31 Mayıs 2013 Cuma

“Ama örtmenim Musa da yapıyoo”

Bu da yeni itiraz hattı. Diyorlar ki neden sırf Muhammed’le kavga ediyorsun? Adalet bu mu? Beni Kureyza’dan söz ederken hani Eski Ahit peygamberlerinin kestiği kavimler? Hani Amalekîler, Yebusîler, Midyenliler? İsa’nın yedi bin kişiye balık ekmek yedirdiğine inandın da Muhammed’e bir vahyi mi çok gördün?

Hem bunu söyleyenler cühela tayfası değil, bayağı aklı başında insanlar. İnanın bazen ümitsizliğe düşüyorum. Şelaleye doğru hızlanan bir derede akıntıya kürek çeker gibi hissediyorum.

*
Tam elli yıldır tarih okuyorum.[1] Tarihteki sıradışı adamlarla boğuşan yazarları da – Sophokles’inden Carlyle’ına, Mario Vargas'ına kadar – hatmetmişliğim var. Muhammed'in yaptığına anlayışla, ironiyle, hatta şefkatle bakabilecek kadar perspektifim oluşmuştur sanırım. Musa'dan daha mı gaddardı? Sezar'dan daha mı oportünistti? 8. Henry'den daha mı şehvet düşkünüydü? Gandhi'den daha mı çok masumun kanına girdi? Herhangi bir devlet kurucusundan daha mı zorbaydı? Hiç zannetmem.

Peki, Tanrıyla konuşmuş ya da konuşmamış olması çok mu ilgilendiriyor beni? Zerdüşt, Akhilleus, Assisi'li Francesco ve Mormonluğun kurucusu Joseph Smith de Tanrı(lar) ile muhatap olduklarını iddia etmişler. Siena’lı Azize Katerina İsa ile gerdeğe bile girmiş. Onlar aleyhine atıp tuttuğumu duydunuz mu hiç?

İtiraf edeyim, tanrı(lar) ile muhatap olan insanlar, diğerlerinin çoğundan daha fazla ilgilendiriyor beni. “Geçen gün televizyonda ne diyordun, şimdi ne diyorsun” diye heyecan yapmayın hemen, ne dediğimi biliyorum. Allahla kontak kuranları, hayat boyu hamburger yemekten öte bir iş yapmamış olanlara tercih ederim.

Tarihteki kötülüklerin veya absürdlüklerin çetelesini mi tutmak maksadım? El insaf, bunca zamandır izliyorsunuz yazdıklarımı. Üç tane iç savaşın içinde bulundum, profesyonel katillerle arkadaşlığım var diye anlattım kitabımda. Aklınız alıyor mu, “ıyy, ama Muhammed adam öldürmüş” diye ahlak krizi yapacağımı? Barış kumrusu filan mıyım ben, barbie bebekle mi büyüdüm?

O kadar basit bir şey ki söylediğim, hayret ediyorum nasıl anlaşılmaz.

BUGÜN ve BURADA, benim muhataplarım arasında, epey bir kesim,
BİR: Muhammed'i hakikatin ve ahlakın mutlak referansı sayıyor;
İKİ:  daha vahimi, insanları "bizler" ve "ötekiler" olarak ayırmak için Muhammed'e itaati baz alıyor; en ötekisever ve en empatici olanlar dahi bunu yapıyor;
ÜÇ:  en vahimi, o referansı reddeden veya aleyhinde argüman serdedenleri, kâh şiddet diliyle, kâh alınganlık ve duygusallık diliyle susturmaya çalışıyor.

Mesele bu. Davam 1400 sene önce ölmüş gitmiş bir adamla değil, bu arkadaşlarla.

Bir gün Musa'yı veya İsa'yı kullanarak beni susturmaya veya gözümü korkutmaya çalışanlar olursa, peki, o zatı muhteremlerin de zannedildiği kadar matah şeyler olmadığını anlatmaya çalışayım. Ama öyle bir şey yapan yok ki? Bir kişi bile çıkmadı bugüne dek beni Zerdüşt'le korkutmaya çalışan, ya da Joseph Smith’e laf edersen senle ebediyen küsüz diye atarlanan. O zaman ne uğraşayım? Çeşit çeşit inanç var dünyada. Öğrenir, istifade ederim. Mizah duygumu söndüremem belki, ama acı bir söz söylememeye gayret gösteririm.

*
Muhataplarımdan üç beş kişi yarın çıkıp, "hımm, haklısın ya Sevan, bu Muhammed pek fenaymış, şimdi anladım" dese ne olur biliyor musunuz? Külahları değişiriz. "Tarihte hiç kimse siyah beyaz değildir, bak o dönemin koşulları, şu sebeple öyle davranmış olması makul" filan diye öyle bir savunurum adamı ki aklınız şaşar.

Altı yaşında kızla nikâh kıydı, dokuz yaşında yatağa aldı, yuh, diye baygınlık geçirenler var. Ben mesela onlardan değilim. İnkâr ve tevil edilen olguları saydım, o kadar. O kademe önemlidir, onsuz olmaz. Ama o kademeyi bir geçelim, başka açılar da var gözden geçirecek. Misal: Neden hem Ebubekir’in hem Ömer’in kızlarıyla evlendi? Neden Hafsa’yı alınca Aişe ile, yaşına rağmen, yatması gerekti? Neden Ömer’in diğer kızını da alması istenince reddetti? Kıtıpiyos bir ahlakçılıktan daha ilginç değil mi bu sorular?

Eleştirdiğim şey, ahlak felsefesini bir kişi ve bir aidiyet üzerinden kurmaya çalışanlardır. Onların ahlaksızlığını, onların kaçınılmaz olarak içine düştüğü riya tuzağını teşhir etmeye çalışıyorum. Hepsi o kadar.




[1]  Evet ilkokul ikiden beri. İlkokul üçteyken bir tarih ansiklopedisi yazmayı kafaya koymuştum. Üç dört sene onunla uğraştım, yüzlerce sayfa doldurdum. Beşteyken mesela son beşyüz yılın bütün papalarını (ve İngiltere başbakanlarını, Kanuni’nin sadrazamlarını vb.) ezbere sayabilirdim. Hâlâ da biraz zorlasam geri gelir.

30 Mayıs 2013 Perşembe

Sabah gazete okurken aklıma düşenler

“Eskiden kiremit imalathanelerinin bulunduğu, sonra saray bahçelerine dönüştürülen Tuileries…” demiş Eyüp Can, Paris'in göbeğindeki parktan söz ederken. Oha, nasıl fark etmemişim bunca yıl? Fransızca tuile, bildiğimiz “kiremit”; tuileries = kiremitçiler. Latincesi tegula, Fransızcada vurgusuz hecenin sessizi düşer, sözcük sonundaki dişil eki +a ise +e şeklini alır. Nitekim 12. yy’daki en erken örneklerde tiule kaydedilmiş. 14. yy’dan itibaren i/u metateziyle tuile biçimi yerleşmiş.

İngilizceye Fransızcadan değil direkt Latinceden alınmış, 9. yy’dan itibaren örnekleri var. En eski metinlerde tigule veya tegele. Yaklaşık 1400’den itibaren, i'ye bitişen /g/ sesinin İngiliz dilinden düşmesiyle beraber, uzun î ile tile. Yüksek Almancada sözcük başındaki /t/ daima /ts/ sesine dönüşür, z ile yazılır. O yüzden Ziegel, “kiremit”.

Latinceden Bizans Yunancasına da geçmiş. Besbelli bu kiremit hadisesini Romalılar keşfetmiş olmalı, öbür türlü Latinceden Yunancaya kolay kolay kelime almazlar. Genelde tersi olur, teknik ve ticari terimler Yunancadan Batıya akar. Bulabildiğim en erken örnek Manuel Moskhopoulos’un Philostratos sözlüğü şerhi, sene yaklaşık 1400. Touvla diye geçiyor, g > ğ > w evrimi tipik. Πλίνθος şerhi diye vermiş, yani “pişmiş topraktan yapma tabaka, tuğla”. O zamanın tuğlalarını gördüyseniz bilirsiniz, aşağı yukarı 4-5 cm kalınlığında otuza otuz, kırka kırk kare şeklinde olur, şekil itibariyle kiremide yakın. Zaten İngilizce tile da hem kiremit hem yer karosu.

Türkçe tuğla, benim bulabildiğim kadarıyla, en erken Floransalı tüccar Argenti’nin 1533 tarihli Türkçe notlarında geçiyor. İstanbul “sokak Türkçesi” hakkında elimizdeki en eski ve en değerli kaynaklardan biridir. Belli ki tuğla o tarihte henüz yazı diline geçmemiş, ancak kozmopolit İstanbul’un günlük konuşma dilinde kullanılıyor.

*
Yine Radikal’de, Murat Yetkin: “Yavuz’un İran’ın batıya ilerlemesini durduran ve Suriye’yi fetheden Türk (?) imparatoru olduğu unutulmamalı.”

Hoppala, buyur buradan yak. Bu açıdan hiç düşünmüş müydük? Düşünmemiştik. Türkiye’nin bugünkü dış politika hedefleri ne? İran’ın batıya ilerlemesini durdurmak ve Suriye’yi fethetmek olabilir mi acaba?

