28 Haziran 2014 Cumartesi

Alaturka nağmeler

"Almanya'da yabancılara Türk sanat müziğini anlatırken "türkische Kunstmusik" diyoruz. Türk Sanat Müziği ismi sizce uygun mu? Yoksa bu da uydurulmuş bir isim mi?"

"Türk sanat müziği" TRT'nin yanılmıyorsam 1960'larda, hatta 1970'lerde uydurduğu bir bürokratik kamuflaj tabiridir. Sanat olmayan müzik mi var? Varsa hangisi?

Bence bu kasten yanıltıcı başlık altında birbiriyle alakasız üç müzik türü bir araya getiriliyor. Aralarındaki ilişki aşağı yukarı Beethoven ile Beatles arasındaki kadardır - aynı coğrafya, benzer perde dizileri, o kadar.

Birincisi Osmanlı saray müziği, osmanische Hofmusik diyelim, 17. yüzyıldan ya da Lale Devri'nden 1850-60'lara kadar. Rafine ve hoş bir müziktir. Zevkle dinlenir. Çağdaş Batı müziğine oranla ifade yelpazesi ve keşif cüreti çok kısıtlıdır. "Ne zarif bir dil, keşke söyleyecek bir şeyi olsaydı" dedirtir.

İkincisi geç Osmanlı pop müziğidir. 1860'lardan 1930'lara kadar sürer. Fesle çağdaştır. İstanbul orta sınıflarının popüler eğlence müziğidir. Batıda o devirde ortaya çıkan "Yüksek müzik" (Wagner, Mahler, Schönberg ...) ile şanson ve kabare ve müzikhol müziği ayrımında net bir şekilde ikincisine tekabül eder. Şevki Bey ve Tanburi Arif Beylerle başlayıp Lemi Atlı ve Münir Nurettin'e kadar devam eder. Hoş popüler melodileri ve hayli basit bir duyarlılığı vardır. Nostaljiktir. Rakıyla iyi gider. 

Üçüncüsü 'proto-arabesk' diyebileceğimiz 1930-1970'ler meyhane müziğidir. Gerek güfte, gerek beste kalitesi açısından ("ben seni ellerin olsun diye mi sevdim") ülkenin o devirdeki gerçeklerine uygun, feci bir bayağılığın temsilcisidir. 1970-80'lerde kalite bakımından biraz evrilerek arabesk müziği doğurmuştur.

Nevzat Atlığ yönetiminde TRT korosu tarafından asık suratlı, kaskatı bir taşra ciddiyetiyle icra edilmek dışında bu üç müzik tarzı arasında ne gibi bir ortaklık olabileceğini anlamaktan acizim. Makam dersen, Madonna ile Beyonce'nin de do majör ile la minörden şaştığını duymadım. Sırf bu yüzden onları da çağdaş Haydn mı sayalım?

*
Madem bu mevzulara girdik, sor bakalım 19. yy sonlarında bir Osmanlı "yüksek müziğinin" (Rauf Yekta Beyin teorik çabalarına yahut Darülelhan bünyesindeki birtakım cılız arayışları bir yana bıraksan) gelişememiş olmasını nasıl açıklayacağız. Dede Efendi'den neden bir Brahms Efendi yahut bir Kemani Piyotr İlyiç türemedi?

Geç devir Osmanlı seçkin sınıfının, gerek ekonomik gerek kültürel özgüvenden yoksun, son derece dar bir zümre olması mıdır sebep? O küçük azınlığın da, özgün bir müzik geleneğini desteklemek yerine Batı müziğinin tüketicisi olmakla yetinmesi midir? (Keçecizade Fuad Paşa da, Damat Ferid Paşa da klasik Batı müziği hayranıdır; Mecelle müellifi Ahmet Cevdet Paşa kızlarına Avrupalı hocalardan piyano dersi aldırır.)

Rusya'da, Macaristan'da, hatta uyduruk Romanya'da, yerli gelenekle alakası olmadığı halde, Avrupai tarzda iyi besteciler çıkarken burada ilaç için bir tane çıkmamasının sebebi nedir? En üst tabaka Batı müziğine yönelirken, orta sınıfın o müziği benimsememesi, alaturka santimantal popla yetinmesi midir?

(Ne yerli, ne Avrupai "yüksek müziğin" yetişmediği bu topraklarda, yıllar sonra, 1930-40'larda, devlet serasında suni ilkahla alafranga besteci yetiştirme denemeleri yapılacaktır. Sonuç, Adnan Saygun'dur.)

