12 Şubat 2017 Pazar

Tanrıları masaya yatıralım küçük çekirge

Halim – Allah rızası için kuşlara yem veren teyzede, dini inancı için insanlara hizmet etmeyi seçmiş Katolik rahibede, atalarının inancına saygıdan ötürü tapınağı ziyaret eden Japon ev kadınında soylu ve onurlu bir şey olduğunu teslim edersiniz herhalde. Tanrı inancı bu davranışlarda belirleyici unsur değil mi? Tanrıyı lağv ederseniz ne sunacaksınız bu insanlara alternatif olarak?

Selim – Dini inancın niteliğinden ve niceliğinden bağımsız olarak her toplumda bu davranış tiplerini görürsünüz. Ahlaki cömertlik davranışlarını desteklemek için soyut anlamda bir tanrı inancına gerek var mı, emin değilim. 

Belki bir mitolojik altyapı gerekli diyebilirsiniz. O insanlar çoğu zaman soyut bir tanrı inancı adına değil, meselâ "acılı Meryem ile masum evladı adına", ya da "sevgili peygamberinin yüzü suyu hürmetine" davrandıklarını ifade ederler. Yani metafizik boyutu önem taşımayan, insani bir öyküyle temellendirirler ahlaki davranışlarını. Meryem ya da peygamber, filan Hazret veya Rinpoche ile kendi ahlaki tercihleri arasındaki irtibatı kuran şey filanca kitapta yer alan bir öğreti ya da öğüt değil, serbestçe yorumlanan bir insani sempatidir. Meryem şöyle ya da böyle dedi diye değil, Meryem’i sevdiği ve kalbine yakın hissettiği için güzel davranma gereği duyuyor.

Evet, sanırım mitoloji lazım. Ve o mitolojinin gerçekten derin bir anlam ifade edebilmesi için herhangi bir mitoloji olması yetmez, ecdadın mitolojisi olmasında fayda var. Annen ve bütün ataların ezelden beri Meryem’i sevdiği için Meryem senin için özel bir anlam taşır. Yoksa turistik bir obje ya da gelip geçici bir hobi olmaktan öteye geçemez.

Halim – E dinin gerekli olduğunu itiraf ettiniz. Bir adım sonra kaçınılmaz olarak tanrı inancının da gerekli olduğunu kabul edeceksiniz.

Selim – Katılmıyorum. Mitolojinin güzel ve bazı açılardan gerekli olduğunu kabul ettim. Meryem ve isa sevgisinde, aziz ve evliya kültlerinde akla mantığa aykırı bir şey yok. Akla mugayir bir Kadiri Mutlak Varlık teorisine hiç bulaşmadan, ya da onu aklın bir kenarında paranteze alarak da bunları benimseyebilirsiniz.

Aslına bakarsanız kişiselleştirilmiş pagan tanrılarında da, bir takım detaylar dışında, akla çok aykırı bir şey yok. Sonuçta Meryem’e ya da Hz. Muhammed’e meftun olduğum gibi Pallas Athena’yı, ya da şakacı fil tanrı Ganeşa’yı da gönlüme yakın bulabilirim. Onların öyküleriyle hayal dünyamı ve ahlaki söylemimi zenginleştirebilirim. Her unsurunun gerçekçi olması şart değil. Sonuçta idealize edilmiş masal varlıkları bunlar, tıpkı Atatürk gibi, ya da Don Kişot veya Batman veya Kemal Sunal’ın temsil ettiği karakterler gibi.

Halim – İşin püf noktası işte tam burada. Don Kişot ya da Kemal Sunal tanrısal öykünün parçası olmadıkları için pek cılız kalırlar. Kozmik bir hakikatin temsilcisi değiller. Ciddi değiller. Ağırlıkları yok. İnsan kalbini ta derinden kavrayamazlar. Kimse Kemal Sunal uğruna canını feda etmez. Ama Muhammed ve Meryem uğruna, hatta kabul edelim ki eski Yunan ve Hindu dinlerinin hayali tanrıları uğruna seve seve kendini kurban edecek çok insan var.

Selim – Haklısınız. Bazı mitik anlatıların, tanrı fikriyle birleşince olağanüstü bir güç kazandıklarını teslim etmek gerekiyor.

