28 Eylül 2013 Cumartesi

Allahu's-samed

Eski zaman tanrıları çeşitli kutsal isimlerle zikredilirdi, bilirsiniz. Mesela Apollon’un isimleri Phoibos, Aiglêtês, Lykios ve Lykoktónos, Smintheus, Pythios, Parnópios, Kynthogenês ve Didymaios’tur. Bir kısmının anlamı bellidir, bir kısmınınki meçhuldür. (Misal: Lykoktónos: kurt-öldüren, Parnópios: afet-salan. Tanrıyı doğru zamanda doğru ismiyle anmak mühimdir. Yoksa çarpar marpar, en azından duana cevap vermez.

Şark tanrıları keza öyle. Mesela, Gaziantep’in Zincirli Höyüğünde bulunan Kral Kilamuwa yazıtındaki şu ibare, MÖ 9. yy’dan, Fenike dilinde:

“Her kim bu yazıta zarar verirse, Gabar’ın tanrısı Ba’al Samad onun kafasını kırsın, Bmh’ın tanrısı Ba’al Haman onun kafasını kırsın...”

Ba’al yahut Be’el Fenikelilerin tanrısı. Diğer Suriye kavimleri arasında da popülermiş. Hatta Tevrat’a inanacak olursak, Yahudi tanrısının zaferinden önce Kenan ülkesinin insanları Ba’ale taparmış.

Samad sad harfiyle yazılıyor, alttan ikinci satırda soldan 9-8-7 pozisyonda net olarak okunuyor. Aynı alfabenin başka versiyonu olan Arami/İbrani alfabesinde צמד , Arap alfabesinde  صَمَد olur.

*
Kuran’ı bilmeseniz bile İhlas suresini herhalde bilirsiniz, ikinci ayetinde Allahu’s-samad اللٰهُ الصَّمَد  diye bir ifade geçer. Samed Allahın 99 isminden biri sayılır, hatta Abdüssamed’den kısaltma Samed diye erkek adı bile var. Lakin Samed’in anlamı belli değildir, çünkü Arapçada – Kuran’ın bu ayeti dışında – böyle bir kelime yoktur.

Tabiatiyle Arapçada böyle bir kelime olmayışı, tefsir ve meal erbabını asla yıldırmamış. Mesela Taberi, sözcüğün yorumunu 29 farklı kaynaktan aktarmış ve toplam altı anlam grubu ayırt etmiş. Kaynaklara göre as-samad, 1) som olan, içinde boşluk olmayan, yemeyen ve içmeyen, 2) kendisinden bir şey açığa çıkmayan, 3) doğmayan ve doğurmayan, 4) egemenliğin zirvesinde olan, 5) baki ve daim olan, 6) nihai hüküm sahibi anlamlarından birine veya birkaçına gelebilir. Taberi bunlardan sonuncusunun en doğrusu olabileceği kanısındadır. (Ayrıntı için bkz. http://www.answering-islam.org/Shamoun/samad.htm)

Türkçe meallerde Diyanet İşleri, Elmalılıdan iktibasla “herşey O'na muhtaçtır, O, hiçbir şeye muhtaç değildir” yorumunu tercih etmiş. Ahmet Tekin, tek başına samed sözcüğünü “Artmayan, eksilmeyen, ayrıştırılmayan, bileşik olmayan, ezeli ve ebedi kavrayan; varlığın hayatını ve mevcudiyetini borçlu olduğu, muhtac olunan, ihtiyacı olmayan, boşluk bırakmayan, ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında ortağı bulunmayan, varlık âlemini ayakta tutan, kâinatın aslî düzenini elinde bulunduran, yenilmez, yüce, gerçek ve asıl yaratıcı, koruyucu, hesap soran, âdil, sığınılan, güvenilen bâki kudret” şeklinde çevirmiş. Tanrının kusursuz sözünün, sanırım, zenginleştirilmeye muhtaç olduğunu düşünmüş. (Ahmet Tekin, Kur'an'ı Doğru Anlamanın Altyapısı ve Usulü, Kelam Y.)