Önemsiz sorular değil bunlar. Osmanlı medeniyeti neden çürüdü ve tükendi sorusuyla yakından bağlantılı mevzular. Ahir zamanda Osmanlı'yı ihya etmeye kalkışan fantezistleri de ilgilendirse gerek.

11 yorum:

  1. Sevan hocanın sualine cevap:

    Gene dinle alakalı. Avrupa Hristiyan medeniyetinde resim de, müzik de hatta tiyatro ve mimari de dahil, diğer nice sanatların kökeni kilisedendir. Evet gerçekten de bizim topraklarda orta sınıf tasvip etmediği için Avrupaî tarzda sanat kadük ve sakil kalmıştır. Günde 5 vakit ezan dinleyen, mescitte Arapça ilahi okuyan, teganni makamla okunan Kur'an ı tilavet eden bir milletteki Arab-esk aşkı ölmez. Suret zaten katiyen haram olduğu için ne resim ne heykel(=put) inkişaf etmez. Bunları, hat, tezhip, tezyinat ve resimvari minyatür ikame eder. Tabi az biraz coğrafyanın tesiri var. Ibn Haldun, " Coğrafya kaderdir " der. Türkiye’nin coğrafi pozisyonunun Ortadoğuda olması da onu Avrupa'dan uzaklaştırıcı bir unsur.
    Yanıtla
  2. Hak verdiğim noktalar olsa da: Müzikleri bu şekilde, "ideolojik" olarak karşılaştırmak ne kadar anlamlı? Batı müziğinde çok-seslilik var, bizim müziklerde kompleks ritmler ve makamların zenginliği. Batıda akademi var, bizde meşk sistemi. Ki onu da hiç hor görmezdim. Salih Bilgin gibi bir usta neyzen size 19. yüzyıla kadar 8 kuşak hocalarını ve hocalarının hocalarını sayabiliyor. Brahms efendi derken de beklentiniz en yüksek yere koyduğunuz Avrupa akademik müziği olsa gerek. Müzikleri "yarıştırmak" belki güzel bir yazı ekzersizi, ama müziğin numarası, birkaç notayla bütün bunları anlamsız kılması - ister Bach, ister Dede Efendi, ister o harika akademik çevrelerde yıllarca "primitif" olarak hor görülen Afrika müzikleri olsun.. (konuyla tam alâkalı değil ama Steve Reich'ın Hugh Tracey'nin ellili yıllarda Afrika'da yaptığı alan kayıtlarını dinlediğine adım gibi eminim). O yüzden, bu ilginç bir yazı olsa da ben cd-çalara bir "türk sanat müziği" albümü koyayım da pazarın keyfi çıksın. Müzik, hakkında ne yazılırsa yazılsın yine de daha güçlü çıkıyor, bu da yazarlara dert olsun.
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Şunu eklemek isterim: Bu zor şartlarda bloga yazı yazmaya devam ettiğiniz ve hatta yorumları yayınladığınız için teşekkürler. Takip ettiğim en nitelikli bloglardan biri. Her dediğinize katılmasam da, her yazı üzerinde düşünülesi ve ufuk açıcı. Emeğinize sağlık. Umarım yakında bu saçmalık biter ve özgürlüğünüze kavuşursunuz. Saygılar
  3. Sahip olduğunuz lisan ve kültür bilginizin fevkaladeliğine rağmen musiki hakkında bu derece sığ ve iptidai analizler yapmış olmanız düşündürücü olduğu kadar esef de verici. Daha önce hiç şaragan dinlememiş olmanız mümkün olabilir mi?
    Yanıtla
  4. Uydurulmayan isimmi var ki?

    Sanat, san at olmalı değil mi? Sanlık diye bir şey. Saygınlık, itibarlık, şanlık, ünlük, şöhrlük (şöhret).
    Yanıtla
  5. Hocam sizi yıllardır okuyorum takip ediyorum,size çok sövüyorum yalanım yok. Böyle arada sırada eleştiri yazasım geliyor karalıyorum bir bakıyorum tehditler alıyorsunuz,siliyorum tüm eleştirilerimi,yine tam güzel bir eleştiri yazmak istiyorum hop hapistesiniz. Yazı yazsam gayri ciddi yazarım,kimse takmaz ama olsun takan olur da diyorum bu mahallenin huysuz ihtiyarına karşı kullanır.

