhalde en önemli felsefi devrimi. Daha derine inmek isteyenler için The Logic of Scientific Discovery (1935), ağırdır.
16. Allan Bloom, The Closing of the American Mind. Eğitimde liberalizme karşı güçlü ve tutarlı bir polemik.
17. Robert Wright, The Evolution of God, 2009. “Tanrı” kavramının evrimine dair, son derece akılcı, geniş açılı, kuvvetli ve beliğ bir tarih.
18. Christopher Hitchens, ed., The Portable Atheist: Essential Readings for the Nonbeliever, 2007. Anti-dinci düşüncenin öncülerinden elli kadar kuvvetli polemik yazısı. Bazıları şaheser.
19. Pascal Boyer, Religion Explained: The Evolutionary Origins of Religious Thought, 2001. Bir antropologun bakış açısından, din konusunda son yılların en önemli eseri.
20. William James, The Varieties of Religious Experience, 1902. Dini inancın psikolojik ve patolojik kökenlerine dair, çağ değiştiren bir klasik.
21. John Vincent, History, 1995. Tarihçilik mesleği ve teorisi konusunda bugüne dek okuduğum en iyi metin. Keskin zekâ, berrak kafa. Çok “İngiliz”.

DİLBİLİM
22. John McWorther, The Power of Babel. Dillerin evrimine dair, parıltılı zekâ mahsulü, okuması kolay. Çok beğenirseniz aynı yazardan Our Magnificent Bastard Tongue; İngilizcenin tarihine put kırıcı bir yaklaşım.
23. J.L. Trask: Why Do Languages Change? Karşılaştırmalı Dilbilime giriş. Kısa, öz, son derece anlaşılır dille yazılmış, teorik altyapısı sağlam bir eser.
24. Nicholas Ostler, Empires of the Word. İmparatorluk dillerinin yükseliş ve düşüşü: Yunanca, Latince, Sanskrit, Arapça, Portekizce, İngilizce. Ostler heyecansız bir yazar, ama konu zengin.
25. Bill Bryson, Made in America: An Informal History of the English Language in the United States, 1994. Son derece keyifli bir kültür tarihi. Kolay okunur, müthiş bilgilendirici. Aynı yazardan At Home: A Short History of Private Life, gündelik nesne ve kurumların tarihine dair, çok eğlenceli.
26. Winfred Lehmann, Theoretical Bases of Indo-European Linguistics, 1993. Hintavrupa araştırmalarının 200 yıllık tarihine dair en kapsamlı özet. Hayli teorik, zor, ama değer.
27. Steven Pinker, The Language Instinct, 1994. Adam gıcık, şovcu, ama son 30 yılın en etkili kitaplarından biri. Dil olgusuna biyolojik/evrimci açıdan bakış.
28. Hermann Hirt, Etymologie der Neuhochdeutschen Sprache, 1920. Ders kitabı, ama bu kadar mı mükemmel olabilir. Almanca.

BİYOGRAFİ
29. Maxime Rodinson, Muhammad. Marksist ve sekülarist bir Yahudiden, alabildiğine soğukkanlı, objektif, belki haddinden fazla “saygılı” bir yaşam öyküsü. Mevcutların en iyisi.
30. Ernest Renan, Vie de Jésus, 1863. (İng Life of Jesus; Türkçesi de var). Geleneksel dinin inandırıcılığını yitirdiği bir çağda, İsa’yı iyi bir adam ve ahlak filozofu olarak anlama denemesi. Etkileyici bir anlatıdır, ama son yıllarda okuduğum eleştirel İncil analizleri (ör: Bart Ehrman, Jesus Interrupted) daha sarsıcı.
31. G. I. Gurdjieff, Encounters with Remarkable Men, 1963. Gürciyef esoterikçi ve mistiktir, ama gençliğinde karşılaştığı sıra dışı insanlara dair kitabı olağanüstü bir gözlem gücü ve ruh zenginliği yansıtır. Türkçe çevirisi var.