“Doğru yorum elbette şudur, ya da budur” diye celallenmenin anlamı yok. Peygamberin sahabesi ve ilk devir takipçileri bir kelimenin anlamı üzerine ihtilafa düşmüşlerse, o kelimenin anlamının muğlak olduğunu, en azından arabiyyül mübîn (Şuara 195) olmadığını kabul etmek zorundayız.

*
İbranice ve Aramicede samad צָמַד  “çift koşma, iki şeyi birbirine eşleme” ve smad צְמַד “iki öküzü bağlayan aygıt, boyunduruk” ve dolayısıyla “koşum” anlamındaymış. (Jastrow 1286). Maamafih bu anlam ne Ba’al hazretlerinin lakabına, ne Kuran’daki kullanıma uymuyor gibi.

Tevratta sözcük üç yerde geçiyor, üçünde de fiilin edilgen halinde (yisâmod) kullanılmış, ve üçünde de – tesadüfe bak – hak yolundan sapan İsrailoğullarının lanetli Baal’e “samad olması” sözkonusu. Bkz. Sayım (Numbers) 25:3 “Böylece Ba’al-Peor’a samad-olundular, Rabb bu yüzden onlara öfkelendi.” Sayım 25:5 “Musa İsrail yargıçlarına ‘Her biriniz kendi adamlarınız arasında Baal-Peor’a samad-olunanları öldürünüz’ dedi.” Mezmur 106:28 keza aynı. Standart çevirilerin çoğu her üç yerde “bağlanmak”, “join themselves” ifadesini kullanmış. Luther Und Israel hängte sich an den Baal-Peor diye çevirmiş. Ama mesela Latince Vulgate “initiatus” deyip ayrı bir yola gitmiş, yani “Baal-Peor ibadetine inisiye edildiler”.

Acep Baal kültüne ilişkin teknik bir tabirdi de Tevrat tefsircileri zorla anlam yüklemeye mi çalıştılar diye insan merak etmiyor değil.  

*
Baal’in diğer adının da El olduğunu belirtmeden geçmeyelim. Hazret kudretli bir tanrıymış. Yağmur yağdırması ve gökleri gürletmesi bir yana, tanrıça Aştart’ı cinsel kudretiyle de kendine hayran etmeyi bilmiş. Ugarit’te (Suriye’nin Akdeniz sahilinde Ras eş-Şamra) bulunan arşivlerde Baal/El’e nasıl ibadet edileceğine dair hayli ayrıntılı bilgi var. Şöyle bir ilahi de geçiyor, misal:

El’in penisi deniz kadar büyüktür
Andolsun ki El’in penisi tufan gibidir.
(Mark Smith, The Origins of Biblical Monotheism, sf. 84 - http://books.google.com.tr/books?id=n0v0NB5-n3sC)

Sonraki Yahudi geleneğinde El/Eli/Eloh peyderpey organik özelliklerini kaybetmiş, “o da değil, bu da değil” hesabıyla gitgide soyutlaşan bir konsept kazanmış. Ama sanırım kişilik özelliklerini korumuş. Bazı adlarını da korumuş olması makul görünüyor.


27 Eylül 2013 Cuma

Türkiye'nin dilleri



Dün İzmir'de Fransız Kültür Merkezi'nde Türkiye'nin ölmeye yüz tutan dilleri üzerine bir sunumum vardı. Akşam oturup bu haritayı hazırladım. Konferansı da bu harita üzerinden verdim.

Morlar Zazaca - yani Kırmançki ve Zazaki/Dimili. Biz Zazaca ayrı dil midir diye tartışaduralım, bu işlerin referansı sayılan Ethnologue Kırmançki http://www.ethnologue.com/language/kiu ile Dimili'yi http://www.ethnologue.com/language/diq iki ayrı dil olarak tasnif etmiş.

Kırmızılar Arapça - Antakya, Urfa-Harran, Mardin ve Siirt'te dört lehçe.

