9 Mart 2015 Pazartesi

Hazine nasıl aranır?

Eski Farsça sözcüğün, diğer eski Hint-İran dillerinde görülen burunsul ŋ sesiyle gaŋz olması lazım, Fransızca France der gibi, varla yok arası bir /n/ sesi düşün. Eski Farsça çok az yazılı belgesi olan bir dil olduğundan kaydedilmemiş. Orta Farsçada (yani MS 0-700 arası) ganz, gazn, ganznak, ganzînak biçimleriyle bol bol karşımıza çıkıyor. Bkz. Durkin-Meisterernst, Middle Persian, sf. 163 ve 170. Bildiğimiz "hazine" demek, binbir gece masallarında padişahın altın ve mücevheratla doldurduğu korunaklı kasa dairesi. Antik İran coğrafyasının her ucunda şehir ve kasaba adı olarak kullanılmış. Azerbaycan'daki Gence, Afganistan'daki Gazne, Filistin'deki Gaza hep aynı. Keza şimdiki Bingöl yakınında eskiden il merkezi iken 1925'te taş üstüne taş bırakmamacasına yıkılan Genc şehri. (Bugünkü Genç ilçesi değil, orası sonradan yapma bir yer.) Keza Van Gölü'nün güney yakasında bir zamanlar benim köy inşa etmeye heveslendiğim Ganzak köyü. Hepsi de bir tarihte padişah maliyesinin bir şubesini konuk etmişler.

Şarkta padişahlık adabını bin küsur sene boyunca İranlılar belirlediğinden, komşu dillerin tümü bu kavramı Farsçadan ödünç almışlar. Ermenice gandz գանձ, bugünkü bizim lehçede telaffuzu kants, İranî bir alıntı, "hazine" demek. Arapça xazne veya xazîne keza. Osmanlıca metinlerde Farsçadan direkt alınma genc ve gencîne ile Arapçalaştırılmış hazne ve hazîne eş sıklıkta geçer. Ama bugünkü dile sadece bu sonuncular kalmış.


Eski Yunanca gáza "hazine", ilk kez Aristo'nun talebesi Theophrastos'ta geçiyor, yani İskender fetihlerinden az bir şey sonra. Lewis & Short sözlüğü, Clarendon Press 1996 basımı, sf 335, "Farsça bir sözcüktür" diye belirtmiş. Nereden bilmiş diye normal olarak Perseus'tan orijinal metinleri bulup çek ederim ama burada öyle bir imkânım yok, inanacağız. Bizans'ta gazophylaks "hazine nazırı", Ortaçağ Latincesinde de gazophylacium görülüyor, mesela Luca kentinin 14. yy'a ait vekayiinde, bkz. Du Cange, Glossarium, cilt IV sf. 49. Ayrıca Yunanca küçültme ekiyle gazaria varmış, o da hazine, aslında "hazinecik, küçük hazine". Aynı sayfada.

Venedik lehçesinde gaza "bir para birimi, kese" diye geçiyor. Sanırım kastettikleri şey bilfiil basılı bir sikke değil, bir ödeme birimi. Osmanlı'da bir kese akça da aynen öyledir, belli ki ticari hayatta alışılagelmiş bir miktar kastediliyor, yoksa "elli kese altın haraç ödedi" dediği zaman ne demek istediği anlaşılmazdı, kesenin ufağı var büyüğü var. Gazeta gaza'nın küçüğü, "kesecik". Sözlüğe "Venedik'te bir para birimi" diye yazmışım. Venedikçe kaynaklarım elimde değil, şimdi kuşkuya düştüm, gazeta diye bir sikke var mı gerçekten, yoksa yine itibari bir miktar mı kastediliyor. Bilemedim, sinir oldum.

(İtalyanca gazetta Venedikçede tek t ile gazeta olur, o da aklınızda bulunsun.)

Venedik'te Gazeta adını taşıyan haber bültenleri ilkin 16. yy'ın son yıllarında basılmaya başlanmış. "Kesecik" mi demek istemişler, yoksa bazı popüler etimoloji kaynaklarında yazdığı gibi nüshası bir gazeta fiyatına satıldığı için mi öyle denmiş, onu da bilemedim. Hadise Avrupa çapında ilgi görmüş, Venedik'in kendine has dedikoducu tüccar cumhuriyetine özgü bir kurum olarak görülmüş. Venedik dışında ilk Gazette Otuz Yıl Savaşlarının ilk yıllarında, yani 1620'lerde, Almanya'da meşhur banker ailesi Fugger'ler tarafından çıkarılmış – ki Fugger'lerin de o yıllarda bir ayağının Venedik'te olduğu malumdur. Gazetelerin ne bela şeyler olduğuna dair bilinen ilk eleştirel makaleyi 1626 veya 28 gibi bir tarihte Tübingen üniversitesinde siyasal bilgiler hocası olan Christoph Besold yazmış. Bu Besold hakkında 1982'de üç-dört ay uğraşıp uzun bir makale yazmıştım, oradan biliyorum.