32. Takuhi Tovmasyan, Sofranız Şen Olsun: Ninelerimin Mutfağından Damağımda, Aklımda Kalanlar 2005. Anı artı tarih artı yemek kitabı. Tadından yenmez.
33. Fethiye Çetin, Anneannem, 2004. Türklüğün perde arkasını aralayan müthiş bir “keşif” öyküsü. Baskın Oran’ın yayımladığı, M. K. Adlı Çocuğun Tehcir Anıları’nı (2008) bunun peşinden okumak lazım.
34. Kenize Mourad, De la part de la princesse morte, 1989. Türkçesi Saraydan Sürgüne, İsis Y. 1990. V. Murad soyundan bir Osmanlı prensesinin anıları. Trajik, duygulu. Ali Vasıb Efendi, Bir Şehzadenin Anıları (2007), yine Osmanlı hanedan mensuplarının sürgünü hakkında, farklı bir perspektif. Köksüzlüklerini ve çaresizliklerini bunda daha iyi hissettim sanki.
35. William Manchester, The Last Lion, 1989. Churchill’in yaşam öyküsü, iki cilt, 1800 küsur sayfa. Manchester vasat bir anlatıcı, ama konu muhteşem. Churchill’i bilmeden 20. yüzyılı anlamak mümkün değil.
36.  Katherine Frank, Indira: The Life of Indira N. Gandhi, 2002. Zeki, duygulu ve dürüst bir kadının iktidarda körleşmesinin hikâyesi. 560 sayfayı nefes almadan okumuştum.
37. Tuba Çandar, Hrant (2010). Etkileyici bir adamın etkileyici bir şekilde anlatılmış hikâyesi.

YABANCI ROMAN
38. Benjamin Constant, Adolphe. Bunu ta eskiden okumuştum. Ama beş senede bir gene okurum. Mücevherdir.
39. Flaubert, l’Education sentimentale. “Duyguların Eğitimi” diye çevirmek gerek. Madame Bovary’den daha geniş ufuklu ve daha acımasız bence. Bunu da bin sene önce okumuştum, geçen sene baştan okudum. Hiç eskimemiş. Türkçesi varmış.
40. Gore Vidal, herhangi iki romanı. Creation mutlaka olmalı, diğeri Julian veya Empire olabilir. İktidarın ve siyasetin ruhunu daha iyi bilen ve anlatan kimse yok.
41. Mario Vargas Llosa, Conversation in the Cathedral. Gelmiş geçmiş en müthiş roman sıralamasında bence başa oynar. Beş defa baştan okutturan cinsten. Daha okuyayım derseniz La Ciudad et los perros iyidir (Kent ve Köpekler adıyla başarılı Türkçe çevirisi var). The War of the End of the World, 19. yy sonunda Brezilyada zuhur eden bir dini önder hakkında, olağanüstü. Türkçesi yok. La Casa verde, biraz Katedral gibi, ama daha zayıf (Yeşil Ev adıyla Türkçesi var, bakmadım ama). Son dönem romanları o kadar başarılı değil.
42. Gabriel Garcia Marques, Yüz Yıllık Yalnızlık. Kolombiya’da bir ailenin destanı. Şiirsel.
43. Arundhati Roy, The God of Small Things. Güney Hindistan’da azınlık olmak.
44. P. G. Wodehouse, herhangi üç romanı. Edebî komedinin zirvesidir. Özellikle Blandings ve Lord Emsworth’lu olanlar mücevherdir. Ben 20 tane filan okudum.
45. Evelyn Waugh, Black Mischief. İngiliz aristokrat mizahının uç noktası. Donuna işetir. Scoop da iyidir.
46. İrfan Orga, Bir Türk Ailesinin Romanı. Şaşırtıcı ölçüde güzel, trajik, içten. Aslı İngilizcedir, ama Türkçe çevirisi iyi.

TÜRK ROMANI
47. Latife Tekin, Sevgili Arsız Ölüm. Gabriel Garcia’nın Türkiye versiyonu. Unutulmayacak kadar sevimli ve insancıl, ışıklı. Keşki başka kitap yazmasaydı.