Peki ne sonuç çıkar bundan? Tanrı inancı içeren mitlerin bazı insanlar için gerekli olduğu ve bazen güzel sonuçlar doğurabildiği çıkar. İyi de ben bunu inkâr etmedim ki? Tanrı inancı tümden saçmalıktır ve insanlığa hiçbir katkısı olmamıştır diyecek biri yok karşınızda. Birtakım insanların hayatına anlam ve değer katıyorsa demek ki iyidir. O teyze Allah rızası için komşusuna yardım ediyorsa, ya da vaktiyle insanlar tanrılarını onurlandırmak için katedraller inşa etmişse, demek ki en azından bu bağlamda tanrı inancı güzel bir şeydir. İki kere iki dört.

Halim – Peki itirazınız ne? Neyin mücadelesi bu?

Selim – Birkaç şeyin.

Birincisi, aklî hakikat bazılarımız için önemli. Yalnız bazılarımız için değil, genelde insanlık için de önemli olduğunu düşünüyorum. Tek önemli odur diyen yok, insan yaşamının başka boyutları da var. Ama insanlığın son beş yüz yıldaki büyük atılımlarının temelinde, akli gerçeği eskiye oranla daha ön plana geçirmenin yattığı aşikâr. Aklî zeminde “tanrı” fikrinin herhangi bir dayanağı olmadığını insanlara hatırlatmak lazım.

İkincisi, Antik çağlarda yazılmış dini metinlerin bilgi dünyası ile bugünkü bilgi dağarcığımız arasındaki pergel, tevil ve terkip kaldırmayacak ölçüde açılmıştır. Düne kadar mecazdı, şiirdi, hikmetti deyip eski kitapların geçerliliğini savunmak belki mümkündü. Artık çok zor. Eski toplumların edebi fantezileri olarak okuyacağız, ya da terk edeceğiz. Başka çare yok.

Üçüncüsü, eski kitapların yalnız bilgi dünyasını değil, ahlaki yargılarının birçoğunu da bugünün ihtiyaçları ve problemleriyle bağdaştırmak mümkün değil. O yargıları, ya da onların çeşitli kurum ve otoritelerce yapılmış yorumlarını bugüne uyarlamanın, ya kavram kargaşası ve kakofoniye, ya da daha kötü ahlaki yanlışlara yol açtığını görmek gerekiyor.

Dördüncüsü, tüm dinlerin müktesebatında hiç şüphesiz ahlaken doğru ve kullanışlı unsurlar bulunmakla birlikte, geçmiş tecrübemiz ve bugünkü bilgimiz ışığında yanlış olduğu aşikâr unsurların da var olduğunu; özellikle bazı dinlerde bu yanlışların çok vahim boyutlara vardığını itiraf etmek zorundayız. Eğer dinleri topyekün reddetmeyip kısmen de olsa korumak istiyorsak, aklî bir eleştiri şarttır. Bu da, ister istemez, dini öğretinin ilahi temelini sorgulamayı gerektirir. Öğretide bariz yanlışlar varsa, demek ki ya Allah ya da onun namına kitap yazanlar yanılabiliyormuş.

Nihayet beşincisi, tanrı inancı sorgulandığı zaman, o inanca sahip olanların pek çoğunun bunu akıl ve itidalle karşılayamadıklarını, duygusal ya da hukuki, hatta fiziksel şiddet yoluna baş vurma eğilimine girdiklerini görüyoruz. Bununla mücadele etmek gerek. Tanrı varmış yokmuş, inanmak iyiymiş kötüymüşten öte, aksini beyan etme özgürlüğünü savunmak lazım. Aklın özerkliğini korumak için şart. Bugünün ahlaki sorunlarını tartışabilmek ve çözüm üretebilmek için şart.

Halim – Bu dediklerinizi şimdi Türkçeye çevirirsek?

Selim – Birinci paragrafın tercümesi: Kuşlara yem vermek güzel, ama herkes hayatını bununla sınırlamak zorunda değil.

İkincisi, dünya altı günde yaratılmadı. Kızıldeniz yarılmadı. Aksini söyleyen ya cahildir ya şair.

Üçüncüsü, “eşcinselleri öldüreceksin” diyen kitaptan rehber olmaz. Ya çöpe atacaksın, ya da “eskiler öyle zannediyormuş” diye okuyacaksın.

Dördüncüsü, özeleştirisini yapamayan islam, bugünün dünyasında sıkıntı kaynağıdır. “Allah söylemiş” tezine sığınabildiği sürece özeleştiri olmaz.

Beşincisi,  zorbalarla mücadele etmek de, en azından kuşlara yem vermek kadar soylu ve onurlu bir davranış.