    Bende bu yüzden daha sığ eleştiriler yapacağım, bir taşlama yaparken gaydırı gubbak romanya demeniz çirkin olmuş konu ne ? Yazının amacı ne ? Verilen örnekler yazıya anlam katmamış,saldırganlık katmış. Gelelim konuya bunun bir çok sebebi olduğu zaten aşikar sadece din değil,işte bir burjuvazi olmadığından osmanlı'nın üst zümresini sadece bürokratların oluşturduğundan dem vurarak konu genişletilebilir,açılabilir,sosyal ve ekonomik yapısından örnekler vererek konu somut deliller ile anlamlandırılabilir vs.

    Sonuca da gelirsek mesaj vermek istediğiniz kesim zaten yazınızı algılamayacak. Bu elde var bir. Onun dışında Edward Gibbon okuyorsunuz acaba Roma'nın çöküşü müziksizlik le mi alakalı ? Veya Roma'nın yükselişinde ve çöküşünde müziğin ne gibi yeri ve önemi var ? Hiç araştırdınız mı ? Bu elde var iki. Bir üçüncüsü bu yazının sonucu olarak elitizm övgüsü çıkar,burjuvazi aşkı çıkar. Yüksek Müzik ne ola ki ? Ne kadar çirkin bir sözcük. Sanatın böyle tanımlanması elitist romantizmi olsa gerek.
    Yanıtla
  6. Sanat, sayat saymak saygınlık oluyorsa, o zaman sanat müziği, saygınlık müziği, saygınların müziği mi oluyor? Diğer müzikler saygınlığı olmayan insanların müziği.

    Müzik, neşe veren, üzgün olmayan, üzgünlüğü gideren ise, böylece sanat müzik, saygın neşelik filan oluyor herhalde.
    Yanıtla
  7. Türk sanat müziğinin kökeni Bizans müziği diye duymuştum, ne derece doğru bilemem, ama Yunanistan'da bir kilise ayini müziğinin nameleri türk sanat müziğine benziyordu ama çok seslisi...
    Yanıtla

27 Haziran 2014 Cuma

Roma'nın Gerileyiş ve Çöküşü


Hayatta okuduğun en iyi kitabı söyle diye illa ısrar ederseniz Gibbon, Roma İmparatorluğu'nun Gerileyiş ve Çöküşü derim. Düzyazıda İngiliz dilinin en büyük şaheseridir. 18. yüzyıl orgları gibi haşmetli bir sesi vardır; aradan rastgele iki cümle seç, oku, tanırsın. Hemen her cümlesinde deha kıvılcımı parlar - kah ince bir hiciv, kah beklenmedik bir paradoks, kah gümbürtülü bir epigram.

Taassubun ve Hıristiyan kilisesinin amansız düşmanıdır. Tarihin en büyük medeniyet projesinin çöküşünden onları sorumlu tutar. Moralisttir. Aklı ve erdemi yüceltir; cehaleti, riyayı, dalkavukluğu, lüksü ve partizanlığı lanetler. Anlattığı şey, bir dizi ahlaki dramdır. Sonraki tarihçilerde eksik olan o duyguya kapılırsın, tarihin gerçekten anlatmaya değer bir anlamı olduğuna inanırsın. Başkaları da o duyguyu tatmıştır: gençliğinde haylaz bir mirasyedi olan Winston Churchill, Hindistan'da şark hizmetindeyken Gibbon okur, siyasete atılıp dünyayı değiştirmeye karar verir.

Olguları kusursuzdur. Bir cümlenin köşesine sıkışmış en ince nüansta ve retoriğin şehvetine kapılmış göründüğü en cüretkar genellemede, kırk küsur yıl sürmüş bir okuma çabasının ve hiçbir okuduğunu unutmayan fenomenal bir hafızanın izi görülür. Eleştirici ve sorgulayıcıdır. Bir dönem parlamentoda bulunduğundan, iktidarın mantığını bilir, siyasetçinin ruhunu tanır. Her duyduğuna inanmaz. Dipnotlarında aralıksız kendiyle ve kaynaklarıyla kavga eder.

