16 Mart 2017 Perşembe

Mal mülk meseleleri

“Mustafa Kemal’in yapmayı düşündüğü toprak reformu hakkında ne düşünüyorsun hocam” diye sormuş, sevgi ve saygıyla yazan bir arkadaş. “Dünyanın hiçbir yerinde tarla alıp iskân geldiğinde milyoner olan yoktur ya da olmamalı” diye eklemiş.

Cevabım onu üzecek korkarım.

Toprak reformu konusu benim bildiğim kadarıyla MK değil İnönü zamanında, 1940’larda gündeme geldi. Allahtan gerçekleşmedi. Devlet eliyle özel mülkün talan edilmesi bir ülkenin başına gelebilecek en büyük afetlerden biridir. Deprem, yangın ve sel afetinden beterdir. Hele talancı kalabalığın çığlıkları arasında bunun olması beterin beteridir. Bireyin ve toplumun devlet karşısında direniş potansiyelini, etkisi kuşaklar boyunca düzelmeyecek şekilde tahrip eder. Toplumu iradesiz, korkak, zavallı bir sülükler yığınına çevirir. Şekil 1a’da bunu görüyoruz.

Devletimiz hamdolsun sülük sevmeyenlerden değildir; arzusu ve tecrübesi yoktur diyemeyiz. Ancak toprak reformundan imtina etmiştir. Neden diye sorarsan önce şunu unutma ki, örnek alınan Rusya’nın ve Latin Amerika ülkelerinin aksine burada büyük toprak mülkiyeti önemli bir problem değildi. Ancak Urfa ve Mardin’de ciddiydi; bir de Ege’de, 19.yy’ın anarşik koşullarından doğan ve Rum emlakinin yağmalanmasıyla semiren bazı büyük malikâneler vardı. Toprak reformu projesi esasen bu ikisini hedef aldı. Güneydoğuda stratejik kaygılar rol oynadı; bunlar çok güçlü, yarın öbür gün Kürtlük ve Araplık davasına girerler, bellerini kıralım dendi. Ege’de 1935’te isyana dönüşen Serbest Fırka vakasından korkuldu. Lakin sonuçta rejimin gücü yetmedi. Güneydoğuda belki mülk sahiplerinin belini kırıp devlete ram etmenin daha kolay ve etkili yolları bulundu. Ege’de “reform” tasarısı 1946’da Demokrat Parti’nin kopmasıyla sonuçlandı. Olmadı.

x

Emlak spekülasyonundan para kazanmak meşru mudur? Neden olmasın ki? Piyango ya da kumar meşru ise, tahvil ve hisse senedi spekülasyonu hak ise, emlak neden farklı olsun? Borsada hissesine yatırım yaptığın şirket Kazakistan’da petrol bulursa yahut Kore’de askeriye ihalesi kazanırsa jackpot’u vuruyorsun, bostanının yanın TOKİ gelince neden vuramayasın? Emlakta alım satımın serbest olduğu her ülkede böyledir, Amerika bunun üzerine inşa edilmiş. Milletin şansı yaver gidip para kazanması neden kötü olsun? Zorla almıyor, satın alan haklı bedel ödediğini düşünüyor. Ee?

İskan kararının veriliş şekli tabii muazzam bir yolsuzluk kapısı açan, “kamu çıkarı” kavramının kökünden çürümesi sonucunu doğuran bir şekil, orası gerçek. Tarlan var, potansiyel kârının yarısını belediyeye ya da bakanlığa yemlik olarak yatırıyorsun, karşılığında iskân veriyorlar, para kazanıyorsun. Bunun yatırımcı açısından ahlaki sakıncasını göremiyorum. Ama klasik anlamda “kamu hizmeti” ya da “devlet” fikrini yerle yeksan eden bir yol olduğu muhakkak. Ahlaksızlığı yönetim normu haline getiren en önemli kurumsal faktörlerden biridir.