Fıstık Yeşili "Süryanice" adı verilen Surit veya Turoyo, Midyat ve İdil'de. Yakın tarihte nesli tükenen iki lehçe, Mlahso (Lice) ve Hertevin (Pervari), + işaretiyle gösterildi.

Gök mavisi Lazca. Onun da Atina-Ardeşen lehçesi ile Viçe-Arhave lehçesi ayrı diyorlar.

Koyu yeşiller Ermenice. İstanbul Ermenicesi, neredeyse ayrı bir dil olan Kesap (Vakıfköy) lehçesi, Hemşince ve büsbütün muamma olan Poşaca.

Sarı Gürcüce. Artvin İmerhevi, Maçaheli ve Maradidi'de üç yerleşim bölgesi. Kuzey ve Batı Anadolu'daki dağınık yerleşimler gösterilmedi.

Pembe Rumca. En büyük grup Of-Çaykara, Maçka ve Tonya'da Pontos Rumcası. İkincisi Ayvalık ve Ege'nin çeşitli yerlerine dağınık Girit Rumcası. En ufağı İstanbul ve İmroz'daki Hıristiyan Rumlar. Bir de Patriyotlar var tabii, ama coğrafi dağılımını bilmiyorum.

Lacivert - Yahudi İspanyolcası, yani Ladino veya Judezmo. İstanbul'da ve İzmir'de bilen üç beş bin kişi var, ama konuşan kalmadı.

Dağınık halde olan Kuzey Kafkasya dilleri gösterilmedi. Memlekette Çingenece (Roma) konuşan kimse halâ var mı, onu da bilmiyorum. Darende'de Hazeyn veya Hazain diye bir dil var mıdır, varsa nedir, hiçbir bilgim yok.

Halka büyüklükleri kabaca nüfusla orantılıdır (ama tam değil tabii). Kürtçenin (yani Kurmanci'nin) egemen dil olduğu bölge bej rengiyle gösterildi. Ayrıca Orta Anadolu Kürtleri (Haymana, Cihanbeyli, Şereflikoçhisar, Eskil) bej halkayla belirtildi.

24 Eylül 2013 Salı

Akıl ve Din Semineri videoları

1-8 Eylülde Şirince'de birincisini gerçekleştirdiğimiz Akıl ve Din seminerinin videoları aşağıda. Hepsi 8 tane, toplam yaklaşık 9 saat.

1. gün - http://www.youtube.com/watch?v=CuOUwlNYfSc Konular: Din ve rasyonel düşünce, nerede buluşur, nasıl bağdaşır.

2. gün - http://www.youtube.com/watch?v=bSkNsSJNd1o ve http://www.youtube.com/watch?v=QDORTuZvNh8 . Batıda eleştirel Tevrat ve İncil araştırmalarının tarihçesi. Arkeolojik bulgular ışığında Tevrat. Son oturumda Elif Ledrön Nepal'de tanrının enkarnasyonu olan bir kadını ve 30 yıl meditasyon yaparak madde dünyasını aşan bir yogiyi anlatıyor.

3. gün - http://www.youtube.com/watch?v=w_KKyjN5q0c ve http://www.youtube.com/watch?v=2gQxsclThnk . İslam'ın içinde doğduğu tarihi ve siyasi ortam. İslam anlatısı nasıl oluştu?

4. gün -  http://www.youtube.com/watch?v=6DTj657M06g ve http://www.youtube.com/watch?v=LakyjSB6d4M . Kuran'daki bazı kavramların eleştirel analizi.

5. gün - http://www.youtube.com/watch?v=LBGY-7bH4Gc . Çağdaş anayasa ve insan hakları hukukunda dinin yeri. İlk oturumda Sait Çetinoğlu modern Türk tarihinde dinî bağnazlığın rolünü inceliyor.