Bir gün bu konuda ciddi bir makale yazacak olursam belki Gibbon'ın dipnotları hakkında yazarım. Oradaki Gibbon, pudralı peruğunu çıkarmış, kolları sıvamış bir Gibbon'dur. Daha alaycı ve daha kırılgandır. Başkalarının hatalarını didiklerken, kendi düştüğü veya düşebileceği tuzaklarla hesaplaşır.

*
Modern Library basımında Decline and Fall 3200 küsur sayfadır. İlk kez 1980-81 kışında, Brooklyn'de kötü bir apartman dairesinde, işsiz, parasız, amaçsız otururken okudum. Üç yıl sonra, 123. sokaktaki evde bir daha baştan sonra okudum. Şirince'ye geldikten sonra, 1995 veya 96 olmalı, bir daha okudum. O günden beri yatağımın baş ucunda durur. Ara sıra rastgele bir yerden açıp, dondurma yalar gibi birkaç sayfasını okurum. Bazen takılıp, beş on gün bırakamadığım olur.

*
Arsen, büyük oğlum, İskoçya'daki St. Andrews üniversitesinde Klasikler okuyor. Latinceyi hatmetti, Roma tarihinde beni birkaç gömlek aştı, Eski Yunanca ile cebelleşiyor.

Biraz reklam yapayım. St. Andrews Klasiklerde galiba dünyada bir numara; Cambridge ve hatta Harvard'dan iyi olduğu söyleniyor. Bizimki, Avustralyalı ve Kanadalıları saymazsan, bölümde tek yabancı öğrenci. Ve söylediğine göre, sınıfın birincisi.

İşin kötü yanı, kısmen ırsi olduğunu zannettiğim ukalalık. Şakran'a gönderildiğim hafta ziyaretime geldi, Gibbon'u boş verip Mommsen okumam gerektiğini bildirdi. Daha bilimselmiş, işin ciğeri oradaymış.

Peki dedim, boynumuz kıldan ince, okuyacağız. Facebook'a yazdık; sağolsun, başta sevgili Emin Kaya olmak üzere üç yerden üç ayrı edisyonu geldi, en ele geliri altı cilt, iki bin küsur sayfa. Geçen gün giriştim. İlk izlenimim: ı-ıh, tadı güzel değil. Kurumsal ve sosyal tarih. 19. yüzyıl Alman akademik üslubunun kaskatı sevimsizliği. Gibbon dramsa, bu anatomi ders kitabı.

Ama söz, pes etmeden sonuna kadar okuyacağım. Sonuçta tarih literatürünün temel taşlarından biri, bu yaşa kadar okumamış olmak ayıp. Belki okudukça açılır, beğenirim; burada dediklerimi yutmak zorunda kalırım.

Vakit bol ne de olsa.

3 yorum:

  1. Merhaba! Merak ettim, Gibbon'ın kitabını şimdi alacak olsanız yine Modern Library edisyonunu mu tercih ederdiniz? Editörü Hans-Friedeich Müller olan kısaltılmış edisyon mu? Zaten aklımdaydı, yazınızı okuyunca hemen alıp okumaya heveslendim, o sebeple soruyorum. Çok teşekkürler şimdiden.
    Yanıtla
  2. Gibbon'ın "Roma İmparatorluğu'nun Gerileyiş ve ve Çöküşü " eserini Almancaya tercüme eden de başka bir deha olan Moltke'dir.
    Yanıtla

17 Haziran 2014 Salı

Sorularınıza itinayla cevap verilir 4


Cezaevinde vakit kolay geçmiyor. Yardımcı olmak için arkadaşlar bana sorular gönderiyor, ben de kağıt kalemi alıp cevap yazıyorum. Buyurun, üç tane:


"Dağdaki çobanın oyuyla benim oyum bir mi? Ne dersiniz?"


Derin bir paradokstur. "Demokrasiyi" haddinden fazla ciddiye alırsan çobanın oyuyla benim oyumun eşitliği insanı rahatsız eder. Fazla ciddiye almazsan, eşitliğin hikmetini daha iyi anlarsın.


Hiçbir toplumda halkoyu, iktidarın tek kaynağı değildir. Her toplumda ve her toplum biriminde, alim cahilden, amir memurdan, zengin fakirden, haklı haksızdan, hakim cemaate mensup olan olmayandan daha güçlüdür. Borusu daha gür öter.

