12 Mart 2017 Pazar

Azizler kültü

Konu şu. 4. yy’dan 6. yy’a kadar Hıristiyan aleminin her bucağını aziz kişiler sardı. Her kent ve kasabada en az bir, çoğu zaman birden fazla aziz kişi kültü oluştu. Mezarları, yörenin veya dünyanın dört bir yanından müminlerin akın ettiği ziyaret yerlerine dönüştü. İnsanlar azizlere dua etmeye, onlardan şefaat dilemeye, kısmetsiz kızlarını onlara okutmaya, mallarını azize vakfetmeye, ölünce azizin ayağı dibine gömülmek için kendilerini parçalamaya başladılar. İslam evliyalarından farkı, aziz her zaman ölüdür; hayattayken aziz olunmaz. Antik tanrılardan ve tanrıcıklardan farkı, aziz her zaman ölümlü bir insandır, çoğu zaman mütevazı ve günahkar bir hayat sürmüş ve daha sonra Allah’ın inayetine mazhar;  hemen hepsi feci ve acıklı bir şekilde ölmüş ya da öldürülmüştür.

Tours’da Aziz Martin, Nola’da Aziz Felix, Milano’da Aziz Gervasiıs ve Protasius, Mısır çölünde Aziz Antonius, Demre’de Aziz Nikolas, Urfa’da Aziz Kosmas ve Damianos o çağın ünlülerindendir. Yerli azizin yoksa, başka bir yerde ölmüş bir azizin cesedinin parçasını, ya da sakalının kılını, eşyasını, eteğinin ucunu getirsen de aynı işi görür. Mesela Compostela’daki Aziz lago/James, İskoçya’da, Patras’ta ve İstanbul’da ayrı ayrı ziyaretgâhı olan Aziz Andreas/Andrew bunlardandır. Hepsinin haslet ve meziyeti, ziyaret ve ibadet usulü ayrıdır. Saymaya kalksan on binleri bulurlar. Haritaya bak. Batı Avrupa’nın Katolik diyarlarında adı Saint/Santo/San, Rum diyarında Ayios/Aya, Ermeni ülkesinde Surp (mesela Erzincan’da Sürbehan = Surp Ohan), Süryanistanda Mor ile başlayan yerleri say, bitiremezsin.

Hıristiyan düşüncesi bünyesinde ilk günden itibaren büyük itirazlar oldu, “gerçek Hıristiyanlık bu değil” diye çırpındılar. İlk Hıristiyanların toplantı mahallerinden (ekklesia = cami, “cemaat yeri”) değil, aziz türbelerinden yürümüştür, şeklini, töresini, adını, çoğu zaman öyküsünü türbeden almıştır. Vatikan’daki S. Pietro/Peter mesela o isimli azizin türbesidir; Viyana’nın büyük kilisesi Aziz Stepan’ı, Paris’in eski ve asıl katedrali Aziz Denis’i yad eder.

Toprağın azizleriyle başa edemeyince kilise kendi alim ve rahip azizlerini üretmeye başladı. Filozof Aziz Aquino’lu Thomas, ziyaretçi Aziz Thomas More, Kayserili teolog Azizler onlardandır. Ama bunlar pek nadiren öbürleri gibi gerçek ve yerel ibadetin konusu oldular; köre göz, topala ayak, evde kalmışa koca veremediler. Başına felaketler gelip kötü bir şekilde öldürülmedikçe dört dörtlük aziz olamıyorsun, anlaşılan.

[Mesela bir Ertuğrul Kürkçü, Deniz Gezmiş olabilir mi? Ya da Aziz Fidel, Che’nin eline su dökebilir mi?]

Okuduğumuz kitabın adı The Cult of the Saints: Its Rise and Function in Latin Christianity. Peter Brown, geç Antik çağın önemli tarihçilerinden biri. İyi bir kitap mı? Bence değil. Dar ve hasis bir akademizmanın, bulanık, korkak diliyle malul. Olgular denizine cesur ve uyanık bir gözle dalmak yerine, Kardak kayalıkları kadar küçük bir adaya sığınıp, gelecek olası saldırıları savuşturmakla meşgul oluyor. Gene de okumak, okumamaktan iyidir. Kafanda bir sürü soruyu uyandırıyor.