48. Metin Kaçan, Ağır Roman. Dil ve içerik açısından muhteşem. Keşki filmi yapılıp ayağa düşürülmeseydi.
49. Perihan Mağden, İki Genç Kızın Romanı, 2002. Çökertici. Mağden açık farkla modern Türkçenin en büyük üslupçusu bence. Abartılı duyarlılığı bu sayede tahammül sınırında kalıyor. Ali ile Ramazan (2010) da güzel. Sevmişken Yıldız Yaralanması (2012) da okunur.
50. Murat Menteş, Dublörün Dilemması, 2005. Manyak.

TÜRKİYE TARİHİ
51. İbnülemin Mahmut Kemal, Son Sadrazamlar. 3000 küsur sayfa, ağdalı Osmanlıca. Açık farkla, Yirminci yüzyılda yazılmış en iyi Türkçe kitaptır. Beş defa baştan okumaya değer. Son devir Osmanlı tarihi hakkında başka kitaba gerek yok.
52. Mete Tunçay, Türkiye’de Tek Parti Rejiminin Kuruluşu. Titiz tariihçilik. Kendi çağında devrimci bir çalışmaydı, pek çok başkalarına yol gösterdi.
53. Samet Ağaoğlu, Babamın Arkadaşları. Cumhuriyet’in kurucu kuşağına dair, son derece rafine ve duyarlı bir gözlemci. Edebi bir başyapıt.
54. Taner Akçam, Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu (1992) ile başlayarak, Ermeni soykırımına dair tüm kitapları. Ermeni Sorunu Hallolunmuştur () çok iyi. Tehcir ve Taktil: Divan-ı Harb-i Örf, Zabıtları (2009) daha belgesel.
55. Philip Mansel, Constantinople: City of the World’s Desire, 1995. Piyasadaki en iyi İstanbul tarihi. Alışık olduğumuz klişelerin dışında, dışarıdan bir bakış. Türkçe çevirisi var.
55b. Erich Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye'nin Tarihi. Kısa, dengeli ve demokrat perspektifli. Lewis gibi demokrasiyi "ilerleme"ye satmıyor. Shaw gibi milli ideoloji şakşakçılığı yapmıyor. 
56. Heath Lowry, Trabzon Şehrinin İslamlaşma ve Türkleşmesi, 1461-1583. “Dönmelik” olgusu hakkında detaylı bir detektif çalışması. Ufuk açıcı.
57. Stephane Yerasimos, Konstantiniye ve Ayasofya Efsaneleri, 1998. Tarihi metinlerin satır arası nasıl okunur? Nefes kesici bir yorum çalışması. Yerasimos’un tüm eserleri güzeldir. Milliyetler ve Sınırlar (1994) mesela.
58. Hakan Erdem, Tarih-Lenk: Kusursuz Yazarlar, Kâğıttan Metinler, 2008. Türk tarihçiliğinin sefaletine dair eleştiri yazıları. Erdem muazzam bir eğitimle zekâ ve entelektüel dürüstlüğü birleştiren bir tarihçidir. Unomastica Alla Turca (2004) romanı, Türkçü literatürün enfes bir parodisidir.
59. Bejan Matur, Dağın Ardına Bakmak, veya Özlem Yağız, Malan Barkirin. Tarih değil gazetecilik. Ama Kürt meselesi hakkında gerçekten okumaya değer pek başka şey yok.

GEZİ
60. C.S. Naipaul, Among the Believers: An Islamic Journey. 1981. (Ve devamı, Beyond Belief, 1998). İran, Pakistan, Hindistan ve Endonezya’da çağdaş İslamın sosyal ve psikolojik altyapısına akılcı, sorgulayıcı, son tahlilde kahredici bir yolculuk.