Altta yatan sebep nedir? Elbette ki nüfus artışı ve kitlesel göçtür. Tarih boyunca yeni iskân hep istisna idi; hemen her zaman kolektif kararla ve sahipsiz araziye yapıldı. Bazen kılıç zoruyla yapıldı. Bugün ise çıldırmış bir dalga gibi yeryüzünün tümünü istila etme eğiliminde.

Peki bunun doğrusu nedir? İskân kararlarını kim vermeli, neye göre vermeli? Bir avuç miskin devlet memurunun “burası sit kardeşim, iskân edemezsin” diye yasak koyması çözüm müdür?


Vallahi var kafamda birkaç fikir kırıntısı ama çok ciddi düşünülmüş şeyler değil, paylaşmaya değmez. Sizde varsa dinlerim. Ama “milyoner olmasınlar, hepimiz gariban kalalım, saz çalıp türkü söyleyelim” diye söze başlarsanız ciddiye almam. 

11 yorum:

  1. Bir arazinin değerini yükselten "kamu kararı"nın iki vehçesi var: (1) kararı alan kişilerin konumu/gücü. TOKI yapılacaksa, konumunun belediye meclisinde güçlü konuma sahip kişilerin arazilerine yakın yerde seçilmesi (2) karara ilişkin "bilgi"nin eşitsiz dağılımı. Bu bilgi henüz kamuya mal olmadan sızması ve değerlenecek araziye yakın yerlerin önceden "kapışılması", vs.

    Gelişmiş bir kapitalizmde ve yerleşik bir demokraside bu tip eşitsizliklere karşı önlem alınabileceği iddia edilebilir. Şu anda Avrupa Birliği'nde EMIR/REMIT gibi uygulamalarla (ki akla ziyan bir "data processing" kabiliyeti gerektiriyor) bilginin eşitsiz dağılımından kaynaklanan haksız kazançların (en azından montanlı spekülatif ticarette) önüne geçilmeye çalışılıyor. Ancak bu tip uygulamaların ekonominin tamamına yayılması, eğer bir şekilde mümkün olsa bile çok çok uzun zaman alacaktır. Mevcut halinde ise ne kadar etkin olduğu, bu tip haksız kazançlara ne derece engel olduğu şüpheli.

    Diyelim ki oldu da başarıldı. O zaman bile, bir kişinin başına talih kuşu konması ve arazisine TOKI yapılmasına karar verildi diye şans eseri orantısız bir servete kavuşması, kendisinden sonra gelen 2-3 nesilin bile karnını doyurması, bunun yanında diğer pek çok insanın, yine sadece şansları yaver gitmediği için fakirlik içinde yaşaması... Burada söyleyebileceğim tek şey, böyle bir toplumsal düzenin Marx'ın dediği gibi "tarih öncesi" olduğunu hatırlatmak olabilir; yani insanın düşünme, yaratma kabiliyetlerine yakışmayan bir ilkellik.

    Peki çözüm nedir derseniz, bilmiyorum...

    YanıtlaSil
  2. hocam türkiyedeki sorun çetin altan'ın dediği gibi maldan veya paradan para kazanmanın çok revaçta olması.amerika'da spekülasyon araçları hem çok çeşitli(bizde borsa az spekülatörün keriz silkelediği sığ su mesela)
    hem üreterek(icat,buluş vb... dahil) para kazanmanın önü açık. sonuçta gelişmiş ekonomi ile geri bir ekonominin farkı.arsa spekülasyonu ana zengin olma yolu olarak öne çıkıyor bizde. dışardan alınan borçlar inşaat sektörüne yönlendirilirse ve iç göç hala yoğunsa daha ne beklenir ki? işadamı bile faaliyet karı yerine arsa kapatma peşinde koşar.