*
Sonraki sayfa, Özgür Mumcu, bazılarının şair ve filozof saydığı Necip Fazıl Kısakürek’ten alıntı. Siyasi ütopyasını anlatıyor hoca:
“Türk vatanının yalnız Müslüman ve Türklerle meskûn, yalnız Türkler ve Müslümanlardan ibaret hale gelmesi, hain ve muzlim unsurlardan baştan başa temizlenmesi için her türlü tedbir alınacaktır.”
Tbi canııım, soykırım olmamıştır, olsa da münferit vakadır, zaten yapan da Osmanlıdır bugünkü Türkiyeyi bağlamaz. Değil mi?

Geçen gün de Molla Davudzade Mustafa Nazım diye birinin 1913’te yazdığı Rüyada Terakki adlı romanı okudum yarısına kadar. (Kapı Yayınları 2012). Vatanî-hamasî ve terakkici bir bilim kurgu romanı, galiba Türkçede ilk, ana fikirleri Jules Verne’den aparmış.  Yazara göre Türkiye’nin önündeki en büyük tehlike ve geçmişindeki en büyük hata neymiş?

“Efendim siz kuvvetinize güvenerek Asya’da, Evropa’da, Afrika’da birçok memleketler zapt etmişsiniz. (…) Fekat asla düşünmemişsiniz ki, feth ve istila etmiş olduğunuz bu yerlerin ahalisi hep anasır-ı muhtelifeden mürekkeptir. Bunlar ekseriyetle kendi muhitlerinde baki kaldıkça, bir fırsat buldukça menfaat-i milliyelerini nazarı dikkate alarak istiklallerini isteyeceklerdir. (…) o kadar kan dökerek zapt etmiş olduğunuz memalik-i Osmaniyeyi yine kan dökerek Osmanlıların elinden alacaklardır.” (sf. 16-17)
*
“Konstantiniyye’yi alan asker ne kutlu askerdir” ne demek? Konstantiniyye o tarihte dünyanın en zengin ve en büyük kenti. Yağlı lokma. Ola ki aldın, adam başına eline geçecek ganimetin haddi yok. Eğer gasp ve talan mesleğinde isen, meslekî kariyerinde bundan öte bir hedef, bundan büyük bir ödül olabilir mi?

Adamın kullandığı “kutlu” kavramını biri bana açıklasın. Somali korsanlarının şecaat anlayışından farklı bir boyutu var mıdır?

Arabistan’da bugün adamın biri çıkıp “İstanbul’u alan asker ne kutlu askerdir” dese tepkin ne olur?


29 Mayıs 2013 Çarşamba

"Şimdi ben senin ebene sövsem bu da benim ifade özgürlüğüm değil mi?"

Bu memlekette insanların hakaret neymiş, küfür neymiş, düşünce özgürlüğü neymiş, hatta “düşünce” neymiş, bu konularda kafaları feci surette karışık. Mecbur, öğretmeye çalışacağız.

Hakaret mevzuundan başlayalım.

Sevan Efendi hakaret etmiş diyorlar. Peki Sevan Efendi herhangi bir kişiye veya zümreye edep dışı bir sıfat mı yakıştırmış, birinin ebesini düzmeyi mi önermiş, leşini köpeklere yedirmeyi mi tahayyül etmiş?  “Amerikan uşağı, hain, siktir git vatanından” mi demiş?

Hadi diyelim aşağıda eklediklerim gibi renkli bir dil kullanmaya mizacı veya edebi müsaade etmedi, daha fanfinfon bir dille hakaret etti. Peki, Sevan Efendi herhangi bir insan zümresi hakkında herhangi bir yerde düşmanca bir his mi ifade etmiş? “Tutsiler orospu çocuğudur katil şerefsizler” mi demiş? “Yahudiler korkaktır, Kürtler eşkiyadır, Müslümanlar göbeğini kaşır” mı demiş? “Bütün ahlaksız şerefsiz tipler Budistlerden çıkıyor” mu demiş? Birilerinin yaşam tarzını veya huy ve kültürünü “Takunyalılar, cahiller, karafatmalar” diye aşağılamış mı? Bırak onu, ahalinin yüzde doksanının alkışlayacağı ucuz goller vardır, misal, “feministler kıllı olur” mu demiş, eşcinsellere laf mı söylemiş? On senedir yazdığım her cümle internette mevcut yahu, arayın bakalım bir tane bulacak mısınız.

Bir defasında pislik yapan birine alenen “ibine” dedim, gay arkadaşlar öfkelenip eleştirince, “haklı bunlar” deyip lafımı geri aldım, özür de diledim. Yakın devirde en büyük falsom odur, daha beterini bulamazsınız.

Sayfamda başkaları bu tür söylemlere girişince ne yapmışım onu da bilen bilir. Tartışmanın en sıcak anında bile birileri çıkıp kişileri ve grupları aşağılayıcı laflar etmeye başlayınca bir uyarılır, iki uyarılır sonra sayfamdan şutlanır. Aşağılamanın hedefi ister “Müslümanlar” olsun, ister “Türkler” yahut “sosyalistler” ya da “feministler.” Veya “Amerikalılar”. Ve hatta “Ergenekoncular”.

Bizim derdimiz insanlarla değil fikirlerle. İnsanların özünde iyi olduğunu, ancak yanlış fikirlerin peşinde yollarını kaybettiklerini söylüyoruz. “Gel birader, yanlış yoldasın” diyoruz. Doğru yola getirmeye çalıştığın biraderine neden küfredesin ki? Aptallık olur.

Örnek. “Feminizm faşist ideolojinin bir şubesidir” dersen bu hakaret değildir, çünkü “gel sevgili kardeşim vazgeç bu yoldan” mesajını taşır. Buna karşılık feministlerin şahsi ahvaline, kılığına, ahlakına, yaşam biçimine laf edersen hakaret olur. Onyedi yaşımdan beri ne ağzımdan öyle bir laf çıkmıştır, ne aklımdan öyle bir fikir geçmiştir. Emsalleri de aynı hesap.

*
Ha peki, yeri ve zamanı gelince Türkçenin güzelliklerini kullanmayı seviyor muyum? Seviyorum. Birtakım ikiyüzlü bürokrat bozuntuları, nefret ve önyargılarına yenilip, hayat boyu alınterimle ortaya koyduğum her şeyi yıkmaya kalkıştıklarında “hassiktir” çektim. Doğrudur.  İlgi çekmeye çalışan bir taşra politikacısı “ateistler tecavüze uğramış tiplerdir, yok edilmeli, ruh hastası, kişiliği bozuk” diye saçmaladığında, evet, “dalyarak” sıfatının yakışacağını düşündüm. ODTÜ kampüsünde etrafımı sarıp tehdit eden güruha, ehem, organik konuştum. Sokak çocukları gibi küfreden bir ayyaş şairin notunu“Götten İnciler” başlıklı blogumda teşhir ettim. (http://nisanyan2.blogspot.com/2009/03/sozlugumu-yuttururum.html)  

Sen bak ki, bir, şahsıma yönelik açık ve terbiyesizce bir saldırı olmadan hiç cevap vermiş miyim, ve iki, cevabımın her zaman muhatabımın saldırısından daha zarif, daha esprili ve daha zararsız olmasına özen göstermiş miyim. Ne demiş eski eskrim ustalarımız? Yarala ama asla öldürme!

Kaldı ki hakarete hakaretle cevap vermek Türk hukukunda sövme sayılmıyor. Cezası sıfır.

[Başka bir boyutu da var bu küfürleşme işinin, onu da müsaadenizle şey edeyim. Bu memlekette bir gayrimüslimle kavga edince (hatta kavga etmeden, durup dururken) soyuna, ırkına, dinine sövmek kadim bir gelenektir. O kadar kanıksanmıştır ki çoğu insan farkına bile varmaz. Hulki Aktunç’un o sefil notundaki “anladikos” ibaresi var ya, mesela öyle. Ya da aynı blogda paylaştığım diğer mesajlarda üç lafın birinin “Ermeni” mevzuuna çıkması öyle. Gayrimüslimin bu pozisyonda cevap vermemesi, edebiyle susması beklenir. İşte o durum beni eskiden beri illet etmiştir. Lafı gediğine koymadan duramamam bazen bununla ilgilidir. Bir tür kültür hizmeti sayılır. “Şimdiki Ermeniler senin bildiğin gibi değil, kamyon altında kalır, laf altında kalmaz” fikrini yaymaya çalışıyorum belki, bizim Ermenilerin yüzde doksanını korkudan öleyazma raddesine getirme pahasına da olsa.]
*
Nedir benim esas kabahatim, onu da söyleyeyim, hakkaniyet yapmış olayım. Bazen fazla ukalayım. Muhatabıma tepeden bakıyormuş intibaını veriyorum. Akıllarını ve bilgilerini, hatta kişiliklerini küçümsediğim hissine kapılıyorlar.

Kabul edelim ki nahoş duygudur. Biri bana yapsa hiç hoşuma gitmez. Bi sürü insanın kudurmuşçasına bana kızmasının esas nedeni de bu duygudur sanıyorum. Ermeni olmam, iki Mustafalara laf sokmam, yahut yüzde yüz haklı olduğum bir kavgada çaresiz kalıp eski eşimi aşağılayan bir davranışta bulunmam değil.

Kızmakta haklıdırlar sanırım. Bir kişilik zaafıdır, düzeltmem lazım. Ama linç edilmeme yahut 13,5 ay hapse atılmama yeter sebep midir, ondan emin değilim.