Fransa'da saray haberlerini derleyen ilk gazette 14. Louis zamanında çıktı diye hatırlıyorum, 1600'lerin ikinci yarısı olmalı. Osmanlıda gazeta evrakı deyimini en erken Ebubekir Ratıb Efendi'nin 1792 tarihli Nemçe Sefaretnamesinde bulmuşum. Daha erkenini bilen varsa haber etsin lütfen.

Bir tane daha kelimemiz var bu kökten gelen, kırk yıl düşünsen aklına gelmez.

Aramiceye bakıyoruz. Genez גֵנֶז Kudüs'teki tapınak hazinesine verilen ad. Tevrat'ta geçermiş, metin elimde yok, ama nesine isterseniz varım, İranlıların sponsorluğunda inşa edilen İkinci Tapınak devrine, yani MÖ 500'den sonrasına aittir. Ginzâ, gnîzâ ve ginzak, Talmud'da, yani Milat sonrasında, "treasury, store" diye geçiyor. Bkz. Jastrow, Targumim ve Talmud Sözlüğü, sf. 258. Bir tane meşhur Kahire genîza'sı vardır (Cairo genizah), bilir misiniz? Kahire'deki bir Yahudi sinagogunun Ortaçağ'a ait evrak arşivi, 20. yy'da keşfedildi, Ortaçağ Mısır sosyal tarihine ve Ortaçağ Yahudi tarihine ilişkin eldeki en önemli bilgi kaynağıdır. O konuları okumaya niyetlenince her yerde karşınıza çıkar.

Aramice /g/ sesinin Arapçada daima /c/ okunduğunu biliyoruz. Peki Arapça cinâze yahut cenâze ne demek? Esasen "sanduka" sanırım, ikincil olarak "sanduka ile birlikte ceset" yahut cesedin kendisi. Bkz. Lane, An Arabic Lexicon, cilt II sf. 470. Anlam kayması müthiş: hazine > sanduka > ceset. Tam olarak ne zaman, nerede ve hangi kültürel koşullarda o anlam kayması gerçekleşmiş? İslam öncesi mi sonrası mı? Aramca bünyesinde mi Arapçada mı? Teolojik kasti neymiş? Bulabilsen kültür tarihine ilişkin başlı başına bir eser olur. Buluruz belki bir gün.

Nektar ve Batı

Theba kentini kuran Fenikeli Kadmos'un hanedanıyla lisedeyken tanışmıştım. Oedipus ve Antigone, Laios ve Kreon, talihsiz kraliçe Iokaste, düşman kardeşler Polynikes ve Eteokles ile sonradan epey mesaimiz oldu. Hölderlin'in "Gemeinsamschwesterliches, o Ismenes Haupt" yahut Cocteau'nun "Divum Iocastae caput mortuum" mısraları aklıma kazındı. O süreçte kimse bana Fenikece qdm diye yazılan sözcüğün "öncü, ata" anlamına geldiğini, bizim Arapçadan bildiğimiz kıdem ve kadîm ve mukaddem ile aynı şey olduğunu söylememişti. Keşfettiğimde galiba sene 2000 veya 2001'di. Gözümden bir perde düştü.

Daha sonra antik Yunanca etimolojinin iki klasik başvuru kaynağı, Pierre Chantraine'in Dictionnaire étymologique de la langue grecque'i ile Hjalmar Frisk'in Griechisches etymologisches Wörterbuch'unu edinme imkânı buldum. İkisini de yıllar boyu epey didikledim. Şimdi de önümde açık duruyorlar. Şunu farkettim: Hocaların Sami dilleri hakkında hiçbir fikri yok. Fraenkel, Lewy ve Masson gibi Semitistlerin yazılarına vakıflar; ama Yunancanın Sami dillerinden etkileşimi hakkında bağlayıcı bir şey söylemekten feci surette ürküyorlar. Chantraine'in nektar maddesine bak mesela. Yarım sayfa yazmış, Sanskritçeden bilmem nereye kadar on tane hipotez üzerinde durmuş, hiç birini beğenmemiş, ama gözünün önünde duran kaynağı (Lewy'ye değindiği halde) görememiş. Belli ki İbraniceden haberi yok. Bu da şaşılacak bir şey değil aslında: Akademik dünyada klasikçilerle şarkiyatçılar arasında aşılmaz bir duvar vardır, bir tür profesyonel deformasyon.