    YanıtlaSil
  3. Benim tam da bu konu üzerinde ciddi düşünülmüş bir hipotezim var. Biraz sonra önereceğim şeyler başta mülkiyete karşı bir anarşizm hülyası gibi gözükebilir ama değil. Neye malik olduğumuzu sorgulamak istiyorum. Yoksa mülkiyete karşı değilim.
    Mülkiyet kavramı ve bununla bağlantılı uygarlık, geçmiş zamanlardaki sonsuz doğa kaynakları üzerinde bir enstantane olarak ortaya çıktı, gelişti. Fakat günümüzde artık kendi entropisinde boğulan, sürdürülmesi imkânsız bir şey haline geldi. Tıpkı hızla çoğalan bir parazit gibi veya göldeki istilacı bir yosun gibi. Bunların popülasyonların dengeli bir seviyeye ulaşması için mâlik olunan kaynakların çevriminin şimdikinden çok çok daha verimli ve uyumlu yapılması şart.
    Bence devlet, dolayısıyla millet, malik olduğu ülke coğrafyasını, hava, su mineral döngüleriyle, ekosistemiyle toptan ele almalı ve buna halel gelmemesi için çalışmalı… İnsanların ve gelecek kuşakların doğadan sağladığı bütüncül fayda çok çok önemlidir. Peki devlet bunu o coğrafyayı insanlardan koruyarak mı yapmalı? İşte burada kat’i bir ayrım öneriyorum: Coğrafya İNSANlara sınırsız bir şekilde açık olmalı. Her isteyen istediği yere evini bahçesini kurabilmeli. Aralarında anlaşarak köyler kurabilmeli (eskiden olduğu gibi). Antropolojik verilere göre sanırım bir insan topluluğu 150 kişiye kadar bir lidere ihtiyaç duymadan rahatlıkla kendini idare edebiliyor. 1000 kişilik kabilelerde zaman zaman bir kişi öne çıkabiliyor. Daha sonra şeflikler ve devletler başlıyor. Bunların yaptığı imar, zanaat ve ziraat doğaya ciddi olarak etki etmeye başlıyor: Şehirler… Bahsettiğim o tüm coğrafyanın hâkimi olan devlet, bunlara insanlarının hakkı olan topraklar üzerinde kendi hâkimiyetini kurmuş simbiyozlar/parazitler muamelesi yapmalı. Geçmişte bu umursanmamış fakat günümüzde bu etki istila düzeyinde. Üstelik köyler de şehirlerin geliştirdiği teknolojiyi kullanarak tahribatı, toksisiteyi arttırıyor. Hijyen diye bir şey var... Bu aşamada devlet bu şehirlere, doğaya verdikleri etki ölçüsünde izin vermeli - devlet derken insanların tam bilinçle hâkim olduğu bir varlığı kastediyorum-. Burada doğa ve uygarlık arasında bir dengeden bahsetmiyorum; Doğa içindeki uygarlığın doğa tarafından hissedilmeyecek kadar küçük bir detay haline getirilmesinden bahsediyorum. Bir noktada gariban kalıp saz çalıp türkü söylemeyi savunduğum doğrudur. Fakat dahası var. Uygarlık, doğaya etkisinin olmadığı büyüme sahaları keşfedebilir. Doğadan men edilirlerse şehirler böyle yerler bulmaya zorlanacaktır. Hatta belki buralarda teknolojiyi daha verimli kullanma fırsatı bularak daha iyi serpileceklerdir.
    Bunlar olurken teknolojinin kirletmediği doğa, biyolojik bir varlık olarak insanın sınırsız özgürlüğüne bırakılmalı. 150-1000 kişilik topluluklarla sıfırdan ne yapabiliyorsa yapabilir. Artık taşlardan duvar mı örer, sazdan çatı mı yapar, sınırsız bir özgürlüğü olacaktır. komşu köyden aldığı tohumu ekeceği küçük bahçeleri olacaktır.
    Uygarlık isteyene de doğada kafa dinlemek isteyene de istediğinin verildiği sistem bu değil midir? Tabi demin bahsettiğim şu "doğaya etki edilmeyen" yerlerde bunun basıl yapılacağı mesele. Böyle şeylerden bahsetmeye başladığım blogum var http://geleceksehir.blogspot.com.tr/ ve naçizane bir kitap taslağım... Mimari ve şehir ütopyası hakkında. Dilerseniz 100 sayfalık bitmiş bir nüshasını gönderebilirim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Konuya epey meraklı biri olarak yazdıklarınız dikkatimi çekti. Sakıncası yoksa bana da gönderebilir misiniz? Adresim: erkartalmurat@gmail.com