[Neden bi türlü aşamıyorum o kişilik zaafını, düşünmedim değil. Çok üstüme varıyorlar belki ondandır. Nefretlerini kolay bir galibiyete çevireceklerini sanıyorlar, o yüzden vurdukça vuruyorlar. Eh bende tank yok, tüfek yok, en büyük silahım aklım, bir de sivri dilim. Kendimi savunmak zorunda kaldıkça onlar ön plana çıkıyor. Onlar ön plana çıkınca daha beter kızıyorlar, daha beter saldırıyorlar. Saldırıya uğradıkça benim dilim sivriliyor. Fasit daire.

Halbuki şimdi Barış Süreci modası var, deneseler, “gel birader senle oturup bi çay içelim, derdin nedir anlatıver” deseler belki de mesele kalmayacak. Kavga edilmedikçe pekala mülayim, hatta bazen alçak gönüllü bir adam olduğumu görecekler. ]

*

Gelecek bölüm: Muhammed’le meselem ne?



**************************************
Misal, 22-25 Mayıs tarihleri arasında sadece Facebook kullanarak "ifade özgürlüklerini" yellendiren arkadaşlara birkaç örnek.


Lutfullah Yanik (Eskişehirli, Belçika-Limburg’da yaşar) https://www.facebook.com/lutfullah.yanik
türk ve islam düşmanı bıyıklı patates dini mensubu maymun bozması şebelek haddini bil dini değerlerimize dilini uzatma çakma şener şen kılıklı hoşuna gidiyorsa burda bütün papazlar pedofil çocuklarını yollada okutsunlar ALLAH azze ve celle sana yaptıklarını tek tek haber verecek türk düşmanı adi kişiliksiz karaktersiz maymun
22.05.2013 14:46

TC Mustafa Koç (Karslı, İstanbulda yaşar) https://www.facebook.com/mustafa.koc.71271
sevan nışanyan sen bır orospu çoçuğusun gelkı bütün ermenıler orospu çocuğudurlar katıl şerefsızler sıktırın gıdın burdan yaşasın türkıye cumhuryetı yaşasın azarbeycan kahrolsun ermenısta kayrolsun rusya
22.05.2013  19:40

TC Murat Şimşek (Malatya’da bakkal) https://www.facebook.com/murat.simsek.75033
rabim seninle karşılaştrmayı bana nasip esin sen benim yolunun tozuna bin kere kuban oldugun o yüceler yücesi olan nur yüzlü PEYGAMBERMİN haında yanlış konuşmusun yazdgın o parmaklarını dişimlen parcalıyacam senin aldıgın nefes bile haram sana git at kendni biyerde
22.05.2013  23:12

Baltaş Emlak (İzmir) https://www.facebook.com/baltas.emlak
Senin ben amina koyayim sen varya annadini siktigim oglu sen muslumanligi konusacsk kapasitede birimisin
Sen vara olum senin gibileri asmak lazim iran şeriat laxim
23.05.2013  11:27

23.05.2013  11:54
Osman Çalışmaz (Sorgun’lu, Mekke’de işçi) https://www.facebook.com/profile.php?id=100000788535384
Lan oruspu evlati sen hangi doluun picisin

23.05.2013  14:13
TC Kutay Baran (Ankara) https://www.facebook.com/kutay.baran.94
senin anan varrr onu sikiyem haaaaa senin bacın varrr onuda sikiyemmm hatta senin o bıyıgınıda sikiyem

23.05.2013  14:15
Ibrahim Güneş (Yahya Altınbaş Lisesi mezunu, öğretmen) https://www.facebook.com/ibrahim.gunes.9279
ŞEREFSİZ KÖPEK ,AŞAĞILIK BİR HAYVANSIN SEN.KİMSE ADAM YERİNE KOYMAYINCA PEYGAMBER EFENDİMİZE HAKARET EDEREK PRİM YAPMAYA ÇALIŞIYORSUN.AŞAĞILIK İTİN TEKİSİN. SENİN ANAN BABAN KARIN ÇOÇUĞUN HEPSİ SENİN GİBİ AŞAĞILIK BİRER YARATIKTIR.ŞEREFSİZ KÖPEK

23.05.2013  14:17
Huseyin Duran (Gümüşhaneli, Yıldız Teknik mezunu) https://www.facebook.com/huseyin.duran.391
Lan serefsiz yahudi sen kimsin it oglu it dilini keserim senin

23.05.2013 15:22
TC Hakan Güney (Trabzonlu) https://www.facebook.com/hakan.traphuzonli1
lan şerefini skdğimin oğlu sen nasıll insannsınn seninn annlından vurmak vardıyaaa sen benim peygammberime nasıll dil uzatırsınn şerfsizn oğluu

23.05.2013  15:50
Aslan Sever (Fatih, İstanbul) https://www.facebook.com/aslan.sever.796
soysuz köpek, Allah ıslah etsin seni, şu sıfata bak, meymenetsiz. Rabbim öyle sabırlı ki senin gibileri çarpıp, tuzbuz etmiyor, hayvan herif, sen kimsin ki Hz.Muhammed (SAV) efendimize dil uzatıyorsun iitttt.. Senin beynini uyuşturan mallığın, öküzlüğün, hayvanlığın başka bir şey değil. nişanyanmısın manukyanmısın ne sikimsen fazla kaşınma, kaşırlar o poponu itoğluittttt.

25.05.2013  10:55
Emir Korkmaz  https://www.facebook.com/emir.korkmaz.52
ananın amına boşalayım ananın amına el bombası atayım babanın prezerevatifi delik orospu çocuğu ananın leğen kemiğine boşalayaım orospu evladı ananın götünü sikiyim. ananın ruhunu sikiyim orspu evladı piç ananı at arabasına başlayıp asfaltta kpşturduğumun evladı piiç anaın lesini sikeyim. orospu eladı annın ağaca başlayıp gölgesinde bacını sşkeyim. orospu evladı pezevenk

26 Mayıs 2013 Pazar

Beni Kureyza Katliamı


Beni Kureyza olayında ana kaynağımız Taberi’nin Tarih’i. İngilizce çevirisinin sekizinci cildinde ondört sayfa tutuyor. (The History of al-Tabari, SUNY Press 1997, VIII.27-41)

Önce Taberi’ye dair iki çift söz. Bir kere: Muhammed hakkında bildiğin veya bildiğini sandığın hemen her şeyin ilk kaynağı Taberi’dir. Yani Resmi Tarih’in ta kendisidir. “Doğru dediği ne malum” diye sorduğun anda, Muhammed ne malum, vahiy ne malum, Kuran ne malum, Mekke ve Medine ne malum, Bedir ve Uhud ne malum, Kâbe ne malum, Hadice ne malum, Aişe ne malum, Ebubekir ne malum… diye sormuş olursun. Bana göre hava hoş, yeter ki ne sorduğunu bil.

İkincisi: Taberi iyi tarihçidir. Üç beş sayfa okusan yeter, ciddi bir akademik akılla karşı karşıya olduğunu anlarsın. Masal anlatmaz, anlatanları aktarır. Kaynaklarını sorgular. Farklı versiyonlar arasındaki çelişkilerin ve nüansların altını çizer. İyi bir detektifin delil duygusuna, iyi bir filozofun hakikat sevgisine sahiptir. “Peygamberimize bühtan etmiş” dersen, kusura bakma, bir şey bilmediğini belli edersin.

Peygamberi problemli bir ışıkta gösteren bu hikâyeyi (ve buna benzer diğerlerini) neden aktarmış? Neden sessiz geçmemiş? Bence önemli bir soru. Hatta, “Resmi Tarih’in amacı neydi?” konusuna buradan da giriş yapabiliriz.

*
Beni Kureyza hikâyesini üç ana kaynaktan aktarmış. İlki H 140 yılı civarında vefat eden Medine’li araştırmacı İbn İshak. İbn İshak’ın orijinali elimizde yok. Onun beş veya altı farklı kaynağa istinaden anlattıklarını Taberi aktarmış. İkincisi Peygamberin eşi Aişe’nin Medine’li Alkame b. Vakkas’a anlattığı hatıraları. Bunlar hikâyenin anekdot tarafını dolduruyor. Üçüncüsü H 207’de vefat eden Kitab-ül Mağazî muharriri el-Vâkıdî. Taberi genel olarak Vakıdî’ye pek güvenmiyor, sözlerini ihtiyat payıyla aktarıyor.

Taberi metninin esas zevkli yanı, farklı anlatımlar arasındaki vurgu ve detay farkları. Mesela İbn İshak’ın İbn Şihabe’den aktardığı versiyonda Cebrail ile Dihye b. Halife iki ayrı anekdot gibi aktarılırken, Aişe’nin anlatımında ipek örtülü eğerde oturan Dihye’ye halkın “Cebrail” lakabını taktıklarını öğrenip şaşakalıyorsun.
Metnin tamamını aktarmak bu yüzden – meraklısı için – daha ilgi çekici olacaktı. Üşendim. Özetlemekle yetineceğim.

*
Hikâyenin geçmişi
Uhud Savaşında sayıca üstün olan Mekkelilerin Müslümanları yeneceğine kesin nazarıyla bakılır. Bu yüzden Medine Yahudilerinden Beni Nadir aşireti, Müslümanların yenilgisi halinde başına geleceklerden korkarak, tarafsız kalır. Müslüman zaferinden sonra toplanan Mecliste Beni Nadir yargılanır. Muhammed’in idam kararı vermesi beklenirken Beni Nadir’in koruyucusu (velisi) olan Beni Hazrec aşireti ileri gelenlerinin önerisiyle Beni Nadir tehcir edilir. Malları müsadere edilir.