61. Matthew Parris, Inca Kola, 1990. Gören gözü, keskin aklı ve derin ruhu olan bir adamın Peru macerası. Parris The Times ve Spectator’da yazar. Bugünün dünya basınında kendime en yakın hissettiğim kalemdir. Yine Parris’in A Castle in Spain; İspanya’nın taşrasında bir şato alıp yerleşme macerası.
62. Elif Köksal, Katmandu’da Ev Hali, 2009. Türkçe. Müthiş egzotik ve bir o kadar da tanıdık bir dünyaya çok duyarlı, çok insancıl bir bakış.
63. William Dalrymple, From the Holy Mountain: A Journey in the Shadow of Byzantium, 1997. Güneydoğu Türkiye, Suriye, İran ve İsrail’de Hıristiyan azınlıklarına yolculuk. Güçlü önyargıları (anti-Türk, anti-İsrail) ve kuvvetli kalemi olan bir yazardan. Aynı adamdan The City of Djinns: A Year in Delhi, 1993. Kentin ciğerini okumuş. Etkileyici.
64. Geert Mak, In Europe: Travels Through the Twentieth Century. Avrupa’nın 20. yüzyıl tarihi, gezen bir adamın gözünden. Çok başarılı. 878 sayfayı bir nefeste okutuyor.
65. J Bill Bryson, The Lost Continent: Travels in Small-Town America, 1989. ABD taşrasına kahredici bir bakış. Çok komik.
66. Tony Parker, A Place Called Bird, 1989. Kansas’ta sıradan bir kasabada yaşayan sıradan insanların derinleştikçe derinleşen hayat hikâyeleri. Çok şaşırtıcı. Kimi deşsen roman çıkarmış, yeter ki soru sormayı bil.
67.  M. Synge, The Aran Islands, 1907. Romantik İrlanda ulusçuluğunun temel taşı, müthiş şiirsel, aynı ölçüde hayalci.
68. Peter Mayle, A Year in Provence, 1989. “Akdeniz’de bir köy evi” hayalinin klasiği. Çok gerçekçi, çok sevimli.
69. Heinrich Harrer, Seven Years in Tibet, 1953. Filmi de güzeldi, ama kitabı daha iyi.
70. Patrick Leigh Fermor, Mani: Travels in the Southern Peloponnese, 1958. İflah olmaz bir romantikten, Güney Yunanistan’da, çoktan tarihe karışmış bir yaşam tarzına güzelleme. Ağdalı. Aynı yazardan Kuzey Yunanistan göçebelerine dair Roumeli ve Karayib’lere dair Travellers’ Tree de güzeldir.

2 Ocak 2013 Çarşamba

"Kendini Türklere sevdirmeye çalışan Ermeni modelinden oldum olası hazzetmedim"


"aşağıdan" adlı e-derginin 1 Ocak sayısında çıkan röportajım

Biz bu röportajı yaparken henüz tarih 21 Aralık’ı bulmamış durumda. Dünyadaki hatrı sayılır bir nüfusun inancına göre belki de asla yayınlanma imkanı bulamayacak şeyler söyleyeceksiniz. Peki ya bugüne dek söylediklerinizin kıyamet dışı nedenlerle yayınlanamadığı oldu mu? Kısacası, şahsi sansür tarihiniz nedir?
Doğrudan sansür sansürün hantal biçimidir, genellikle çok işe yaramaz. Yanlış Cumhuriyet kitabım yayınevlerinin ödü koptuğu için 2008′e dek 13 yıl yayımlanamadı. Ama sanırım yeterince kararlı olsam yayınlamanın yolunu bulurdum. Bir kitabım Allah’a ve peygambere dokunduğu için, bir başka kitabım feministlere dokunduğu için yayınevlerince reddedildi. Ama sonuçta bir yerden olmasa başka yerden çıkış yolu buluyorsun.