19 Eylül 2013 Perşembe

Diyarbakır Eğil'e dair bir not

Egil adı M 391 yılına ait Bizanslı Faustus Tarihinin Ermenice tercümesinde ve 6. yy'a ait Aşxarhatsuyts adlı Ermenice anonim coğrafya kitabında Agel ագեղ ve Angel անգեղ biçiminde geçer. Milat öncesinde Yunancası Sophene ve Ermenicesi Tsopk olan krallığın kışlık başkenti, daha sonra Ermeni ülkesine bağlı "dış" beyliklerden biri olan Angeltun անգեղտուն hanedanının kalesi olarak anılır. 

Agel, aglô ܐܓܠ Aramice/Süryanice "kapı" demektir. Bkz. Jastrow s. 12. Dicle üzerinde, Amid ülkesinin kuzey kapısı olan stratejik noktada Agel/Egil kalesi bulunur. Tarihî Suriye ile Ermenistan arasındaki en önemli iki geçit noktasından birinin kilididir.

Ahalisinin o devirde Süryani mi, Ermeni mi, başka bir şey mi olduğuna dair elimizde bilgi yok. En azından bende yok. Lakin eski yer adlarına bakıldığında, Ermenice/Süryanice sınırının aşağı yukarı bugünkü Güneydoğu Toros dağlarının güney yamaçlarını izlediği ve Amid (Diyarbakır) düzlüğünün egemen kültürünün Süryani/Arami olduğu malum.

Sadece Ermenice kaynaklarda geçen Angel biçimi kafamı kurcaladı. /n/ sesi nereden türemiş? Şöyle akıl yürüttüm. Orijinal isim Agel ve Aggel olmalı; Sami dillerinde şedde tipiktir, ve her iki biçim de Süryanicede aynen ܐܓܠ yazılır. Sözcüğün çift g ile Yunanca yazımı αγγελ ise, genel kural gereği /angel/ okunur. Nitekim Faustus tarihi Yunacadan çeviri olduğu gibi, Aşxarhatsuyts da muhtemelen Yunanca bir orijinalden çeviridir.

*
Egil, 15. yy'dan itibaren Kürt Mirdasî beylerinin makamı idi. 1930'larda Dicle adıyla ilçe yapıldı. 1950'lerde Dicle ilçesinin merkezi, yakında bulunan Pîran kasabasına taşındı. Böylece Pîran Dicle oldu, Dicle de eski adı olan Egil adına tekrar kavuştu.

18 Eylül 2013 Çarşamba

Kürtçe kasaba isimleri

Kürtçe kasaba isimleri konusu takıldı kafama. Köy dağ dere yayla değil, adamakıllı kasaba yahut şehir olan yerler.

O bölgedeki kasabaların çoğunun geçmişi bin ila ikibin yıla dayanır; bazıları daha da eskidir, Asur ve Hitit zamanlarında adları anılır. Bir de onlardan ayrı, son yüz-yüzelli yılda Devlet yerleşkeleri etrafında türemiş kasabamsı yerler var. İkisini ayrı ayrı ele almak lazım.

Eskilerden başlayalım.

Silvan: Kasabanın öz adı Miyyafarkîn’dir, Kürtçe değil Süryanice, “ayıran-su” ya da su ayrımı gibi bir şey. Silîvan yani “Süleymanoğulları” burada 15-16. yy’da hüküm süren Kürt hanedanının adı. Kasabanın değil bölgenin adı. Osmanlıda da, Cumhuriyette de usuldür, bilirsiniz, idari bölgenin adı oranın başkenti olan kasabaya da verilir.

Hakkâri: Gene aynı durum. Kasabanın adı Çolemerg, Kürtçe bir açıklama bulma çabaları beyhude. Süryanice diyen var, Ermenice diyen var. Hakkâri esasen önceleri Başkale ve Özalp-Saray bölgesinde hüküm süren bir Kürt beyliğinin adıyken sonradan buraya taşınmış. O adın da tatmin edici bir açıklamasını bulamadım gerçi, ama Kürtçe olması mümkün görünüyor.