Beni Nadir liderlerinden Hüyeyy b. Ahtab ve Kinane b. el-Rabi Mekkelilerle temas kurarak onları Medine’ye saldırmaya teşvik ederler. Ayrıca doğudaki Ğatafan aşiretini de Mekkelilerle beraber savaşmaya ikna ederler. Medine’deki diğer büyük Yahudi aşireti olan Beni Kureyza lideri Kâ’b b. Esed Muhammed’le ittifakını bozmama taraftarıdır. Kapısına gelen Hüyeyy’i hakaretle kovar. Ancak Hüyeyy ısrar eder, Kureyşlilerin Muhammed’i yeneceklerinin kesin olduğunu, bu durumdan Beni Kureyza’nın zarar göreceğini savunur. K’ab lanet okuyarak Hüyeyy’e kapısını açar. Uzun süre direndikten sonra Muhammed’le [iddiaya göre yazılı belgeye dayanan] ittifakını bozar.

Mekkeliler ile Ğatafanlılar Medine’yi kuşatır. Muhammed, İranlı kölesi Selman’ın tavsiyesiyle kentin etrafına bir hendek kazdırır. 27 gün süren kuşatmada Müslümanlardan altı ve karşı taraftan üç kişi ölür.

Kuşatma esnasında Muhammed adamlar göndererek müttefikler arasına nifak tohumları eker. Kureyza aşireti, Mekkelilerin kuşatmayı sonuçlandırmadan çekileceğinden korkmaktadır; Müslümanlarla başbaşa kaldıklarında başlarına geleceği bildiklerinden, adım atmak istemezler. Ebu Sufyan komutasındaki Mekkeliler, Yahudilerin savaşacağına güvenmezler, Kureyza ileri gelenlerinden bazı kişileri rehin almadıkça kesin saldırıya girişmek istemezler. Ğatafanlılar Yahudilerin Muhammed’le anlaşacağından ve Mekkelilerin çekilip kendilerini Muhammed’e karşı yalnız bırakacağından kuşkulanırlar. İttifak dağılır. 

Cebrail savaş kışkırtıyor
Kuşatmanın kalktığı gün Cebrail altın sırmalı bir sarık giymiş ve ipek örtülü bir katıra binmiş olarak zuhur eder. “Silahları bıraktın mı ya Rasulallah?” diye sorar. Muhammed evet der. Cebrail, “Melekler henüz silahlarını bırakmadı. Allah sana Beni Kureyza’ya saldırmanı emrediyor. Ben de orada olacağım,” diye cevap verir. Muhammed tellal çıkararak, Beni Kureyza arazisinde toplanmadan kimsenin namaz kılmamasını emreder. Kendisi de Kureyza surlarının yanına gelerek “Ey maymun soylular! Allah sizi lanetledi ve intikamımı üzerinize saldı,” diye seslenir. Yahudiler cevaben ona hakaret ederler.

Aişe’nin anlatımına göre Cebrail “Melekler silahlarını bırakmadı, git ve onlarla savaş” der. Muhammed zırhını kuşanır. Yolda rastladığı kişilere “buradan kim geçti” diye sorar. Onlar da “Dihye b. Halife geçti” derler. Dihye’ye büyük sakalı ve ipekli eğeri nedeniyle “Cebrail” adı verildiğini Aişe belirtir.

Maymun korkusu
25 gün veya bir ay süren kuşatmadan sonra Kureyza aşireti teslim olmaya karar verir. Müzakere için Muhammed onlara Beni Aws aşiretinden Ebu Lübâbe b. Abdülmunzir’i gönderir. Aws aşireti Beni Kureyza’nın koruyucusu (velisi) ve Ebu Lübabe onların dostudur. Erkekler onu karşılarken Yahudilerin kadın ve çocukları çığlıklar atarak etrafını sararlar ve merhamet göstermesi için yalvarırlar. “Muhammed’in hakemliğini kabul edelim mi?” diye sorarlar. Ebu Lübabe “evet” der, fakat bunu söylerken eliyle boğaz kesme işareti yapar. Yapar yapmaz pişman olur. Allah’a ve resulüne ihanet ettiği kaygısına kapılarak koşa koşa gider, camide kendini bir sütuna bağlatır. Allah kendisini affetmedikçe oradan ayrılmayacağını bildirir. Muhammed bunu duyunca güler. “Bana gelseydi affederdim, ama şimdi ancak Allah affedebilir,” der. Birkaç gün sonra Allah’tan gelen bir vahiyle Ebu Lübabe’yi affeder. [Bahis konusu ayetin hangisi olduğuna dair tefsirciler arasında ittifak yoktur.]

Kureyza lideri Kâ’b, aşiretine hitaben konuşur. Başlarına gelen beladan Hüyeyy’i sorumlu tutar. Üç seçenek sunar. Ya topluca Müslümanlığı kabul edeceklerdir. Bu reddedilir. Ya [Masada'daki Yahudiler gibi] kadınlarını ve çocuklarını öldürüp, ölünceye kadar savaşacaklardır. Bu da reddedilir. Ya da Yahudiler için savaşmanın dinen haram sayıldığı Şabat günü sürpriz bir saldırı düzenleyeceklerdir. Tevrat’a göre Şabat günü savaşmak Yahudilerin domuza veya maymuna dönüşmesine yol açacağı için, bu seçenek de reddedilir. Teslim olmaya karar verirler.  

Bağımsız yargı
Beni Kureyza Aws aşiretinin mevalisi olduğundan, hukuken Muhammed’in yargıç olması mümkün değildir. Bu nedenle Aws aşiretinden Sa’d b. Muaz görevlendirilir. Sa’d Hendek savaşında yaralanmış ve yarası şişmeye başlamıştır (birkaç gün sonra ölecektir). Hükmü açıklar: Kureyza erkekleri öldürülecek, kadın ve çocuklar köle edilecek, malları müsadere edilecektir. Muhammed “Allah’ın ve resulunün yargısıyla yargıladın” diyerek onu onaylar.

[Yargı görevinin ölmekte olan birine aktarılması muhtemelen kan davası güdülmesini önlemeye yönelik bir tedbirdir.]

Nusra Cephesi tesadüf mü?
Resulallah karardan sonra Medine’nin çarşı alanına giderek hendekler kazdırır. Beni Kureyza erkekleri gruplar halinde buraya getirilerek hendeklerin başında kafaları kesilir. Toplam katledilen sayısı bazı kaynaklara göre 600 ila 700, bazılarına göre 800 ila 900 kişidir. İdamların çoğunu Ali b. Ebu Talib (sonradan dördüncü halife) ve Zübeyr infaz ederler.

Komplonun lideri Hüyeyy getirilir. Pembe kumaştan değerli giysisini (ganimet edilmesin diye) delik deşik etmiştir. Muhammed’e hitaben “Sana düşmanlık ettiğim için kendimi ayıplamıyorum, çünkü Allah’ın terkettiği kişi lanetlenmiştir,” der. [Bu sözün anlamı açık değildir. Lanetlenen kişinin Hüyeyy mi Muhammed mi olduğu anlaşılmaz.] Sonra halkına dönerek “Allah’ın emrinde haksızlık yoktur. Zira İsrailoğulları için büyük bir katliam olacağı Kitabımızda yazılıdır,” der. İdam edilir. [Hüyeyy’in son sözleri daha sonraki İslami literatürde süslenip püslenerek, Yahudilerin idam kararının kendi Kitaplarına uygun olarak verildiği tezine dönüşecektir.]

Aişe’nin ifadesine göre idam edilenler arasında tek bir kadın vardır. “Rasulallah erkekleri meydanda öldürürken kadın benim yanımdaydı, sohbet ediyor ve durmadan gülüyordu. Derken bir ses adını çağırdı. ‘Ne var?’ dedim. ‘Öldürecekler’ dedi. ‘Neden’ diye sordum. ‘Yaptığım bir şeyden ötürü’ diye cevap verdi. Götürüp kafasını kestiler. Neşesini ve gülüşünü hayatta unutamam. Öldürüleceğini biliyordu.”

Vakıdî’nin anlatımına göre kadının öldürülmesinin nedeni, kuşatma sırasında sur üstünden bir değirmen taşı atarak Hallâd b. Süveyd’in ölümüne sebep olması idi.

Ebubekir halt etmiş
Öldürülecekler arasında geçmişte Müslümanlara iyiliği dokunmuş olan yaşlı Ebu Abdurrahman el-Zebîr vardır. Müslümanlardan Sabit b. Kays Rasulallah’tan rica ederek yaşlı adamın canını bağışlatır. Ebu Abdurrahman “karım ve çocuklarım olmadan hayatın ne anlamı var?” diye sorar. Onlar da bağışlanır. “Malım ve servetim olmadan nasıl yaşayabilirim?” der. Malına dokunulmayacağına söz verirler. “Aslanlar aslanı, güzel adam Kâ’b b. Esed ne olacak?” diye sorar. Öldürüldüğünü söylerler. Aşiretinin akıbetini sorar, hepsinin idam edildiğini anlatırlar. “O zaman bana bir iyilik yapıp beni de öldürün” der. “Akrabalarım olmadan yaşamanın faydası yok, öbür dünyada onlara kavuşmak için sabırsızlanıyorum.”