Bellibaşlı iki konu üzerinde durmuş. Bir, ölümlü ve ölmüş insanları ilahi aleme aracı saymak, Antik dünyanın asla düşünemeyeceği ve kabullenemeyeceği bir şey. Eski Yunan ve Romalılar cesedi murdar sayar ve tapınma yerini kirleteceğine inanırlar. O halde bu noktaya nasıl gelinmiş? Acı çekmiş ve yenilmiş birtakım faniler hangi gerekçeyle ibadetin odak noktasına konulmuş? Ne değişmiş ki insanlar böyle bir şeyi makul ve tercihe şayan bulmuşlar?

İkincisi, Hıristiyan dünyasında tam o devirde ortaya çıkan siyasi ve sosyal iktidar yapılarıyla bu olgunun alakası ne? Episkopos (bishop) adı verilen il-önderleri 4. yy başından itibaren belirip, Batı’da tamamen, Doğu’da kısmen devlet egemenliğinin işlevlerini üstlenmişler; bunu yaparken azizler tapkısıyla el ele, kol kola yürümüşler. O değişimin nedeni neydi ve azizlerin o süreçteki işlevi neydi?

Güzel sorular bunlar, keşke cevabı da aynı ölçüde güzel olsaydı.

Ben olsam üçüncü bir soru sorardım. Hıristiyan dünyasının en uzak köşesinde bu dönemin sonunda ortaya çıkan yeni din, acaba azizler kültüne yönelik bir tepkiden mi beslendi? Muhammed’in “şirk” konusundaki ısrarı, ilahi alemin aracıları konusunda güncel ve sıcak bir tartışmanın yansıması mıdır?


Bugünkü Selefilerin türbe ve tekkelere olan tavrıyla islam peygamberlerininki arasında, tahmin ettiğinizden öte bir benzerlik mi vardır?

8 yorum:

  1. Dinin kurumsal yapısında bireysel etmenler olsa da gelenekte kurumsallık yegane hakim unsur. Donatio Constantini'nin yüzyıllarca Avrupa'nın anahtarı olduğu çağlardan da öncesinde bu hakimiyetin daha katı olduğu muhakkak. Mevzu bahis "ölüye önem verme"nin Roma ve Yunan kaynaklı olmadığı düşünülürse geriye Mezopotamya ve/veya Mısır kaynaklı olma ihtimali kalıyor. Mecusiliğin ya da Mısır coğrafyasındaki ölümden sonra yaşam anlayışının Kıptilerde tezahürünün etkileri olabilir. Üzerinde düşünmeye değer.

    Ayrıca Yahudi ve Hristiyan inançlarını kitaplarından değil de çevresinde yaşayan Yahudi ve Hristiyanlardan gördüğü kadarıyla öğrenip bunlar üzerine muhalif yaklaşımını katarak din inşa eden islam peygamberinin "şirk" takıntısı, muhalefetinin direnek noktası olabilir.

    YanıtlaSil
  2. Birinci soruya yönelik oldukça açıklayıcı ve ikna edici bir teori zaten bulunuyor: Kimi zaman pan-teist ve fakat her zaman poly-teist karaktere sahip olan ve iyisiyle kötüsüyle daima dünyayı, yaşamı yücelten Antik ruhun, Sokrates-Platon ile başlamak ve yeni Platonculuk ile devam etmek suretiyle tedricen zehirlenmesi, mono-teism ve öte-dünya fikirlerini merkeze alarak çürümesi süreci... (örneğin Schopenhauer, keza Nietzsche, Hıristiyanlık'ı halkın Platonculuğu sayar) "Ne değişmiş ki insanlar acı çekmiş ve yenilmiş birtakım fanileri ibadetin odağına koymuşlar?" sorusunun cevabı ise galiba zaten soruda gizli: yaşamdan ve güçten nasipsiz olan ve bu sebeple hınç duygusundan beslenen kölelerin, hıncın muhatabı olan efendilere karşı ayaklanmaları ve sayıca açık ara üstün olmaları nedeniyle galip gelmeleri (ve elbette galip gelenler buna 'köle ayaklanması' yerine 'demokrasi şöleni' gibi bir şey demiş olsalar gerek)... bu bence oldukça makul bir cevap denemesi. Brown'un ve sizin cevabınızı epey merak ediyorum doğrusu.