      Sil
    2. İlginize teşekkür ederim, doğrudan okumanızı çok isterim ama en yakınlarım, editörlerim ve "idollerim :)" dışında şimdilik bu torpili yapacağım pek kimse yok. Bloguma fırsat buldukça yazıyorum. Aslında şehircilik konusunda kapsamlı bir hipotez sözkonusu. Çok acayip bir şey olduğu için değişik insanlarla tartışmak istiyorum. Ayrıca kitabım çıktığı zaman da blog sayesinde haberdar olabilirsiniz.

      http://geleceksehir.blogspot.com.tr/

      Sil
  4. Serbest Fırka 1930'da değil miydi? Menemen Vak'ası'nın SF'nin yükselişine mani olmak için tertiplendiği iddia edilir. O sırada İsmet İnönü'nün başka da bir sürü oyunu var. Makbule Atadan, ki kendisi SF'deydi, 1950lerde Demokratik Parti yıllarınsa gazetelere verdiği röportajlarda kısaca şöyle söyler: " SF'yine kapattırmak için işçileri kamyonla taşıtıp, isyana teşvik etmiş, bunları sonradan öğrendik. Ağabeyimi hep kandırdı..."
    Gerçi SF'nin halktan da bayağı rağbet gördüğü, o devirde CHF'yle uzlaşamayan solcu ve sağcıların da partiye akın ettiği rivayet olunur.

    YanıtlaSil
  5. Vade teveccühü (Hans Hermann Hoppe’nin ‘Time Preference’ konseptini böyle tercüme ettim) perspektifinden:
    (1) kısa vade (şimdiki zamanda, direk tüketim) (= high time preference)
    (2) orta vade (ticaret, pazar haraketleri, 5, 10, 20 yıl sonraki değer)
    (3) uzun vade (sonraki nesillere bırakılan miras, medeniyet stratejisi, kütürel, normatif, genetik kapitalin (commons) korunması, değerlendirilmesi) (= low time preference)

    (1)

    Kısa vade (acil tüketim) teveccühü olan kimse, mülkün gelecek değerindense, halkın (özellikle kendisinin) şimdiki tüketimini maksimize edecek sekilde yönetilmesini arzular mülkün. Mesela göçebe yasayan adama sorsan (örnek Çingeneler), mülkün sahipsiz bırakılmasını ister, iskan kamusal normunun olmamasını diler. Dünyanın en ‘politically correct’ Avrupa toplumlarında bile Çingene nefretinin norm olması bundan ötürü sanıyorum.

    Kiracılar mesela, mülke, kısa vade teveccühlerinden ötürü gerçek malikin bakacağı kadar iyi bakmaz. Mülkiyet sahipliğini belirsizleştirirsen (komünizm, sosyalizm), sorumluluk/hak ikilisini birbirinden ayırırsan, toplumsal çapta kısa vade teveccühü yaratır, Aral Denizi’nin kuruması, Çernobil Faciası, ormanların çölleşmesi gibi felaketlere sebep olursun. Örnek: avcı toplayıcılar, post-kolonyal ve pre-kolonyal Afrika, Avustralya Aborijinleri, çöl göçebeleri, Avrupa çingeneleri, köle isyanları, komünist devrimler ve toprak reformları.

    (2)

    Orta vade teveccühü, 20 ila 40 yaş arası, henüz aile kurmamış, ya da yeni aile kurmuş, yaşadığı yere ailesi bir iki jenerasyon önce gelmiş, gerçekçi olarak başka mülke (ev, şehir, ülke) taşınma opsiyonu ve meyili olan kişilerin perspektifi. Mesela ortalama Türkiye müteahhiti. Müteahhit arazisine yatırımı orta vadede maksimum kar ile satmak icin yapar. Müteahhitin tercihi, kamu ve cevresel kapitalin (environmental commons), önem sırasında kendi orta vadeli çıkarından sonra gelmesidir. Usus ve fructus’un yanında abusus hakkı ister. Mesela altın madeni sahibi arazisini siyanür ile kirletmek isteyebilir (abusus), ama Common Law ve Civil Law geleneklerinde abusus hakkı krallara bile verilmemiştir (bkz. usurpation).