Demokrasinin işlevi, toplumda var olan, her zaman var olacak olan, var olması aklın ve ahlakın gereği olan bu eşitsizlikleri dengelemektir. Yumuşatmaktır. Kamu yönetiminde cahilin, memurun, fakirin, haksızın ve zencinin sesini duyurmaktır. Doğal ve edinilmiş üstünlüklerin, kahredici bir tahakküme dönüşmesine set çekmektir.

Elbette dağdaki çobanın oyu şehirdeki alimin ve amirin oyuna üstün olacak. Halkoyu, telafi mekanizmasıdır. Alim ile amir zaten maçı almışlar, karşı tarafın tek golüne itiraz etmek neden?

Ne zaman ki o golün sarhoşluğuyla dağdakiler alimin ilmine, amirin emrine, haklının hakkına ve zenginin alın teriyle edinilmiş servetine göz koymaya başlarlar, işler o zaman çığırından çıkmaya başlar. Çobanın oyu o zaman göze batar.

"Özgürlük nedir?"

Aklınla ve vicdanınla baş başa kalabilmektir. Açlığın gurultusundan, zorbanın homurtusundan ve mahallelinin mırıltısından nefsini arındırabilmektir. Zor iştir. Saf halini gören olmamıştır. Azıcık yanına yaklaşabilirsen şanslı sayılırsın.

Akıl dediğin şey, hakikati arama melekesidir. Vicdan, hakkı arama melekesidir. Hak ve hakikat, aynı madalyonun iki yüzüdür. İnsan evladını diğer hayvanlardan - koyundan, köpekten ve maymundan - ayıran temel haslettir. Demek ki özgürlük, insanı insan yapan şeydir. Ya da "daha fazla" insan yapan şeydir diyelim. İnsanlaşmanın şartıdır. Özgürlük yoksa koyun olabilirsin, köpek olabilirsin, maymun olabilirsin. Belki rahat da edersin. Ama insanlığın eksik kalır. Hakikat duygun körelir. Hak duygun dumura uğrar.

Özgür olmamak demek, açlığın veya zorbanın veya mahallenin kölesi olmak demektir. Tercihlerini ve eylemlerini, bedensel iştahlarınla veya korkularınla veya toplumsal sadakatlerinle yönlendirmektir. Diğer hayvanlar da yapar bu kadarını. İnsanı insan yapan şey, nadiren de olsa, bu köleliği aşabilmesidir. Durup, "bu işin doğrusu ne?" diye sorabilmesidir.

O soruyu sormanı teşvik eden ortamın adına özgürlük diyoruz. Eğer ahlak felsefesi diye bir şey varsa, gerçekten kayda değer tek konusu özgürlük olmalı sanırım.

"Dine inanmak/bağlanmak zeka gerektirir mi?"

Dindar olmak, 1) ana babanın anlattığı masalları tekrarlamak ve sonraki kuşağa aktarmak, 2) onların önemsediği birtakım törensel davranışları sürdürmek, 3) onların bazı toplumlara ve cemaatlere ilişkin önyargılarını paylaşmak demektir. Bunun için asgari seviyeden öte bir zekâ gerekmez sanırım.


Elbette dindar olan zeki insanlar da var. Bunlar, hayatta önlerine çıkan yeni olguları, yeni ahlaki ikilemleri, anne babalarından miras zihinsel çerçeve içinde anlamlandırmaya çalışan insanlardır. Eskiden, daha iyi modeller yokken veya yeterince bilinmiyorken, değerli fikirler üretebilmişlerdir. O çağın mütevazı paradigmaları çerçevesinde, insanoğlunun dünyayı ve kendini kavrama çabasına katkıda bulunabilmişlerdir.

Bugün ise - gerek bilimsel gerek ahlaki sahada - alternatifler o kadar zengin ve o kadar üstündür ki, zeki insanların hala eski çağların ilkel paradigmaları çerçevesinde dünya görüşü üretmeye çalışmasını, en iyi yorumla, ana babalarına yönelik abartılı bir sadakate yormaktan başka ihtimal düşünemiyorum.

İnternet çağında güvercinle mesaj göndermek hoş bir hobi olabilir. Ama kalkıp da bunun tek veya en doğru iletişim yöntemi olduğunu iddia ederlerse, o zaman, zekalarından, ya da - daha kötüsü - dürüstlüklerinden şüphe etmekten başka çaremiz kalmaz.