Ebubekir bu sözleri duyduğunda “akrabalarıyla Cehennemde buluşacak, orada sonsuz azap görecek” diye konuşur.

Emval-i metrukenin paylaşımı
İdamlar sona erdikten sonra Rasulallah Beni Kureyza’nın mallarını, kadınlarını ve çocuklarını müminler arasında pay eder. Beşte bir [kamu payı] çıkarıldıktan sonra geri kalandan süvarilere üçer pay, piyadelere birer pay verilir. Bu savaş esnasında Müslümanların otuzaltı atlısı vardır. Onların hakkı, bir pay ata, iki pay sürücüsüne olmak üzere üç pay olarak hesaplanır. Ganimetin beşte birinin [Muhammed’e] ayrılması kuralı ilk kez bu olayda uygulanır ve daha sonra gelenek (sünnet) olarak benimsenir.

Rasulallah köle kadın ve çocukların bir kısmını Sa’d b. Zeyd ile orta Arabistan’daki Necd’e göndererek, karşılığında at ve silah satın alır. Esir alınan kadınlardan Reyhane bt. Amr’ı kendine ayırır. Cariye edindiği bu kadın, Muhammed’in ölümünde halâ onun kölesidir. Muhammed ona kendisiyle nikâhlanmasını ve hicaba girmesini teklif ederse de Reyhane “ya Rasulallah, senin kölen kalayım, böylesi senin için de benim için de daha kolay” diyerek reddeder. İslamiyeti kabul etmeyerek Yahudi dininde ısrar eder. Bundan ötürü Muhammed onu nikâhına almaz, fakat canı sıkılır. Kimi anlatımlara göre daha sonra Reyhane Müslümanlığı kabul ederek Muhammed’i sevindirir. [Ancak bu anlatımla, Muhammed’in ölümünde Reyhane’nin halâ köle olduğu bilgisi çelişir.]

*
Bu anlatı neden Resmi Tarih’e dahil edildi? Neden unutturulmadı? Sorumuz bu.

Resmi Tarih’in işlevi meşrulaştırmaktır. Bir hikâye anlatırsın. Bu hikâye senin bugününü, varlığını, iktidarını, yasalarını, törelerini, eksiklerini, yanlışlarını haklı kılar. Vicdanındaki soruları giderir. Seni – toplumca – iyi hissettirir.

Bak mesela “Kurtuluş Savaşı” anlatısına, ve İŞLEVİ NEDİR diye sor. Yedi düvel, kağnılar, iç ve dış düşmanlar, hain padişah, damat ferit, ordular ilk hedefiniz vs… Az düşün, ne anlatıyor? BUGÜNKÜ devletinin ve iktidarının hak olduğunu anlatıyor. BUGÜNKÜ hatalarının hiç mertebesinde olduğuna seni ikna ediyor. Dün Ermeniden gaspettiğin o tarla ile dükkânı sana helal kılıyor.

Taberi Tarihinin de öyle bir şeyi olmalı bence.

Ülkeler fethetmişsin, şehirler zaptetmişsin. Bunu yaparken de epeyce kırıp dökmüşsün. Şimdi bir hikâye anlatman lazım ki, yaptığının hak ve meşru olduğuna seni inandırsın. Seni bırak, yarın çocuğun gelip “ya baba biz neden böyleyiz” diye sorarsa, verecek cevabın olsun.

*
Devam ederiz bir ara. “İslam dini dediğin şey, o Resmi Anlatının ta kendisidir” diyeceğim sırası gelince.  Linç ederlerse de kendi bilecekleri şey.

Liana Aghajanian interview

Here's the full article:
http://www.ianyanmag.com/2013/05/25/q-a-sevan-nisanyan-turkish-armenian-blogger-sentenced-for-blasphemy/

The questions and my answers:

1. Receiving criticism for your writing and thoughts is something you've had experience with in the past - how do you deal with this? Do you take any of these threats seriously, do they scare you?
I receive a daily deluge of extremely graphic insults and death threats. One gets used to them after a while, though. They do not scare me any more. As far as I know no politically-motivated assassination has ever taken place in this country unless ordered from high up. I doubt that in the current atmosphere the powers that be would have either the inclination or the courage to create another Armenian martyr.

2. Prosecutors have accused you of "overstepping the boundaries of freedom of speech and criticism." What is your response to this accusation?
The quality of legal education in Turkey is abysmal. Evidently this young prosecutor was under the illusion that saying something mildly distasteful to the prevailing religious opinion is beyond the boundaries of free speech.

3. You previously said, "Here I am an Armenian doing something no Armenian has done in a Muslim country. This is really the height of boldness, of impudence. This is something you are not supposed to do." How did your ethnic background play a role in this prosecution and lengthy sentence you received?
I believe it was the key issue. People are simply not used to a member of a non-Muslim minority speaking boldly and coherently on sensitive national and/or religious issues. It drives some people mad.

4. What kind of experience have you had as an Armenian writer in Turkey, or just as a citizen of Turkey? What challenges do Armenians or minorities in general face in Turkey today?
Prejudice and ignorance are still rampant, but things have improved vastly in the last decade. Goodwill is now the dominant note among opinion leaders. I have received some very positive, very encouraging endorements from the better-informed segments of the Turkish public.
But even there, you find this underlying sense that an Armenian should never come so openly forward. You know, “we all love our Armenians, but we like them nice and soft.” That about summarizes the dominant attitude. 

5. I noticed that some Armenian Diasporans on social networks have compared what has happened in your case to that of Hrant Dink, calling for the State Department to protest your sentencing. What kind of similarities, if any, exist between you and him?
A hate campaign was systematically mounted against Hrant over a period of two years. There was judicial harrassment, barking mobs, death threats and terrifying headlines in the trashy press. My experience has been very similar so far. Except that Hrant was attacked primarily by the secular nationalists, and I am attacked mainly by the religious camp. These are considered the opposite poles of the political spectrum here.

6. You have vowed to appeal your sentence. What do you think or hope will come of this?
It is an outrageous verdict in legal terms, so I expect the higher court may throw it out. What they will do next, if that happens, is to harrass me on some other, preferably non-political charge. I have a dozen other criminal cases pending on silly bureaucratic charges. That has been going on for almost twenty years now, and I doubt they they will give up any time soon.

7. In your article, you said you argued that hate speech is only criminal if it actually puts the rights or security of a vulnerable group in jeopardy. You wrote the blog post in response to the furor around the film. What in particular struck a chord in you and compelled you to write about it? Did you expect the commotion it caused?
There was an uproar here last year over that cheapo Muhammed film, and several top politicians close to the prime minister took the opportunity sound out a new Hate Speech Law curtailing “disrespect” of Islamic values. I thought then (and I still think now) that this is a serious threat to public freedoms. I had the urge to discuss the idea of “hate speech” and its limits.
I confess that this article by Daniel Pipes http://www.foxnews.com/opinion/2012/09/24/mocking-muhammad-is-not-hate-speech/ was the immediate source of inspiration for my note. I am not a fan of either Mr. Pipes or Fox News. But I felt they had a good point here.

8. What are your thoughts on the freedom of expression (or seriously lack thereof) in Turkey today?
Historically, the military establishment has been the biggest threat to civic rights and freedoms in this country. The government of Tayyip Erdoğan has done a great job of dismantling that apparatus of military dominance. It is a pity that now a counter-wave of Islamic bigotry seems to be on the rise.
   
9. You have previously served time in jail - what was that experience like, if you were to sum it up?
It is like being at a particulary stupid boarding school. Nothing really terrible, just tedious and sometimes infuriating. I had plenty of time to concentrate on my linguistic work. The first edition of my etymological dictionary shaped up in jail. A few months in the cage now might be a good chance for me to work on the next revised edition.

10. You mention in your latest blog post that several individuals around Turkey filed complaints about the article. Do you have any idea who they are? And what does their offense at your post mean in the larger scheme of things?
Muslim opinion was muzzled in this country for almost three generations. Now that the muzzle is off, I think some people are testing their newly acquired voice. 

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Turkish Court Defends Prophet Against Yours Truly


A criminal court in İstanbul condemned me to 13 ½  months of prison yesterday under art. 216/3 of the Turkish Criminal Code, which concerns “publicly demeaning the religious values held by a section of the population”.

The court cited a single sentence from a note I posted on my blog on September 22, 2012, where I argued that speaking disrespectfully of the Prophet Muhammed does not constitute “hate speech”.


I wrote it in the heat of the debate on that silly Muhammad film which created an international furore last year. I argued that “hate speech” is only criminal if it actually puts the rights or security of a vulnerable group in jeopardy; that an inconsequential verbal attack on powerful majorities does not constitute criminal hate speech; that we should defend the right of people to make silly films, however tasteless, about some Arab leader who claimed to have talked with Allah many hundred years ago; that there was a grave danger in Turkey that this incident would be used to restrict freedom of speech.

The article contains a single sentence touching on Muhammed. This is what it says:

It is not “hate crime” to poke fun at some Arab leader who, many hundred years ago, claimed to have established contact with Deity and made political, economic and sexual profit as a result. It is almost a kindergarten-level case of what we call freedom of expression.