24 yorum:

  1. Oh yarabbi şükür. Nihayet anlayabilen ve anlatabilen birileri mevcut. Durmak yok yola devam. Allah sizden razı olsun.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Allah razı mı olsun :)))

      Sil
  2. Sevan Bey'in her zamanki basit ve olağan dışı üslubu şahane. Fikirlerini diyalog formunda sunuyor olması da, muğlaklık ve kaypaklıktan nefret eden ve anlatımda açıklık arayan hemen her namuslu ve derin zekanın sıklıkla başvurageldiği bir tercih. Fakat her diyalog yazarı gibi konuşmanın taraflarından birine zekaca torpil geçerken, diğerini zekaca nasipsizlerden seçiyor; bu da argümanları güçten düşürüyor. Var olduğunu Sevan Bey'in bildiğine emin olduğum daha güçlü karşı-argümanlar bulunursa, Halim'in yumuşak huyluluğuna zeval gelmeyeceği gibi Selim de daha ikna edici olacaktır. Sevan Bey'e sahiden önce takdir ve saygı, sonra içten sevgi ve selamlarımı sunuyorum. Var olun, Sevan Bey, güçlü olun. Zira Nietzsche'nin deyişiyle, "güçlüleri zayıflara karşı daima korumak şarttır".

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Utku, Halim ile Selim kapsamlı bir kitaba dönüşüyor. Kaç kişiden rica ettim bana sıkı Halim argümanları getirin diye. Pek cesaret edemiyorlar sanırım.

      Sil
  3. Bu yazıya eklenecek bir tespit yine sizden.
    "Akıl, acımasız bir sürücüdür. Aklın egemenligini kabul eden kisi,onun kendini sürükledigi yerlere gitmemezlik edemez. Hakikatin tek ve alısıldık cephesiyle yetinemez. Tutarlılıgın,ancak dürüstlükten taviz vererek kazanılan bir erdem oldugunu bilir. “Ben hakikati buldum, baska soru sormayacagım” diyen insan, aklıyla birlikte vicdanını uykuya yatırmıs olandır."
    Aklın yolundan gitmek sadece cesaret değil aynı zamanda bir yaşam enerjisi istiyor. Görülen o ki kazançları sadece kalbinizde ama kayıpları baktığınız heryerde göze çarpıyor. Öyle ki gardı düşen bir insan "değer mi" diye kendine sorabilir. Büyük mücadele..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kalbinin kârda olması yeterli değil mi? Öbür şeyler seraptır, yakaladığını sanırsın elinden kaçar.

      Sil
  4. Bakın ben ateizm hakkında en iyi yazılardan birini burada buldum http://modern.az/az/news/104862/#gsc.tab=0
    Yazı Azerice ama çoğu anlaşılıyor. Kendisiyle röportaj yapılan ateist Elşad Miri, Azerbaycan'da biraz tanınan biri, diyor ki, "ateistler, Allah yardım eder diye düşünmedikleri için, toplumda fakirlerin sorunlarına karşı inananlardan daha duyarlılar" (not: kasib Azerice fakir demek). İşlemin diğer problemleri üzerinde de enteresan bazı fikirleri var.


    Ayrıca şunları da ilave ediyorum

    http://www.garajimdakiejder.com/2012/05/ateistler-inanclilardan-daha-merhametli.html

    http://www.ntv.com.tr/dunya/ateistler-daha-zeki-cikti,B59gr2YbPEqoIc-9vasHuw

    http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ezgi-basaran/ateistler-mi-daha-fedakr-dindarlar-mi-1469019/

    YanıtlaSil
  5. Kesinlikle Utku. Bende olanlardan, bitenlerden, hayattan,insanlardan hiçbir şey anlamıyorum deyip hayıflanıyordum anlatabilen olunca anlayabiliyormuşum. :)