Asıl kahredici olan sansür yöntemi, son devirde iyice uzmanlaştıkları yöntem, itibarsızlaştırma. Biliyorsunuz yakın dönemin en alçakça itibarsızlaştırma kampanyalarından birine maruz bırakıldım. Yaptıklarıma ve söylediklerime söyleyecek söz bulamadıkları için bel altından vurdular, başta Hürriyet gazetesi ve o zamanki genel yayın yönetmeni olmak üzere. O yetmedi, Şirince’de yaptıklarıma dair bin türlü yalan haber yaydılar. Geniş bir kesim üzerinde etkili olmayı da başardılar maalesef. Öyle olunca sansüre gerek yok. Sen istediğin kadar konuş, söylediğin duyulmaz oluyor. İnsanlar kulaklarını ve gözlerini kapatıyor. Ya da söylediğini bir tür çarpıtma tünelinden geçirip algılıyor.
Çıktığınız televizyon programlarına “gökten indirilen” cezalarla birlikte düşünüldüğünde sizin için memlekette yasak bölgelerin sayısı gittikçe artıyor. Sizse sözü sivrileştirmekten korkmuyorsunuz. Bir entelektüel olarak bu bir strateji mi?
Alakası yok. O tip “stratejilerle” kaybedecek vaktim yok. Zaten ince stratejilere pek aklım ermez. Doğru olduğuna inandığım neyse onu söylüyorum. Şöyle bir temel iyimserliğim var: kafasındaki şablonlar ne olursa olsun insanların özünde dürüst olduğuna, hakikatin ve samimiliğin sesini duyunca tanıdıklarına inanıyorum. Yani putçu zümre istediği kadar bağırıp çağırsın, yasaklamaya çalışsın, yeterli sayıda insan her zaman söylediğini duyuyor. Duyunca da senin haklı, onların haksız olduğunu idrak ediyor.
Kitabınızda Hrant Dink’le ilgili bölümde Dink’in “ürkek” tavrına değiniyor kendi tavrınızı farklı bir alanda konumlandırıyorsunuz. Sizce Cemaat ve Ermeniler’in korumacı tavırları Türkiye’de azınlık olmanın “olmazsa olmazı” mı?
Lütfen yanlış anlaşılmasın, Hrant’ın cesaretini ve yaptığı işin büyüklüğünü inkâr etmedim ve etmem. Sadece bir üslup farkından söz ettim kitapta. Türklere kendini kanıtlamaya ve sevdirmeye çalışan Ermeni modelinden oldum olası hazzetmedim. “Bak ben dostum, yüreğim temiz, dolma ve topik yerim, eskiden ne de güzel komşuyduk” muhabbeti beni iğrendiriyor. Yok kardeşim, iyi olduğumu sana kanıtlamak gibi bir derdim yok benim. Sen hele bana kanıtla senin iyi olduğunu.
Aslında “peygambere hakaret” diye lanse edilen konu üstüne çok konuştunuz, sizi izleyenler de görüşlerinizi duydular. Ama benim merak ettiğim başka bir konu var. Siz hayatınız boyunca, aykırı biri olmanıza rağmen sizle oldukça karşıt kişilerle iletişim kurabilmişsiniz. Türkiye’deki “aydın” diye anılan kesime baktığımızda ise hep kitleleri karşılarına düşman olarak aldıklarını görüyoruz. Bu bağlamda siz Türkiyeli aydın ve evrensel anlamda aydını nerede konumlandırıyorsunuz?
Tabii Türk aydının tarihsel ve sınıfsal problemleri var, toplum çoğunluğuna yabancı olmaları ve çoğunluk tarafından öyle algılanmaları ciddi bir handikap. Ben bu hususta biraz farklı bir konumda olduğumu düşünüyorum. Bir kere Cihangir’de oturmuyorum, Anadolu’nun bir dağ köyündeyim yirmi seneden beri. Memleketin aşağı yukarı her karışını yakından tanıyorum, 800 küsur ilçenin en az 750′sinde bulunmuşum. Yazarlığımın yanısıra esnafım, çarşı dilini de iyi konuşurum. Popüler İslami lisanı ve onun arkasındaki literatürü sanırım hiçbir Cihangir aydının tanımadığı kadar tanırım. Belki bu yüzden konuştuğum zaman standart “aydın” dilinden farklı bir dil konuştuğum farkediliyor. Bir nebze belki daha iyi duyuluyor söylediklerim.