6 yorum:

  1. Ben çok alakasız bir soru sormak istiyorum, hem biraz kafayı dağıtmış oluruz...
    Bildiğimiz gibi ABD'nin Mars'a geri dönmemek üzere insan gönderme projesi var. Sizce;
    1. Bu projede çocuk yaştaki kişilerin seçilip bu iş için yetiştirilmesi etik mi? Böylesi bir karar çocuğa bırakılabilir mi? Ya da böylesi bir kararı çocuk adına yetiştinler verebilir mi? Çocukları böyle bir düşünceyle yetiştirmek ve bunu ona çocukluğu boyunca empoze etmek, insan haklarına aykırı değil mi?
    2. Bildiğimiz gibi Mars'ta yüzey sıcaklığı -100 ile -50 derece arasında değişiyor. Atmosfer basıncı Dünya'dakinin yüzde biri... Toprak permafrost halinde (beton gibi donmuş...) Atmosfer solunamıyor... Bitki ve hayvan yetiştirilemiyor... Mars yüzeyi her yeri kaplayan ve hatta uzay giysilerinin içine kadar sızan bir tozla kaplı... Yerçekimi dünyadakinin yarısı ya da üçte biri kadar... Hiç bir teknoloji yok, oraya gönderilen teknolojiler de zamanla bozulup kullanılmaz hale gelecek... Bir kaç insanın böylesi bir cehenneme göndermeye ikna etmek, sanki onlara Star Trek'deki Atılgan teknolojisini sunuyormuş gibi kamuoyuna lanse etmek doğru mu?
    3. (1) ve (2) nolu etik sorunları bir kenara bırakalım, sizce ABD bunu yapabilir mi? Gücü yeter mi?
    Yanıtla
  2. Sevan hocam, benim görebildiğim kadarıyla Mehmet Altan sanki hafiften ümidi kesmeye başlamış. Türkiye’deki Islamlaşma temayülünden gerçekten biraz ürkmeye başlamış, ki yakın zamana kadar AKPyi ağır tenkit etmekle beraber irtica korkusu pek yoktu. Üstelik bence de haklıdır.