Dêrik, Mardin’in ilçesi, Kürtçe olmalı, “kilisecik”. Ağrı Tutak’ın adının Kürtçe dûtax (ikimahalle)’den gelmesi bana pek inandırıcı gelmiyor, ama hadi olsun. Yüksekova’nın geçmişi ne kadar geriye gider, bilemedim. Onun her iki adı Kürtçe. Gever bölgenin adı, Dizê ilçe merkezi olan yerleşim. İlki galiba Kürtçe “geniş yer, alan” anlamında, ikincisi “kale”.

Eskiden kalma kasabalarda durum bu. Hepsi bu kadar.

Esasen bölge veya aşiret adı olup şimdi adı idari merkeze verilmiş olan birkaç Kürtçe isim var. Silopî “Süleyman Ovası”, Cizreli Bedirhan oğullarının birinden ad almış. Kasaba değil ova adı, kasaba yakın devirde kurulmuş.

Şemdînan (Şemdinli) “Şemsettin oğulları”, beylik adı. Buranın tarihi başkenti olan Nehri muhtemelen Asurlar zamanına dayanır. Şimdiki kasaba 1920’lerde kurulmuş, adı da zaten Nûşar, “yenişehir”.   

Koçgirî “göçebeler”, Osmanlı’nın kullandığı bir idari isim. İdari merkez önce Erzincan’ın Refahiye’sine bağlı Koçgiri-Gümüşkuşak köyü iken, 19. yy’da Sivas Zara’ya taşınmış.

Cêlikan, Solaxan, Omerkan, Bayikan Kürtçe aşiret adıdır; Çelikhan, Solhan, Ömerli ve Baykan edildiler. Gûyan da sanırım aşiret adı, Uludere oldu. Eleşkirt’in idari adı bir ara Zedkan veya Zeydikan idi, o da aşiret adı. İzolî de Kürt aşiretidir, geçi İzlô Dağının adı Kürtçe olmasa da. Malatya’nın İzolî aşiret alanı yakın devirde Kale adıyla ilçe oldu, devlet dairelerinin bulunduğu yerleşim de kasaba hüviyeti kazandı.

Fiziksel coğrafya adı iken yakın dönemde idari merkeze nam olan üç-beş isim sayabiliyorum. Çaldıran esasen Çıldêran’dır derler, “kırk kiliseler” yani. Kürtçe değil Farsça da olabilir. Esasen ova adı, kasaba Cumhuriyet döneminde türemiş. Çal (“çukur”), adı üstünde, orta Zap çukurunun adı. Şimdiki idari merkez olan Çukurca çukur mukur değil, bulutlara yakın bir kartal yuvası. Eski adı Lizan’mış, sanırım Kürtçe. Gevaş da kasabanın değil oradaki derenin adı. Kürtçe diyorlar ama emin olamadım.

En zoru Pütürge. 19. yy’da zuhur etmiş bir idari isim. İlçe merkezinin adı Şîro, muhtemelen Kürtçe. Uyduruk bir köyken önce nahiye müdürlüğü sonra kaymakamlık olmuş, kalkınmış. Pütürge’ye Kürt arkadaşlar anlam veremiyor. Ama esasen ilçenin güney sınırındaki şimdi Nemrut Dağı denilen yerin adı olabileceğini düşününce sanırım aydınlanıyor. “Putlu yer” veya “put yeri” olabilir mi?

Geri kalanlar mütevazı birer Kürt köyü iken cumhuriyet devrinde tepesine Devlet'in obez kuşu konmuş yerler. En ünlüsü tabii Kalan (“dedeler”) adlı köy, diğer adı Mamikan (aşiret adı), 1930’lardan sonra Tunceli. Bölge adı olan Dersim’in mahiyeti meçhul; bence Kürtçe olma olasılığı zayıf. Hele der-sîm (“gümüşkapı”) hepten palavra.  Pîran, şimdiki Dicle, Diyarbakır’ın ilçesi. Gene Kürtçe, “dedeler”.  Guleman (“köleler”), şimdi Elazığ-Alacakaya ilçesi. Sincik, Adıyaman’ın ilçesi, galiba Kürtçe, “iğde ağacı”. Hilvan ilçe merkezinin taşındığı köyün adı Curnêreş, yani "karayalak". Karabegan’ın Mîravan’ı (Karabeyler nahiyesi Beyler köyü), şimdi Elazığ Arıcak ilçesi, yarı Türkçe yarı Kürtçe. Bir da ta Anadolu’nun göbeğinde, Rişvan aşiretinin yaşadığı Zivarik (“kışlak”). Altınekin adıyla Konya’ya bağlı ilçe edildi.