İbranice ve Aramice kalın k ve kalın t ile qtr "tütsülemek, buhur tüttürmek". Arapçadan bildiğimiz kitre (bir tür ağaç sakızı, reçine) ve katran (çam sakızı, sakız kıvamında zift) oradan geliyor. Lübnan'ın simgesi olan kédros > cédre > sedir ağacı da öyle. Bilumum Kuzeybatı Sami dillerinde niphˤel sıygası, tıpkı Arapça infiˤāl sıygası gibi (inzibat, inkılap, intibak, infilak, inkıta vb.) edilgen türevler yapıyor. O meyanda niqtār "reçinelenmiş" demek, yayin niqtār da "reçineli şarap". Olimpos tanrılarının ölümsüzlük içkisi meğer bildiğimiz retsina şarabı değil miymiş? (Galiba Homeros'tan birkaç yüzyıl önce, Miken sarayının envanter kayıtlarında da geçiyordu; ama ilgili kitaplarım yanımda değil, o yüzden kesin bir şey söyleyemiyorum.)

Fenike dili, genelde "Aramice" adı verilen Suriye yöresi dillerinin bir lehçesi. İbranice ile Süryanice de öyleler. Fenikeceden maalesef elde çok fazla yazılı materyel yok, kelime hazinemiz de bir-iki yüzü geçmiyor. O yüzden çoğu zaman analizi, bol yazılı belge üreten Arami ve İbrani dilleri üzerinden yapmak zorundayız. Ama bildiğimiz şu var. Yunan milleti denizciliği, denizaşırı ticareti ve yazıyı Fenikelilerden öğrenmiş. MÖ 700-600'lerde Akdeniz'in her bucağında onlarla kapışmış. Sicilya'da, Libya'da ve Anadolu'nun güneyinde onlarla dip dibe kentler kurmuş. Okeanos kavramını ve Atlas kapılarını onlardan duymuş.

Europa'nın orijinal kapsamı neydi? Homeros'ta zikredildiğine göre öz-Yunanca olduğunu varsayabilir miyiz? Elde internet yok, Paulis Reallexikon yok, destekli bir şey söylemem zor. Ama, bir, Homeros'taki yer adlarının birçoğunun MÖ 6. yy ortalarında Peisistratos'un nihai redaksiyonu sırasında eklendiğini varsaymak lazım. İki, hatırladığım kadarıyla dünyayı Asia (Ege'nin doğusu) ve Europa (Ege'nin batısı) diye ikiye ilk bölen hoca Milet'li Hekataios'tu, o da MÖ 6. yy'ın ikinci yarısı. Homeros eğer "Peloponnêsos ve Europa ve dalgaların yıkadığı adalar" demişse, bundan Europa'nın spesifik bir yer olduğu sonucu çıkmaz, adalar ve (ada = nêsos sayılan) Peloponnêsos dışında kalan Yunan veya Balkan yarımadası anlaşılır bence. Akdeniz coğrafyasını Fenikelilerden öğrenen Yunanlıların, batıdaki Karanlık Kıta'nın adını de onlardan almasında bir gariplik yok.

Ayin harfiyle ˤereb Aramicede "Batı" demek. Arapça eşdeğeri ğarb ve ğurûb, zira Arapçada varolan ğayn sesi Aramca ve Akadcada mevcut değil, o dillerde daima ˤayn ile karşılanıyor. (Aslı muhtemelen Arapça olmayan ˤArab etnoniminin de "Batı" ya da "Batılı" anlamına geldiğini savunanlar var.) İmdi, Samice ˤayn sesinin Yunanca eşdeğeri o'dur. (Bakınız, Arami/Fenike alfabesindeki … k-l-m-n-ˤayn-p-q-r-ş… dizisi Yunan alfabesinde k-l-m-n-ks-o-p-r-s olur. ks sonradan eklenmiştir; q ana Yunancada düşmüş, ama Batı lehçelerinde ve oradan mehuz Latin yazısında korunmuştur.) Dolayısıyla Fenikece sözcüğün Yunanca şeklinin oereba olması gerekir. Sanırım bu kadarı yeterli olmalı – eğer Avrupa'nın adını Zeus'un kovaladığı bir mitik şahsiyetten aldığına inanmak gibi bir yola gitmeyeceksek.

Gerçi mitik şahsiyetlerin adı Samice olmaz diye bir şey de yok. Misal, Tuphôn ya da Typhôn, Poseidon'un mu, rüzgâr tanrısı Aiolos'un mu oğluydu tam hatırlayamadım, feci fırtınaların sahibi. Yahudi ve Arami mitolojisinden tanıdığımız tūfān ile adaş olması tesadüf değil herhalde.