*
Several individuals around Turkey filed complaints about the article. Three different courts took up the case simultaneously. Istanbul was the first to reach verdict. I have no idea how the other two are faring.
I was called to testify in court a few weeks ago. I made the following statement in writing. I imagine it must have pissed the bench off a bit.

I was not represented by a lawyer, as I did not think it either necessary or useful. As of today, I do have a good lawyer, though.


MY COURT STATEMENT
This person named Muhammed has claimed to have established communication with the Maker of the Universe – God forgive my sins – and to have received a book from Her. This, in my conscience and belief, is blasphemy of the worst kind. Yet I do not bring a legal complaint against this person. For everyone has the right to believe in whatever silliness they wish and to take for truth whatever superstition they choose, so long as they do not violate the rights of others.

In consequence of his claim to have established contact with Deity, this Muhammed, who was a lowly merchant, acquired political dominion over all Arabia and gained the financial means to raise 30-thousand-strong armies. Again as a result of his claim to “Prophethood”, we learn from canonical Islamic sources that he acquired a total of at least eleven wives and two unwed concubines. In other words, it is an incontrovertible historical fact that this person made political, economic and sexual profit from his alleged contact with Deity. Now, profiting is not a crime, nor is it always a morally reprehensible act. To state that this person profited from claiming “prophethood” does not constitute an imputation of crime or even of immorality. It is merely a statement of historic fact.

Nevertheless I did not make that statement of fact in my article, considering it might be distasteful to some people. I carefully avoided any statement of the type “Muhammed was this and that”. I simply argued that, IF someone wished to make such a statement of fact it would be their most natural right to do so, and that this right should be protected by public hand against violation by hostile individuals or groups.

I believe that only an ignorant person devoid of the most basic notion of law would argue the contrary.

Telling the historical or legal truth may sometimes be hurtful to the sensitivities, or prejudices, of some people. This is regrettable. Yet I don’t think it would be possible, in a civilized legal system, to derive a legal injury or right from this fact. Nor do I think that there is any public benefit in tying the right to tell the facts to the prcondition to heed the fine sensibilities of this or that group.


*
I believe we are now going to appeal the verdict. The appeals process normally takes over a year. I don’t expect to go to jail in the meanwhile.  And what the outcome of the appeals may be, only God knows. 

Dost meclisinde konuşulacaklar


Önümüzdeki günlerde sanırım söylemler sertleşecek, belki kırıcı sözler söylenecek. O kavgaya girmeden, dostane birkaç fikir paylaşayım dedim. Dinleyen ve anlayanlar için.

*
Yıllar var ki ağzımdan MüslümanLARI aşağılayan bir söz çıkmadı, çıkmamasına gayret ettim. Göbeğini kaşıyan kimseden söz etmedim, kimsenin bıyık veya pabuç veya başlık tercihine laf değdirmedim; değdirenleri her zaman ayıpladım. Dünyada çeşit çeşit insan olduğunu biliyorum. MüslümanLARIN mesela Budistlerden, komünistlerden, feministlerden, paşacılardan, ve hatta Ermenilerden daha kötü – veya daha iyi – insanlar olduğunu düşündürecek hiçbir ipucu yok elimde. En kötü ihtimalle, bana garip gelen bazı huylarına bıyık ucuyla gülümserim. Eğer karşımdaki iyi bir insansa ve gülümsemem onu üzecekse, onu da yapmam. Ne gereği var?

Geldiğim sosyal çevre ve aldığım eğitim itibariyle, elbette birtakım önyargılarla yola çıktım. Beş vakit namaz kılan insanlarla hayatımda ilk kez 29 yaşımda, Isparta’da askerliğimi yaparken tanıştım. Pırlanta gibi çocuklar olduklarını gördüm; itiraf ediyorum, çok şaşırdım. O günden sonra önyargılarımı adım adım aştım zannediyorum, en azından aşmaya gayret ettim.

Arada düşüncesizce sarfettiğim laflar olmuş mudur? Olmuştur tabii. Bir kısmının farkına varıp pişman olmuşumdur, bir kısmı sessiz geçilmiş, içten bir sızı bırakmıştır, fark etmemişimdir. Bilirim. Türklerin “Ermeniler” hakkında konuşurken – bazen iyi niyetle – kırdığı potların vahametini tanırım çünkü. Bu da aynı hesap.

*
Zannettiğiniz kadar militan bir ateist değilim. Daha doğrusu herhangi bir şeyin militanı değilim. Militanlığın her çeşidi bende korku ile karışık bir tiksinti yapıyor. Ateistin militanı gerçi bu ülkede nadirattandır, ama o da öyle.

İnsanları yadırgatacak bir düşünce belki, ama söyleyeyim. İnsanın en kıymetli varlığı yalnızlığıymış gibi geliyor bana. Gerçek yalnızlık zordur, uzun çaba ve emekle elde edilir, insanın mahallesine, eşine dostuna, en önemlisi kendisine mesafe koymayı öğrenmesiyle olur. O mesafenin adına kimi vicdan özgürlüğü der, kimi hakikat aşkı der, kimi felsefe der. Alçakgönüllü olalım, büyük laflar etmeyelim dersen ironi de diyebilirsin; aynı şeyin küçük adıdır. Hayatta her şeye (ama her şeye, birilerinin kutsal dediği şeylere de) çok yönlü bakılabileceğini anlamaktır mesele. Onu anladın mı, hakikatin zahmetli yoluna girdin demektir. Hazır şablonun yok: her gün, her an, vicdanınla yapayalnızsın, karar vermek zorundasın. Hacı ne demiş, kitap ne demiş, mahalle ne der yok. Yalnızlık dediğim bu. Onun lezzetini anlatmaya çalışıyorum yazılarımda, dinleyen varsa.

Tanrı denen şeyin masal olduğundan kuşkum yok. Daha doğrusu şöyle söyleyeyim: tanrı şöyledir böyledir diye söz söyleyen herkesin götünden attığından eminim. Bu anlamda ateistim, kafam net.  Ama dikkat et bak: masal kötü bir şeydir demedim ki? İstersen mit dersin, alegori dersin, masal değil mesel dersin. O zaman pekalâ konuşacak ortak zemin buluruz gibi geliyor bana.

Yeter ki, “sen benim tanrıma nasıl masal dersin” diye babalanan Nemrut takımını başımızdan def edelim.

Yazın Şirince’de bir “Din ve Akıl” semineri yapacağız. Ne demişim davetiyede? “Dindar gelen dinsiz gitsin, dinsiz gelen dindar gitsin, yeter ki akıl ve fikir galip gelsin.” Mevzu bu.

*
Evet MüslümanLIKLA mücadele ediyorum, kendi çapımda. Budizme, Mormonizme ve Polinezya dinlerine laf soktuğum vaki olmadı. Onların masallarını daha makul bulduğum için mi? Hayır efendim. Onlar benim yoluma zorbalıkla ve küstahlıkla çıkmıyor, beriki çıkıyor, onun için. Biri benim özgürlüğüme tehdit, diğeri değil. Bu kadar.

Hele Budist gelsin, küstah ve kibirli bir edayla günde beş kez “Buddha büyüktür” diye bağırsın; hele Budizmin safsatalarını dünyanın tek hakikatiymiş gibi çocuklarıma – ve memleketin çocuklarına – dayatmaya kalksınlar; hele aksini söylemeye kalkanı, ister “ay vallahi çok kalbim kırıldı” diliyle, ister “amsikgöt zebani cehennem” diliyle susturmaya yeltensinler. Bakalım o zaman Budizmle de uğraşır mıyım, uğraşmaz mıyım?

*
Neden uğraşırsın, dünyanın derdi sana mı kaldı diye soranlara ne diyeyim bilmem.

Belki huydur, kişilik meselesi. Ya da belki insanları (hatta Müslüman olanları) seviyorumdur, onları kendi bildiğimce yanlıştan korumayı ve doğruya yöneltmeyi borç sayıyorumdur. Belki onların iç çelişkilerini kendi bildiklerinden daha iyi görüyorum; ulaşmaya çalıştıkları hakikatle seçtikleri yol arasındaki çelişki aklıma ve yüreğime acı veriyordur. “Yazık bu kadar saçmalamasınlar” diye üzülüyorumdur.

Belki bin yıldan beri bu ülkede benim atalarımı – ve sizin atalarınızı – zebun eden zorbalık ve riya rejimine isyan ediyorum. Onun acısını çıkarmaya çalışıyorumdur.

Belki de daha basit. Hakikat arayışı bana acayip zevk veriyor. Oyuncağını gösteren çocuk gibi sizinle paylaşmak hoşuma gidiyordur.

Ne biliim ben yahu?

21 Mayıs 2013 Salı

Matematik Köyü kütüphanesi

Yaklaşık bir yıllık hummalı çalışmadan sonra Matematik Köyü kütüphanesi bugün Cebir Günleri vesilesiyle görücüye çıkıyor. Felsefe Köyünün ilk evi bugün tamamlandı, ikisi Haziran 15'e yetişecek. Kalan beş-altı bina  seneye inşallah.

Bu vesileyle Selçuk Asliye Ceza Mahkemesinde Matematik Köyü 2009 serisi inşaatlarından 5 ay hapis cezası aldım. Bu Matematik Köyü inşaatlarından aldığım üçüncü mahkûmiyet. Hepsi Yargıtayda bekliyor şimdilik. Mahkûmiyet nedeni? Cehalet, kindarlık, haset, korkaklık. O kadar.