    İkincisi; kalabalıkların iç dünyalarını Logos'a bulanmış ve son derece soyutlaşmış bir dinden ziyade uzun vadede kanlı!-canlı mitoslarla, bir kol mesafesindeki evliya ve/veya azizlerle ferahlatmayı tercih etmeleri de nadirattan değil. Yani "başlangıçta Logos vardı. Logos Tanrı'ylaydı ve Logos Tanrı'ydı" ifadeleri, kalabalıkları kesmemişe benziyor; Logos'un neresine çaput bağlayacaklardı ki? Dolayısıyla, kilisenin resmî ve genel-geçer dogmalarının yanı sıra kalabalıklara daha çok hitap eden yerel hurafelerden ve azizlerden yardım almış olması akla epey yatkın geliyor. Sizin fikrinizi öğrenmek isterdim doğrusu.

    Üçüncü soruya ilişkin olarak akla şöyle bir şey geliyor: 'Her devrim kendi çocuklarını yer' ilkesi uyarınca, mücadele sürerken her biri mübah sayılabilecek araçların daha sonra teker teker iptal edilmesi, tekfir edilmesi, hakir görülmesi hemen hemen bir kural mesabesinde. Yani belli bir aşamadan sonra her lider, belli ölçüde bir ikonoklast olmak zorunda. Fakat mücadelenin en başında ne azizler kültüne ne de muhtelif yedek ilahlara ve şefaat araçlarına yönelik koşulsuz şartsız bir tepkinin bulunmuş olması pek ikna edici gelmiyor. Bunlar ancak mücadele belli bir aşamaya geldikten sonra şirk unsuru olarak menfur kılınmış olsalar gerek. Gelgelelim bunlar, mücadelenin hangi motiflerle ve hangi tartışmalar çerçevesinde ve nasıl doğup şekillendiği konusuna pek ışık tutmuyorlar ne yazık ki.

    Selamlar...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Utkan, bu 18.-19. yy'ın klasik görüşü. Peter Brown bu tezleri iki üç fiskeyle devirdikten sonra soruyor o soruları. Hıristiyanlığın 4. yy'da "köle ideolojisi" olduğu bariz bir yanlış, çünkü emperyal aristokrasinin neredeyse tamamı (AD 310'lardan itibaren) Hıristiyan cephesinde aktif. Azizler kültünü inşa eden ve destekleyenler de onlar.

      Sil
    2. Haklı olabilirsiniz. Tarihsel malumat yoksunluğundan epeyce muzdaribim. Bahsettiğiniz fiskeleri görmek için de kitabı fırsat bulur bulmaz okuyacağım.

      Fakat "yaşamdan ve güçten nasipsiz olanlar" derken 'Spartaküs'leri ve "güç" deyince de salt politik gücü ya da kas gücünü kastediyor değildim. Öte yaşam umuduyla teselli bulan züğürtleri, savaşacak yumrukları olmadığı için kendilerine 'iyi' diyen ve diğer yanaklarını çevirenleri, kendisine ihanet eden gözlerini söküp çıkaranları ve diş ağrısının yegâne çaresinin o dişi çekmek olduğuna inananları, açlıklarının hıncını sofralardan (hem sofradaki yemeklerden, hem sofra başındakilerden) çıkaranları, sertleşemediği için eşini yumruklayan sert erkekleri veya evde eşinden zılgıt yiyip işte memurlarına eziyet eden amirleri, zayıflık ve kabalıklarını ayna gibi yüzlerine çarpan her güzel insanı kırmaya, ortadan kaldırmaya ya da hapsetmeye azmeden çirkinleri, Amadeus filminde anlatılan öyküdeki gibi müzikten nasipsiz olduğu için Mozart'ı zehirleyen Salieri'yi ve benzeri özelliklere sahip olan gelmiş, geçmiş ve gelecek herkesi köle diye niteliyorum. Bu bağlamda ne imparatorları, ne aristokratları ne de bunların kolluk kuvvetlerini -salt imparator, aristokrat ve/veya asker olmak bakımından- bu köle parantezinin zorunlu olarak dışında saymıyorum (ama elbette zorunlu olarak içinde de saymıyorum).