Agos’tan Taraf’a oradan da tekrar kendi mecranıza dönüş yaptınız. Başkasının alanına yazmak sizi tedirgin eder mi? Blog’unuzda, yahut kendi yönettiğiniz bir mecrada yazarken daha rahat hissediyor musunuz?
Fark etmez bence. Organize ortamlarda bazan tutukluk yapıyorum, doğru, arızaya yol açtığı oluyor. Ama söyleyecek bir sözün varsa, hangi ortamda olursa olsun söylemenin yolunu bulursun, kaygılanmaya gerek yok.
Medya artık tam anlamıyla bir endüstri halini aldı denebilir. Cihangir de özellikle ana akım medyanın, kısa vadeli işleri için kahveden yevmiye karşılığı adam topladığı bir yere dönüştü. Hiç o kahvede olmayı arzuladığınız olmuyor mu? Belki bir dizi senaryosu gelir, belki bir film. Mahlas kullanmak da serbest.
Medyadan uzak durmak daha iyi sanırım. Yorar insanı.
 İnsan bedeni ve emek üstüne tartışma uzun yıllardır süregeliyor. Geçtiğimiz günlerde Redhack grubu adına bağlanan bir sözcü radyo yayınında vesika alan kadınların sayısının artmasından yakındı. Bunu ahlakçı bir tavır olarak mı yorumluyorsunuz? Beden emek ilişkisine bakışınız ne?
Fuhuş sektörü özellikle Türkiye gibi ülkelerde, polisin kontrolünde iğrenç bir köle ticaretidir. Doğu blokunun çöküşünden sonra kısa bir süre o sektörde serbest piyasanın koşulları ortaya çıkabilecek gibi göründü. Sonra tekrar kontrol altına aldılar. Bugün bağımsız çalışan bir kadının dürüstçe fuhuştan geçimini temin etmesi imkânsız gibidir. O yüzden Redhack’çi arkadaşın, söylediğini belirttiğiniz sözü hakkında siyah beyaz bir yargıda bulunmak kolay değil.
Yoksa doğal olarak fuhşa ahlaki bir itirazım yok. Para karşılığında beynini satmaktansa amını satmak daha masum bir iş şüphesiz.
Şirince’de sular duruldu mu sizin için? Hukuki olarak devam eden bir süreç var mı?
Yerel mahkemede karara bağlanmış, Yargıtay’da kesinleşmeyi bekleyen yaklaşık 18 yıl hapis cezam var. Beş mahkûmiyet sit alanında izinsiz inşaat, galiba dört tane mühür fekki, iki tane orman alanında izinsiz işlem, bir iki tane de devlet memuruna hakaretten. Yargıtay’dan karar çıkar mı, çıkmaz mı, ne zaman çıkar, bir bilgim yok. Ama bundan gayri iki seneden beri üstüme varmıyorlar. İnşaata tam gaz devam ettiğim halde.
Aslanlı Yol çok mühim, açıkçası DVD’deki belgesel çalışması da yeni olan şeylerin çoğu zaman korkutucu olmadığının habercisi. Bugüne dek yayınlayamadıklarınızı yeni medya aracılığıyla paylaşmayı düşündünüz mü hiç?
Bugüne dek yayımlamak isteyip de yayımlayamadığım bir şey olmadı, Allaha çok şükür.
Ülkenin neredeyse tüm tabularına dokunmuş, kavga edilmesi gereken tüm kurumlarla kavganızı etmişsiniz. Ama ben sizin çıkışlarınızda hep uzun zamana yayılan bir tavır seziyorum. Güncel siyasete pek kapılmıyorsunuz. Bunu bir çeşit korumacılık olarak mı görmeliyiz?
Türkiye’de güncel siyaset kısır bir kasaba dedikodusundan öteye gitmiyor. Severim ara sıra dedikoduyu da, üzerinde kalem oynatmaya değmez kanımca.