Galeriden görünüm. Avizeler Sultanahmet'ten esinlendi.
Raflar henüz boş.

Son dakika, Arif Usta halâ çalışıyor.
Ön cephe. Saçaklar daha bitmedi.


Yan cephe, payandalar.
Zemin detayı.



Seminer odası.


Kütüphane ağaları. Ali Nesin, kulunuz.


20 Mayıs 2013 Pazartesi

5 N 1 K


Radikal'de şöyle bir haber çıkmış. Diğer gazetelerde de benzerleri vardı.
http://www.radikal.com.tr/politika/silah_ve_semsiyelerle_cekildiler-1133469

Mesela ben gazeteci olsam arkadaşlara şu soruları sorardım.

-- Pardon, Türkiye'de yedi gün bu gerilla kıyafetiyle ve kaleşlerle mi yürüdünüz?
-- Yolda kimseye rastladınız mı? Sizinle fotoğraf çektirmek isteyen oldu mu?
-- Yorgun olmalısınız, sınırı geçtikten sonra gece yağmura da tutulmuşsunuz. Örgütün sizi oradan aldıracak bir minibüsü yok mu?
-- Gece kaldığınız yere Hasan Cemal yürüyerek mi ulaştı?
-- Sabah 6'dan önce tıraş olmak sizde adet midir? Yoksa bu güne özel mi tıraş oldunuz?
-- Temiz kıyafetlerinizi bu sabah kampta mı temin ettiler? Bu güne özel yıkadıysanız o yağmurda nasıl kuruttunuz?

Ha, diyeceksiniz ki bu soruları soran gazeteciler olsa Türkiye'de basın olurdu. O da doğru tabi.


13 Mayıs 2013 Pazartesi

İslam tarihine giriş: Resmi Tarih öğretisi


Resmi Tarih oluşturma süreci her çağda ve her kültürde aşağı yukarı aynıdır.

Bir, sivilceler temizlenir. Kahramanımızın yenilgileri, yanlışları, ahlaken savunulması zor eylemleri unutulur. Mesela 1918 Suriye hezimeti hafızalardan silinir. Dersim katliamı küçük, belirsiz bir dipnota indirgenir. Troçki eski fotoğraflardan kaybolur.

İki, gri ile grinin savaşı siyah ve beyaza dönüştürülür. Gerçek hayatta yüzde yüz kötülük, yüzde yüz kahramanlık, yüzde yüz haklılık, yüzde yüz düşmanlık yoktur. Oysa Resmi Tarihte bir taraf daima hain, kalleş, korkak ve art niyetlidir; diğer taraf cömert ve cesurdur, uzun vadede daima doğru kararları verir. Tereddüt tarihten kovulur. Aklı başında bir sürü insan neden Amerikan mandasını savundu? Londra konferansında barış yapılsa daha mı iyiydi? İngilizlerin Malta sürgünü kararı hangi akla hizmet etti? İyi ile Kötü’nün kozmik savaşında bu tür kafa karıştırıcı detaylara yer yoktur.

Dolayısıyla, üç, mutlaka bir Kötü Vezir gerekir. Kahramanın yanlışları ve kararsızlıkları bununla açıklanır. Hazret mutlak iyiydi, haşa hatası yoktu, ama en yakınına kadar sızmış soysuzlar onu (kısa bir süre) yanılttılar. Gazi büyüktü, ama İnönü kötü. Fatih büyük adamdı ama Çandarlı hainlik yaptı. Muhammed temizdi ama ashab ve ahlaf onu anlamadılar.

Olmamış bir şeyi olmuş göstermek anlamında pozitif yalana Resmi Tarihte pek rastlamazsın. Yalan tarih icat etmek zordur. Olayları yaşamış olanlar veya onların çocukları ve öğrencileri, Resmi Tarihin üretildiği süreçte çoğu zaman hayattadır. Kutsal saydıkları – üstelik sayesinde itibar ve mevki sahibi oldukları – anılarına ihanet etmezler, ettirmezler.  

Binde bir, belki “komünizm Türk milletinin düşmanıdır, her görüldüğü yerde başı ezilmelidir” gibisinden birkaç uydurma hadis çıkabilir.[1] Ama onların da akla mülayim olması, Hazret bilfiil söylemediyse bile söyleyebilirdi ve söylese iyi olurdu cinsinden şeyler olması gerekir. Yoksa Kutsal Anı Bekçileri öyle bir yaygara koparırlar ki, maazallah Hazret’in anısına hakaretten kellen gider.

*
İslamın kuruluş yıllarına ait bildiğimiz her şey, Hicretten 100 ila 200 yıl sonrasına ait Resmi Tarih mahsulüdür derken işte böyle bir süreci kastediyorum.  

Yalan var mı? Zannetmem. Varsa bile tablonun bütününü kökten etkileyecek boyutta değildir. Kaldı ki İslam’ın resmi tarihinin oluşturulduğu devir, emsallerine oranla sofistike, eleştirel düşünceye açık, metin analizi tekniklerine vakıf bir çağdı. Elde sağlam delil olmadıkça bir şey aktarmış olmaları zor.

Peki doğru mu? Şimdi kafanızı karıştırmış gibi olmayayım ama, ona da hayır diyeceğim. Griyi siyah beyaza çevirince doğruyu söylemiş olmazsın. İnsani gerçekliği destani gerçekliğe çevirmiş olursun. Mitolojize etmiş olursun. Kuşkulardan, tesadüflerden, çelişkilerden, yalanlardan, kalleşliklerden, güzelliklerden, aptallıklardan örülmüş alelade bir insan hikâyesini kozmik bir drama dönüştürmüş olursun. Bunun neresi doğru?

*
Elimizdeki kaynaklar şöyle.

Bir, Kuran. Muhammed’in çeşitli tarihlerde telaffuz ettiği birtakım mantralar, ölümünden yirmi ila otuz yıl sonra sözlü hafızaya istinaden yazıya dökülmüş. Diyorlar. Amma, elimizdeki en eski yazılı metin parçaları bu tarihe değil, Muhammed’in ölümünden yaklaşık 90 yıl sonrasına ait. Metnin Osman zamanında şu veya bu yöntemle derlendiğine dair rivayetler ise ancak bir 90 yıl daha da sonra kaydedilmiş. Hem üstelik, tesadüfe bak, “elimizdeki Kuran aslı değil yanlış” diyen seslerin ayyuka çıktığı bir devirde kaydedilmiş, faydalı bir siyasi konjonktüre denk gelmiş.

Peki bu rivayetler yalan mı? Zannetmem, bakınız bu yazının başı. Ama süreçte hangi sivilceler temizlenmiş, hangi bulanıklıklar siyah beyaz edilmiş, hangi tuhaflıklar “Hazret olsa olsa şunu kastetmiştir” hesabıyla editlenmiş, incelemeye değer bir mevzumuş gibi geliyor bana.

M 629 yılına ait bir Rum propaganda risalesinin tartışmasını “vahiy” diye kabul eden bir derlemenin[2] saf ve bakir bir aktarım metni olduğuna kimse inandıramaz beni.

*
İki, hadis. Peygambere atfedilen sözler derlemesi, hepsi 30 bin tane kadar. Hicretin 150 küsuruncu yılında derlenmeye başlamış, ama elimizdeki büyük koleksiyonlar Hicri 220 ila 250 yıllarına ait.

Yalanı var mı? Vardır belki, bazı hadisler 3. yüzyılın siyasi ve hukuki tartışmalarına kuşku uyandıracak ölçüde “cuk oturuyor”. Nitekim kendi çağında da her birinin otantikliği sorgulanmış. Kuşkuları gidermek için hayret edilecek ölçüde – hatta bugünün Türkiye’sinin entelektüel seviyesini birkaç gömlek aşan bir ölçüde – sofistike bir analiz ve eleştiri mekanizması kurulmuş. Bu mekanizmanın sistemli bir bias, bir tür ışık kırılması doğurmuş olması mümkün, hatta muhtemel. Ama saf palavraya çok geçit vermiş olabileceğini sanmam.

Üç, siyer. Peygamberin biyografisine dair bildiğimiz hemen her şey Taberi’nin Tarih’inden[3] geliyor, Hicri 270 küsur yılında yazılmış. Taberi anlatısının esas kaynağı İbn İshak, H 150 civarında ölmüş, yıllarca Medine’de kalıp peygambere dair anekdotlar toplamış, çoğunu bu işin piri sayılan İbn Şihab’dan (ö. H 120) aktarmış, o zat-ı muhterem de Peygamberi tanıyanların rahlesinde ders gören Urve b. Züheyr’den (ö. H 90) feyiz almış. Ama bunların hiç birinin orijinali elimizde yok. Taberi var.

Taberi ciddi ve titiz bir tarihçidir. Herhangi çağ ve medeniyette yaşasa “büyük tarihçi” unvanını hakedecek biridir. Delilsiz konuşmaz; yargı ile önyargının farkını bilir; muazzam bir analitik zekâsı vardır. Yani yalan haber aktarmış olması zor. Ama şu da basit bir gerçek ki, Muhammed hakkında bugün ne biliyorsan Taberi aktardığı için biliyorsun. Aktarmadığı eğer varsa, onları bilmiyorsun.

Troçki eğer fotoğraftan silindiyse Troçki’yi unut, geri getirmene imkân yok.