      Ayrıca, emperyal aristokrasinin Hıristiyan cephesinde kılıç sallamış olmasının ve azizler kültünü inşa edip desteklemesinin Hrstylığn bir köle ideolojisi olmadığı yönünde bir delil sunuyor olmasını da anlayamıyorum. (Sahiden anlamıyorum =/) Mesela eroinin yaşamdan umudunu kesmiş bireyler için bir teselli aracı olduğunu varsayalım. Bu bize erionden dünya kadar maddî/manevî menfaat sağlayan ve bu sebeple eroinin reklamını ve propagandasını yapan tacirlerin dünyadan umutlarını kestiklerini ya da zorunlu olarak eroinman olduklarını gösterir mi? Başka deyişle, tokat yediği her seferde diğer yanağını çeviren kişinin köle olduğundan hemen hemen emin olabiliriz; fakat diğer yanağın çevrilmesi gerektiğini öğütleyen kişinin köle olduğundan (kendisi tokat yese ne yapacağından) emin olabilir miyiz?

      Sil
  3. İslamın Hristiyanlığa reaksiyon olarak ortaya çıktığını zannetmiyorum, Arap Yarımadası'nda o zamanlar Hristiyanlar önemsiz küçük bir azınlığı teşkil ediyordu. İslamın pagan Araplara karşı olduğu belli. Müslüman Arapların, Hristiyanların ezici çoğunlukta olduğu Roma mülküne ilk yayılmaya başlamaları ancak Halife Ömer devrine denk gelir. Fakat ikonoklastik akımın Müslüman Dünyanın o zamanki Hristiyan alemini zorlaması sebebiyle ortaya çıktığı aşikar.
    Bence asıl üzerinde düşünülmesi gereken, İslamiyetin niçin Kuzey Avrupa'ya yayılamadığı, yahut aynı şekilde Hristiyanlığın niçin Arap Yarımadası'nda rağbet görmediği.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yerleşik görüş (islam geleneğinde) böyle, ama doğru olduğunu samıyorum. Muhammed'in Mekke dönemine atfedilen polemikleri bütünüyle Hıristiyanlık-içi, ya da bir Hıristiyan veya Juedo-Hıristiyan mezhebine karşı bir tartışma. Kutsal Kitabı ve peygamberler tarihini veri alıyor, onların yorumu üzerinden tartışıyor. "Şirk" iddiası monoteistlerin klasik bir retorik hamlesidir, muhatapların prensipte şirki reddettiklerini varsayar. Tıpkı şimdiki Selefiler gibi "siz kitaba/Allaha inandığınızı söylüyorsunuz, ama aslında pagansınız" diyor.

      Hıristiyanlık (ve Yahudilik) Arap dünyasında gayet iyi rağbet görmüş. Pre-islamik şiir koleksiyonu olan Muallakat'taki şairlerin hepsi Hıristiyan. Ancak Roma İmparatorluğunun siyasi kontrolü dışında olduğu için Hıristiyanlık belki üniformlaşmamış, muğlak ve akışkan kalmış, sıradışı kültlere ve heterodoks öğretilere kapılarını açık bırakmış.

      Sil
  4. Bu son soru bayagi cetrefil... Bazi kaynaklar Peygamberin Arianizm denen ve uclemeyi reddeden Hristiyan bir teologun izleyicisi oldugunu iddia eder. Ki ayni teolog (Arius) meshur Iznik kongresinin toplanmasina sebep olan "heresy"nin en onemli temsilcisi... Bu meyanda Christoph Luxenberg takma isimli bir Alman Die syro-aramaeische Lesart des Koran; Ein Beitrag zur Entschlüsselung der Quränsprache adli bir kitap yazdi ve huri kelimesinin eski Suryanicede "beyaz kuru uzum" oldugunu iddia etti. Ayrica Abu Musa Al Hariry adli Lubnanli bir kesis, Hz Muhammed'in aslinda bir Hristiyan rahip oldugunu iddia eder. Kanit olarak Hz Hadicenin kuzeni Nevfel bin Waraka'nin hristiyan olmasini ve Hz Muhammede bircok Suryani kitap cevirisi yapmasini gosterir. Bu adamin yazdigi kitap intenette var ama sadece Arapcasini gordum: قس ونبي: بحث في نشأة الاسلام

    YanıtlaSil
  5. Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.

    YanıtlaSil