    Avrupa Birliği de Türkiye için artık yalan oldu gibi. Bana göre de genel manada halk muhafazakarlaşmıyor ama devlet eliyle ciddi bir gayretle zorlama söz konusu... Bu işin sonu sizce nereye varır ? Valla doğru söze hasret kaldık !
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Liberal İslamcıları iktidara getirmek için kendisi ve kardeşi az uğraşmadılar, jeton yeni mi düşmüş. Ben size olacakları söyleyeyim: 2023 dedikleri Şeriatın geliş tarihidir. Şeriatı kendilerinin getiremeyeceğini biliyorlar, o yüzden ISİD gibi örgütleri kullanacaklar. Türkiyede iki sene içinde çok ciddi cihatçı terör başlayacaktır. Sonrasında 6-7 yıl içinde çok kanlı bir harekatla, şeriatı zorla getirecekler ve bunu ne ordu, ne halk, ne de polis güçleri önleyecek, hatta kıllarını bile kıpırdatmayacaklar... AKP tayfası bütün bunları planladı bile...
  3. Yukarıdaki yazıyı okuyunca böyle bir insanın ceza evinde tutulmasına çok üzüldüm.En kısa zamanda özgürlüğünüze kavuşmanızı diliyorum.
    Yanıtla
  4. Parlamenter demokrasilerin -özellikle şimdiki haliyle- yoksul ve ezilenler adına bir denge aracı olarak anlatan kişinin ya siyaset biliminden nasibini almamış olması ya da yeni bir paradigma yaratabilecek dehaya sahip olması gerek kanımca. Bir burjuva demokrasisi düşün ki, kendisini yok edebilecek bir rakip yaratıcak, bu neoliberal çağda:) Teori yoksunu adamcağız.
    Yanıtla
  5. Oy vermeme özgürlüğü olmayışı ile demokrasi nasıl bağdaşır? Düzen muhâlif oylardan değil de niye oy vermeyenlerden korkmaktadır? Demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan partiler ne kadar demokrattır? Parti içi demokrasi ne kadar mevcuttur? Aday tespitinden meclisteki parmak kaldırılacak konulara kadar gerçekten demokratik özgürlük işliyor mu? Parti başkanları sadece halkın değil; başkanı olduğu vekiller ve kadroların başında bile diktatörlük mü yapıyor dersiniz? Kendi partisinde demokrasiyi uygulamayanların demokratlığı inandırıcı mıdır? Yoksa partiden ülkeye her uygulama yöneticilerin hevâlarına, menfaat ve çıkarlarına göre düzenleniyor da demokrasi kavramı bu oyunu halka yutturmak için mi dillendiriliyor? Demokrasi beşerî diktalara bir kılıf mıdır? İnsanlar milletvekili seçtiklerini zannederler, aslında birer sekreter seçmektedirler. Uygulatıcılar değildir seçilenler, uygulayıcıdırlar. Bir dâvâ partisi hiçbir yerde iktidara gelemez. Gelmesi için gerçekten ve her yönden değişmesi, egemen güçlerin tehlikeli saymayacak şekilde onlardan yana olması gerekir. Demokrasilerde halk adına halkın seçtikleri hüküm koyar, kanun yaparlar. Ama kendi yaptıkları kanunları üç-beş sene geçmeden değiştirmeye çalışırlar. Demokrasilerde kanunlar yaz-boz tahtasıdır. Doğru, âdil diye kabul edilen kanunlar birkaç sene sonra savunulamaz hale gelir. Bu durum insanların yaptıkları kanunların yeterli, yanlışsız ve zamana dayanıklı olmadığını göstermiyor mu? Batının laiklik, özgürlük vb. hemen tüm kavramları gibi demokrasi kavramı da kaypaktır. Sınırı, tanımı çok belirgin değildir. İsteyen istediği yere çekebilir. Yöneticiler ve etkin güçler içini istedikleri gibi doldurabilir. “Halkın kendi kendini yönetmesi” belki tek ortak tanım. Demokrasi denince halkın yönetime katılmasından sonra ilk akla gelen sloganlar “insan hakları ve özgürlükler”dir. Bu parlak sözlerin hangi insanların hakkını ve ne tür bir özgürlüğü kastettiği üzerinde pek durulmaz. Halbuki her hakkın bir sorumluluğu ve her özgürlüğün bir sınırı vardır. Demokrasilerde bunlar da kaypaktır. Demokrasi sadece yönetici seçmekten veya insan hakları gibi yuvarlak laflardan ibâret midir? Yoksa o aynı zamanda kendine göre bir dünya görüşü, hayat anlayışı, yaşam biçimi olan bir ideoloji midir? Özellikle Türkiye gibi yerlerde %80 oy alsanız da istediğiniz değişim ve dönüşümü gerçekleştiremezsiniz. Güç odakları, derin devlet, reelpolitik, bürokratik oligarşi, medya ve para babaları, sivil toplum kuruluşları, bütün bu silâhlı ve silâhsız güçlerle demokrasi nasıl uzlaşıyor?
    giyasettinabusak.wordpress.com/2012/04/29/demokrasi/
    Demokrasi uygulamaya geçtiği tarihten günümüze kadar sadece iki partinin olduğu yerlerde bile hiçbir zaman, hiçbir parti çoğunluğu sağlayarak iktidar olmuş değildir. Çünkü seçimlere katılmayanlar vardır; yönlendirilenler, kandırılanlar, halka sorulmadan aday gösterilenler, kendisini tam olarak temsil etmediğinden mecbûren kendisine en yakın olduğunu sandığı veya ehven kişiyi seçmek zorunda bırakılanlar vardır. Dolayısıyla demokrasi uygulanması imkânsız bir tezdir, bir ütopyadır. Şimdiye kadar batı felsefelerinde ortaya çıkmış olan ütopyalardan bir ütopya. Fakat bu demokratik sihirbazlar, medya ve diğer imkânlar (bilim adamları, eğitim kurumları, düşünürler) vâsıtasıyla, demokrasinin ütopya olma özelliğini insanların gözlerinden saklıyorlar. İnsanların bunu görmelerine mümkün mertebe imkân ve fırsat tanımamaya çalışıyorlar. Gerçeğin görülmesine sebep olacak herhangi bir şey olduğu zaman birtakım oyalamalar icat edilerek insanlar onlarla meşgul edilir ve gerçeğe nüfuz etmeleri böylelikle önlenmiş olur. Kanaatleri samimi olarak kabul görmeyen azınlık ise demokraside her zaman bir küskünler kitlesi meydana getirir. Dolayısıyla yapılan uygulamalara bu muhâlefettekiler hiçbir zaman katılmazlar.
    facebook.com/permalink.php?id=510419838992966&story_fbid=654344031267212
    Yanıtla