Bingöl Genç ilçesinin şimdiki merkezi olan Darahêni Zazacadır, onu da Kürtçe sayalım, kimseyi kırmamış olalım. Genc necedir emin değilim, ama Kürtçe/Zazaca olması kuvvetli ihtimal.

Hepsi aşağı yukarı bu kadar. Urfa, Amîd, Mardin Süryanice. Harran, Suruç, Behesni, Kâhta, Egil, Nusaybin, Hısnıkeyfô, Midyat, Gercüş, Ğarzan, Siird, Beytüşşebab ve o civardaki eski, köklü yerlerin tümü de Süryanice. Malatya ve Maraş galiba Süryaniceden daha eski. Diyarbekir, Hısnımansur (Adıyaman), Cizre ve belki Ayıntab Arapça. Xoşâb Kürtçe değil, “edebî dil” sayılan Farsça. Van, Tatvan, Ahlat, Erciş, Vostan (Gevaş’ın kasaba adı), Bergiri (Muradiye), Muş, Norşén (Güroymak), Malazgirt, Varto, Patnos, Eleşkirt, Ağrı, Kars, galiba Digor, Erzurum’un Erz’i, Bayburt,  Erzincan, Kemah, Pertek, Mazgirt, Çemişgezek, Çapakçur, Kiğı, Harput, Palu, Ergani, Siverek ve saire Ermenice, ya da daha eski dillerden Ermeniceleşerek aktarılmış isimler. Bidlis ile Şirnak meçhul. Şehr-i Nûh? Sanmam.

Dikkat edersen, bu son paragraftakilerden önce saydıklarım arasında bunlarla boy ölçüşecek nitelikte kentsel kimliği olan tek yer Silvan, onun da harbi adı Süryanice.

*

Kıssadan hisse? Yok.


Elbette ilk baştaki heyheyler dönemi geçtikten sonra birileri oturup doğru dürüst Kürt tarihine çalışmak isteyecektir. Onlara malzeme olsun diye yazdım say.

8 Eylül 2013 Pazar

Yedi Uyurlar ve bişey bişey

Kuran’ın Kehf suresi 9. ayette Eshab-ı Kehf (yedi uyurlar) hikâyesini sunuş babında şöyle bir ifade geçiyor.

أَمْ حَسِبْتَ أَنَّ أَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّقِيمِ كَانُوا مِنْ آيَاتِنَا عَجَبًا
“Yoksa sen Eshab-ı kehf ve rakîmi bizim mucizelerimizden (delillerimizden) biri mi sandın?”

Buradaki rakîm رقيم sözcüğü problem. Çünkü Arapçada böyle bir kelime yok. Olsa belki RQM kökünden “kitabe, yazıt” gibi bir anlamı olabilir, ama onu da buradaki bağlama oturtmak kolay değil.

Nitekim 1400 yıl boyunca, tefsir ve tevil ehli kıvranmışlar. Peygamberin amcaoğlu ve tefsir ilminin piri sayılan İbn Abbas, rakîm mağaranın bulunduğun dağın, ya da vadinin, ya da yedi gencin yaşadığı kentin, ya da oradaki binanın adıdır diyen rivayetleri aktarmış. İkrime’nin aktarımına göre İbn Abbas, “kitap veya kitabe midir, yoksa bir bina adı mıdır” diyerek şüphesini belirtmiş. Kamus adlı klasik sözlük, “eshab-ı kehf’in veya onların atalarının veya onların hikâyesinin veya öğretisinin yazılı olduğu kurşundan levhanın adıdır” dedikten sonra, altı veya yedi ayrı yoruma yer vermiş; “yedi uyurların köpeğinin adıdır” veya “üzerine kitabenin konduğu yüksekçe bir taş yığınının adıdır” görüşleri bunlara dahil. Tacül Arus sözlüğü kelimenin Arapça olmayıp Yunan dilinden alınma olduğunu bildiren bir rivayeti aktarmış.