Dört, hukuk. Ebu Hanife Hicri 150’de, Melik b. Enes 180’de vefat etmiş. Ama bugün bildiğimiz anlamda dört Sünni mezhebinin şekillenmesi H 200 ila 250 döneminin eseri. Hukuk muhafazakâr bir disiplindir; hangi hukukçuya sorsan yeni icat çıkardığını kabul etmez, varolan içtihatlardan akıl yürüttüğünü söyler. Nitekim dört mezhebin dördü de öyle yapmış. Müthiş bir kararlılıkla, Kuran’dan, hadisten ve peygamberi tanımış olanların geleneğinden bir hukuk içtihatları sistemi türetmişler.

“Kafadan atmışlar” demek densizlik olur. Ayrıca, diyen kişinin dönemin tartışmalarının kalitesinden habersiz olduğunu gösterir. Ancak, dünyanın en eski medeniyet merkezlerine hâkim bir dünya imparatorluğunun hukuk sistemini Arabistan’daki bir çöl reisinin ad hoc[4] uygulamalarından türetebileceğini düşünmek de, sanırım inandırıcılık sınırlarını zorlar.   

*
Özetle diyorum ki, İslam dini dediğin şey Hicreti izleyen 200 küsur yılda şekillenmiş, Abbasi devletinde billurlaşmış bir Resmi Tarih öğretisidir. Hicri 0 yılı hakkında, Bağdat’ın prizmasından geçmemiş olan hiçbir şey bilmiyorsun. Bilmene de imkân yok.

“Nemo propheta in patria”, eski Plinius’un meşhur sözüdür: kimse kendi vatanında peygamber olamaz. Çünkü yemezler. Bugün biri peygamberim diye çıksa kim ne tepki verirse o tepkiyi verirler. Misal: Cumhuriyetin kurucusu da, kendi çağdaşları için, kısa boylu, tiz sesli bir politikacıydı. Hayat boyu “Hazretin yarın ayağı kaysa ne olur ve bizim başımıza ne gelir” hesabıyla yaşadılar. Peygamberlik mertebesine ulaşması Resmi Tarih’in başarısıdır. Öbürü de o hesap.

*
O halde sorulacak olan esas ilginç soru şudur. Hicreti izleyen 200 yılda bir Menkıbe, bir Kahraman, bir Kitap ve bir Din üretirken esas dertleri neydi? Hangi kaygılarla hareket ettiler? Hangi – siyasi, sosyal, ideolojik, felsefi – problemi çözmeye çalıştılar? Neden böyle bir anlatıya gerek duydular?

Daha net soralım. Babil’in, İran’ın, Mısır’ın, Şam’ın binlerce yıllık medeniyetinin varisi olan koca koca adamlar, neden Arabistan çölündeki birtakım çete savaşlarının hikâyesini tarihin merkezine oturtan bir anlatıyı kurguladılar?

Bak soruyu böyle sorunca ne kadar ilginçleşiyor konu.

Hz. Lenin, aşağıda sağda ashabdan Troçki ve Kamenev, 1920


Aynı resim, Resmi Tarih versiyonu



[1] Atatürk’e atfedilen bu sözün yalan olduğunu ve galiba 1960’larda uydurulduğunu Mete Tunçay bir makalesinde anlatmıştı. Şimdi bulamadım.
[3] Tarih el-Rüsûl vel-Mülûk, İngilizce çevirisi 40 cilt, 9000 sayfa. Muhammed’e dair 6-7-8 ile Bağdat’ın ilk dönemine dair 28 ve 29’u okudum. Tarih sevenler için nefis bir eser.
[4] “Zemine ve zamana göre anlık kararla oluşmuş, doğaçlama” demek. Vallahi tatmin edici bir Türkçe karşılığını bulamadım. 

11 Mayıs 2013 Cumartesi

Sefer ne demek?



Arapça sefer سفر “yolculuk”, ama özellikle uzun yürüyüş ve galiba kasıt ve biraz meşakkat içeren bir yürüyüş. Akşamleyin belediye parkında yapacağın gezinti sefer sayılmaz. İngilizce doğru karşılığı march olur sanırım, journey veya trip veya travel değil. March’ta da sağlam ve kararlı adımlarla yürüme fikri var. Tıpkı sefer gibi, düşmana karşı yürüme eylemini de içeriyor.

Akraba dillerden Aramicede sphâr סְפָר “sınır” demekmiş. Daha doğrusu serhat, sınır diyarı, ta uzaktaki yer. Bunun umulmadık bir türevi var. Sphârad סְפָרַד, Tevrat’ta bir kere geçiyor, Batıdaki uzak bir ülkenin adı. Kimi yorumculara göre Anadolunun Ege sahilinde bir yermiş, ki Filistin’den bakarsan yeterince sınır sayılır. Ama aşağı yukarı Milat döneminden itibaren (tam doğrusu, Yonathan Targum’undan itibaren) İspanya ülkesinin Yahudice adı olarak benimsenmiş. Bu ülke kökenli Yahudilere halen sepharad (sefarad) deniyor.

İbranice sêpher סֵפֶו , Aramice siphrâ סִפְרָא “risale, kitap”. Bu sözcük Kuran Arapçasında sifr سِفر diye geçer, kitap demektir, ama özellikle ve sadece Musa’ya “indirilmiş” olduğu rivayet edilen kitabı kasteder.  Kamus “hakikatleri bildiren bir kitap” diye bilhassa tasrih etmiş; hakikat yoksa sifr yok yani. Oysa daha eski kaynaklara bakarsan sêpher “her türlü yazı, mektup, belge, name”. Babil ve Asur Akadcasında eşdeğer sözcük şipru “mektup, resmi belge, yazı”. Şapâru “yazı yazmak, kâtiplik yapmak, istinsah etmek”. Dolayısıyla “emir ve ferman yazmak”. Dolayısıyla “ülke veya vilayet yönetmek, hükümran olmak.” Chicago Assyrian Dictionary, cilt 17/I, sf 430’dan itibaren 18 sayfa boyu fiilin bütün nüanslarını belgelemiş.

*
Yok canım olamaz diyorsun, diller akraba diye her kelime kökteş olmak zorunda değil. Sefer etmek, sınır ve yazı yazmak, kel alaka?

Sonra İngilizceleri aklına geliyor. To march (fiil) ve march (isim): sert ve kararlı bir şekilde yürümek, sefer etmek. Germenceden Fransızcaya, oradan İngilizceye gelmiş. Fransızcada ise marcher alelade "yürümek" demektir. Marş motoru "yürüteç", marş "yürüyüş şarkısı", marş marş, "yürrü."

Diğer march, “sınır ülkesi, serhat”. Almancası Steiermark yahut Danmark’taki Mark. Sınır ili beyine marquis denir, Türkçe yazımı marki; bunun hanımı markiz, pastanesi de var.

To mark (fiil) ve mark (isim): iz ve işaret koymak, imlemek. Orijinal anlamı özellikle sınır belirlemek, sınır alameti koymak. Germence markjan fiilinden direkt evrilmiş. Alman markı, esasen “damgalı para” anlamında, kraliyet tuğrası basılmış yani. Almancadan İtalyancaya geçen marca, yine “mühür, damga” anlamında, dolayısıyla ticari alamet, marka.

Margin: bu sefer Latinceden, “sınır”. Marjinal demek, toplumsal değer yargılarının sınırlarında dolaşan. “Serhat eri” desek?

Bu kadar benzerlik tesadüf olamayacağına göre, Hintavrupa dilleri ya da en azından onların Germen kolu ile Sami dilleri arasında, hayır kök birliği yok, ama paralel bir mantık yürütülmüş olması lazım, değil mi?

Nedir o mantık? Emin değilim. Literatürde de bir şey bulamadım. Şöyle düşünsek? Bu kelimelerin oluştuğu devirde henüz organize yol diye bir şey yoktu, yol demek gide gele oluşmuş ayak izi yahut patika demekti. Eh sınır da aşağı yukarı böyle bir şey, yerde çizdiğin bir iz. Yazı yazmak deyince de kâğıt kalem yahut Microsoft Word düşünme, çekici çiviyi eline alıp taşın yahut kilin üstüne çizik atıyorsun. Bu mudur ortak fikir?

Yoksa uzak yere gitmek (sefer), uzak yer (sınır), uzak yere görevle adam göndermek (sefir), o adamla gönderdiğin yazı (sifr) gibi bir anlam zinciri mi var? Yok bu değil sanırım, ilki daha mantıklı.

Hem bak, Arapça sefr سَفر varmış, “iz” anlamında. Lane sözlüğü “a mark, an impression, a trace” demiş, özellikle de akan suyun arazide bıraktığı iz. Gördün mü, gene mark.

*
Arapça sefer’in iki türevi Türkçede neredeyse yerlileşmişler, onları da analım, eksik kalmasın.

İlki süfre سفرة, Türkçe modern yazımı sofra. Esasen “yolculuk yemeği, azık”. İkincil olarak, azık bohçası, “ki yemek vakti yere serilip üzerinde yemek yenir” diye belirtmiş eski sözlükler.

Diğeri müsâfir مسافر, “yolcu” demek. Halen bütün Arap dillerinde, Farsçada ve Swahili’de bu anlamda geçiyor, havaalanlarında filan görürsünüz. Türkçede ise, geleneksel Türk konukseverliğin tezahürü olmalı, “konuk” anlamı ağır basmış.