    YanıtlaSil
  6. Güney Kore’de öğrenciyken, lokantalarına gittiğim yaşlı dede ve nine vardı. Yabancı ülkede yazık bu öğrenciye diyerek, sürekli fazladan pilav, yumurta, yöresel yemekler verirler, yemeğin fiyatından bir miktar parayı da geri iade ederlerdi. Bunlar tanrıya inanmıyordu. Türkiye’deki ise Allah isimli bir tanrıya inandığı için, onu da yardım ederken işin içerisine katıyor. Allah sanki birinci planda gibi gözüküyor fakat gerçekte ikinci planda. Şu da var Koreli nine kızının geleceği hakkında bilgi almak için sık sık falcıya gidiyordu. Koreli nineye gidip de “nasıl Ateistsin sen rasyonel olsana! bizim Türkiye’deki keçi sakallı, Dawkinsci ateistler gibi olsana” dicek halimiz yoktu tabi.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aslında Güney Kore'nin bayağı bir kısmı katoliktir, hatta bizim katolik Koreli aile olan bir komşumuz vardı, Türkiye'de Kia'da görevliydiler. Ama dini bayramlar hariç dine göre yaşamıyorlardı. Esasen hristiyanlık, zamanında G. Kore'de Kuzey Kore'nin haşin ateist-komünizmine karşı, budizmden daha güçlü bir alternatif sunduğu için G. Kore devletinin göz yummasıyla uzun yıllar el altından desteklenmiş ve böylece yayılmış. Mamafih, G. Kore'de öğrencilerin 95%'i üniversite bitiriyor, onların da 3te 1i yüksek lisans yapıyor, kişi başına en çok patent alan ülkelerin başında, herkes pozitif bilime iman etmiş. Türkiye'de (2015 rakamları)
      diyanet bütcesi.....5,7 milyar
      sağlık bakanlığının bütcesi..........2.7 milyar
      doktor sayısı.......107000
      imam sayısı........122000
      cami sayısı..........85000
      doktor açığı.......105000
      imam açığı..........yok
      hersene.....9000 doktor mezun oluyor
      hersene......60000 imam mezun oluyor
      (2016 rakamları burada https://indigodergisi.com/2016/11/diyanet-butcesi)

      Sil
    2. 3te 1i yazmışım, 3te 2si olacak.

      Sil
    3. Japonlar gibi ülkeye giren misyonerlerin kafalarını uçurmadıklarından Hristiyanlık baya bir yaygın doğru. Yine de ailesi hıristiyan olan Koreli gençlerin bir çoğu teist değiller. Daha ziyade erkeklerde çok gözlemledim. Aileleri tutucu olduğu için Hristiyanlığa karşı bir antipati oluşmuş. Bazıları İsa muhabbetlerine aşırı sinir oluyorlar. Kimisi ise inanmıyor fakat ailesel gelenek olarak kiliseye gidiyorlar. Düşecektir bence bu sayı 20 sene içerisinde. Yüksek lisans yapma olayı ülkedeki rekabet çok yüksek olduğundan, orada lisans Türkiye'deki lise seviyesine denk geliyor. Kurumsal şirketlerde işe girebilmek için yüksek lisans gerekiyor. "Pozitif bilimlere iman etmek" ancak bizim tarafımızdan kurulabilecek bir cümle. Kendi mesleği dışında bir bilim merakı gözlemlemedim. Pozitif bilimler hakkında bizdeki Ateisler kadar meraklı ve kültürlü değiller. İslam toplumunda büyüdüğümüz, mitolojilerle sarılı ve bunlar hayatımıza az veya çok baskı oluşturduğu için, kendim de dahil mit olmayana karşı bizde birazcık saplantı (doğru kelime olduğundan emin değilim aşırılık da diyebiliriz) oluşmuş.

      Sil
  7. sevan bey...gülen cemaati ve fetö ile ilgili güncel bir yazınıza rastlamdım.ama son yazılarınızın birinde ahmet altan dan bahsederken,çamurdan adamların oyuncağı olmuş benzeri bir ifadenizi gördüm.altan belagati kuvvetli bir yazar.kabul.çok etkileyici de yazar kabul,fakat ergenekon.balyoz vs.daha bir çok olayda fetönün büyük organizasyonu olduğu artık ortaya çıktıktan idare ettiği taraf gazetesinin büyük bir şaibe altına girdiğinden beri altan hangi tutarlı cevabları verdi ki...sürüyle konuya el attığınız halde,fetö ile ilgili siz neden iki kelam etmiyorsunuz..ahmet altanı savunmayı bırakın...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ahmet Altan ve Altan biraderler deyince, aklıma pederleri Çetin Altan geldi, yıllar boyu hep yazdığı, "Laiklikle yoksulluk elele kolkola gitmez. Ne zaman Türkiye'nin köylerinde kadın kuaförleri açılmaya başlar, o zaman Türkiye artık Batının parçası olmuştur"

      Sil
    2. Laedri;

      Bu yorumunuz için bir "like" tuşuna basabilmek isterdim :)

      İsabetli bir alıntı yaptığınız fikrindeyim. Teşekkürler.

      Sil
    3. Ahmet Altan bu ülkede savunmaya değer üç beş insandan biridir. Bence siz şunun bunun askeri olmayı bırakmayı deneyin.