Modern Türkçe Kuran mealleri genellikle kitabeden gitmiş. Dİyanet İşlerinin yeni çevirisi risk almaktan kaçınmış, rakim deyip bırakmış. Edip Yüksel elbette sayısal yorumu uygun bulmuş.

Elmalılı: Ashab-ı Kehf'i ve Rakim'i (isimlerinin yazılı bulunduğu taş kitabeyi)…
Diyanet eski: Mağara ve Kitap ehlini…
Diyanet yeni: Ashab-ı Kehf ve Ashab-ı Rakîm’i …
Ahmet Tekin: Eshâb-ı Kehf (mağara arkadaşları) ve Eshâb-ı Rakım’in (Rakımli, üzerlerine yazılı anıt dikilenlerin)…
Yaşan Nuri Öztürk: Ashab-ı Kehf'i, mağara ve kitabe yâranını…
Edip Yüksel: Mağaradakilerin ve onlarla ilgili rakamların…

*
Hikâye malum, Kuran’dan önce de biliniyor.

Olay Efes’te geçer (ama burada geçen Ephesos’un bizim Selçuk’taki meşhur Ephesos mu, yoksa Maraş Afşin’deki öteki Ephesos mu olduğuna dair rivayet muhtelif)[1]. İmparator Decius zamanında (249-251) Hıristiyanlara yönelik zulümden kaçan yedi Hıristiyan genç bir mağaraya sığınır. Burada takdir-i ilahinin bir tecellisiyle yüzlerce yıl uyurlar. Uyanınca, aradan o kadar zaman geçtiğini bilmeden, aralarından birini erzak almaya şehre gönderirler. Çocuk Decius zamanının parasıyla ödeme yapınca olay anlaşılır. Yedi Uyurlar aziz ilan edilirler. Allahın hikmeti bir kez daha idrak edilir.

Eldeki en erken yazılı örnek, Süryani azizlerinden Suruc’lu Mor Yakub’un (Jacob of Sarug, 450-521) bir vaazında geçiyor.[2] Aynı döneme ait başka Süryani kaynaklarında da varmış. Bazı versiyonlarda yedi değil sekiz uyurdan söz edilmiş. Batıda hikâye en erken Tours’lu Aziz Gregorius’un (Gregory of Tours, 538-594) De Gloria Martyrum’unda aktarılmış.[3] Gregorius hikâyeyi bir Suriyeliden öğrendiğini belirtmiş. Avrupa ortaçağına ait “azizlerin yaşamı” derlemelerin birçoğunda “İmparator Decius Zamanında Yedi Aziz Uyurların Hikâyesi” mevcut.

Batılı kaynaklarda gençlerin adları Yunanca ve Latince karışık olmak üzere Dionysius, Maximinianus, Malchus, Martinianus, Serapion, Constantinius olarak geçiyor. Bu isimler Süryanice kaynaktan alınmış diye okudum, ama Süryanice orijinal yazım şeklini tespit edemedim. Bu mühim halbuki. Orijinal adlar Yunanca dahi olsa, ilk metin eğer Süryanice ise isimlerin de “Süryanileşmiş” biçimleriyle kaydedilmiş olması gerekir.

Decius adının Süryanice yazımıyla “rakîm” sözcüğü arasındaki görsel benzerliğe sanırım ilk önce ünlü şarkiyatçılardan Josef Horovitz işaret etmiş.[4] Horovitz’in “zayıf olasılık” diyerek geçiştirdiği tezi 1933’te Amerikalı Torrey daha ayrıntılı olarak değerlendirmiş.[5]

Süryani yazısında Decius (Deqyus) ve rakîm şöyle yazılıyor:
ܖܩܝܤ  dqys
ܪܩܝܡ  rqym
R üstündeki nokta, birbirine çok benzeyen d ve r harflerini ayırmak için modern Süryanicede icat edilmiş bir işaret. 6. yüzyılda henüz nokta yok.

Aynı alfabenin Yahudilerce (ve muhtemelen o dönemde Araplarca) kullanılan biçiminde benzerlik daha belirgin.
דקיס    dqys
רקים    rqym

Yok hayır, Kuran yazarı kimse, Allah veya Cebrail veya Muhammed “Süryanice metni yanlış okumuş” gibi bir sonuca varmıyoruz hemen. Ama Süryaniceyi yarım yamalak okuyan, veya bozuk ya da silik bir elyazması üzerinden bilgilenen birinin, Kuran yazarına yanlış bilgiyi sözlü olarak aktarmaması için bir sebep yok ki?

*
Muteber sayılan İslami kaynaklarda yedi gencin adları Yemliha, Mekselina, Mislina, Mernuş, Debernuş, Şazenuş, Kefeştatayyuş diye anılıyor. Bu biçimlerin nihai kaynağını araştıramadım; dolayısıyla bozulmanın hangi aşamada gerçekleştiğini bilemeyeceğim.

Lakin, Arapça el yazısında birbiriyle kolayca karışan f yerine n koyup iki tane daha n ekleyince Kefeştetayyuş قفشططيوش  o kadar kolay Konştantiniyyuş قنشطنطنيوش  oluyor ki, hayret etmemek mümkün değil. Serabiyus ile Sazenuş’un farkı da öyle, topu topu iki nokta.

*********
10 Eylül ilave:

Bizans Ortaçağının en ünlü azizler derlemesi olan Symeon Metaphrastes'in “Azizlerin Hayatı”nda (11. yy başı) Uyurların adı biraz farklı zikredilmiş: Maksimiliyanos, Iamblichos, Martinos, Yoannes, Dionysos, Eksakostodianós ve Antoninos.[6]  Benim yukarıda aktardığım liste, Tours’lu Gregorius’un Süryani kaynaklarına atfen aktardığı liste imiş.

Iamblichos ilgimi çekti. Besbelli bizdeki Yemliha’nın orijinali olacak. Neo-platonik felsefenin kurucularından biri sayılan bir tane meşhur Chalkis’li Iamblichos vardır, sene MS 240 küsur ila 320 küsur. Yunanca yazmasına rağmen meğer Süryani imiş, Halep yakınındaki Khalkis = Kınnesrin kentinde doğmuş. Adı da tabii ki Süryanice MLK kökünden yamlika veya yamlixa ܝܡܠܟܐ  “hükmeder, egemen” anlamında. Uyuyan Yemliha tabii ayrı kişi, ama belli ki geç antik devirde Süryanilerde kullanılan bir isimmiş.





[1] Her iki kentte, İslamöncesi dönemden beri “yedi uyurlar” adıyla hürmet gören mağaralar vardır. Yunanca Ephesos adı akkuzatif biçiminden Türkçeleştiğinde, doğal ses evrimiyle Efson, Efşon veya Afşun halini alır. Kasabaya adını verdiği rivayet edilen “Selçuklu komutanı Afşin”in gerçek bir kişi mi, yoksa toponimik bir lakap mı olduğu araştırılmaya değer konudur.

[2] İnternette Süryanice orijinali var (Land, Anecdota Syriaca, Leiden 1862, III.87-99), ama okumaya teşebbüs etmedim. Bilgi için Ortiz, Patrologia Syriaca, Roma 1958, s. 189. Urfa’nın Suruc ilçesinin Süryanice adı olan Serug Miladi birinci yüzyıldan beri kaydedilmiştir.

[4] Horovitz, Koranische Untersuchungen (1926) s. 95.

[5] Torrey, The Jewish Foundations of Islam (1933), http://www.truthnet.org/islam/Jewish/.