      Sil
  8. Tanrı fikrinde sonsuzluk ve aşkınlık yani kadir-i mutlaklık düşüncesi var. Yoksa tanrı olmaz. Allah'a inananlar kadir-i mutlak olarak ona inanıyorlar. Bu noktayı göz önünde bulundurmayanlar sadece sosyolojik bir tanrı putu edinmiş olurlar.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Allah Allah, Apollon kadiri mutlak değildi, pek aşkın da sayılmaz. Tanrı değil miydi yani?

      Sil
    2. O günün Yunan zihninde mutlak kudret belki o kadar düşünülebilirdi. O günün zihin seviyesi o kadardı. Bugün Tanrı dediğin kadir-i mutlak olmazsa insanın dertlerine derman olmaz. Eğer Tanrı mutlak aşkın kabul edilmezse o ya bir put olur. Veya baş tanrı sayılmaz, bir alt tanrı sayılır. Melek inancı gibi bir şey olur.
      Aslında eskiler meleklere de tanrı isimlerini koyuyorlardı. Onun için işler karışıyordu.

      Sil
  9. Sevgili Sevan Nisanyan, su son yazdiginiz konuya dair (din elestirisi, ateizm vs.)yazilariniz sitenizde ayri bir baslik halinde toplansa ne iyi olur. Yok eger zaten bu dedigim zaten yapilmis, bu tür yazilar bir baslik altinda bir yerde duruyorsa, bu da benim bu siteye dair cehalatim olur...

    YanıtlaSil
  10. Ahmet Altan Meselesi Uzerine:

    Ahmet Altan Bey sevdigim, saydigim biridir, ve iyi niyetli oldugundan suphem yok. Fakat garibim bana nedense onemli bir animi hatirlatti. Yillar once ABD'de Orta Bati'da doktora yaparken New York Yahudisi bir kiz arkadasim vardi. Kizcagiz okulunu finanse etmek icin ne islerde calisti... Calistigi damizlik laboratuvari ustun irk erkek boga hayvanlardan tohum elde etmek ve bunlari dunyanin en ucra yerlerine satmakta uzmanlasmisti. Bu isi yaparken kukla disi kullaniyor ve damizligi kukla uzerine saliyorlarmis. Tabi hayvancagiz baba olacagini dusundugundendir istekle kuklanin uzerine atliyormus. Laboratuvar calisani da sagim isini yapiyormus.

    Neyse tesbihte kusur olmazsa, Altanlar demokrasi dogacak diye yanlis seylerin uzerine atladilar. Birileri de Altanlarin demokrasi sehvetlerini kendi hain emelleri icin kullandilar. Bu kadar.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aynen ben de öyle düşünüyorum, yalnız çetin altan'ı bir yerde çocuklarından ayrı tutmak gerekir diye de düşünüyorum. Hatta oğlu ergenekon-balyoz tutuklamalarında taraf'ta manipülasyonlar yaparken ç. altan, 'ben bu yaşa geldim, tecrübeliyim. Askeri vesayet bitiyor diye türkiye demokrat olmaz' demişti, gayet iyi hatırlıyorum. çetin altan, aziz nesin gibi insanlar, hem batı'yı hem ortadoğu'yu çok iyi çözmüşler. Ç. altan'ın vefatından önce son yazdıklarından, 'sanat ve zevk' adlı bir makalesi var herkes okumalı. Özetle demiş ki, 'ortadoğunun bu kadar geri kalmasının sebebi dinin sureti yasaklaması, sanat gelişmeden teknik gelişmez'.

      Sil
  11. Halim'in açış konuşmasındaki "atalarının inancına saygıdan ötürü tapınağı ziyaret eden Japon ev kadının.." ifadesi sanırım atalarının ruhlarına gibi bir şey olmalıydı. İyi bilirim öyle epeyce Japon kadın kayınvalidem oluyordu az kalsın. Ama benim esas sorum ölünce kami olan atanın animizmindan, afiyetle yediği yemekten sonra daldığı uykusunda maddi evreni ve yaşadığımız bütün gerçekliği rüya olarak gören tanridan nasıl olup ta yaratıcı tek tanrı işine gelip oturduğumuz? Ortadoğu'da İbrahim'in şahsi tanrısının nasıl bir torpille kadiri mutlak olduğu ve insanlığa musallat iki büyük irrasyoneliteden birisi oluverdiği.
    En ciddi kaynaklarda bile yaradan fikrine en uzak, "deniz kabuğunu gagalayan karga" gibi Kızılderili anlatılarının bile "Yaradılış Mitleri" başlığıyla sokulduğu. Sanıyorum akıl fikir bir yana öbür irrasyoneliteye bir simbiyoz var.

    YanıtlaSil