    Orta vade teveccühlü karar mekanizmaları, yarı barbar olan, medenileşmemiş, ya da Fukuyama’nin ‘low trust’ dediği kültürlerde görülür. Örnek: Türkiye, Orta Doğu (özellikle Arap ülkeleri), Dalit (Hint kast sistemi), Çin. Mülkün savunma masrafını doğrudan canını tehlikeye atarak odeme durumunda olmayan gruplar, orta vade teveccühüne sahip olacaktır. Mesela silahlı adamların gelip senin çiftliğinin ortasından yol geçirme ihtimali varsa, ve buna karşı koyabilecek bir milis kurma durumunda değilsen, mülkün 3-4 jenerasyon sonraki değerini, komşularının mülklerinin gelecekteki halini vs. fazla ciddiye almazsın. Genel olarak demokrasi, egemenliği lokal organizasyonların elinden alıp bürokrasilere aktardığı için, orta ya da kısa vade teveccühlü (burjuva, Çingene, serf) “seçmen” yaratır (Hans Hermann Hoppe’nın ana argümanı). Kamu mülkü, yarın yokmuşçasına talan edilir. Orta vade teveccühlü gruplar, uzun vade teveccühlü irsi aristokrasiyle yönetilen diyarlardan, mülke zarar verdikleri gerekçesiyle, tarih boyu kovulup durmuşlardır (bkz. getto).

    YanıtlaSil
  6. (3)

    Uzun vade teveccühü: gerçek mülk sahibinin, yani kalıcı egemenin perspektifi. Mesela 11. yüzyıl Batı Avrupa’sında kendi taburlarını kuşandıran, eğiten, mülküne serf seçen, problem çıkaranları kovan ya da cezalandıran, Manor (Tımar gibi bir şey) lorduysan, uzun vade teveccühüne sahipsin. Serfin teki ormanda izinsiz geyik avladığında bile senin ve torunlarının ve onların torunlarının mülküne zarar verdiginden, çevreye gözünün içi gibi bakma teşvikine (incentive) sahipsin. Bir grup getto faresi, senin çalışkan serflerini dolandırıyorsa, onlara ayıplı mal satıyorsa, senin köylülerinin (peasant), zanaatkarlarının (freeman, burgher) ve onların eş ve çocuklarının güvenliğini tehdit edici faaliyetlerde bulunuyorsa, veyahut herhangi bir şekilde kamu zararı/tehlikesi oluşturuyorsa, mülkün ve torunlarının mirasının değerine zarar vermelerinden ötürü, söz konusu fareleri pasifize etmek, senin kişisel çıkarına olacaktır. İmkanın varsa, mülkünün değerini azaltan bu unsurların çaresine bakmanın masrafını karşılayabilirsin.


    Farklı vade teveccühü (time preference) ve teşviklerin (incentive/disincentive) uzun vadede genetik kapitali (genetik havuz) etkilediğini hatırlatayım. Basit olarak, bunun, çiftlik hayvanı evcilleştirme (domestication, animal husbandry) sürecinden çok bir farkı yok. Daha etli butlu, daha yağlı, daha hızlı büyüyen, daha çok yumurtlayan tavukların çiftleşip alt soy üretmesine izin verir, ötekilerin daha az alt soy üretmesini sağlarsan, bu fenotiplere sebep olan genlerin, tavuklarının gen havuzundaki frekansının (sıklığının) artmasını sağlarsın. İnsan medenileşme süreci (domestikasyonu) de ayni şekilde çalışıyor. Daha uysal, daha azimli, problem çözme konusunda daha başarılı, ve diğer arzulanan bilumum mental ve fiziksel özelliklere göre türeme diferansiyeli yaratırsan, gen frekansını değiştirip seçilime sebep olursun. Sonuç: din, kültür, toplumsal kurumlar (mülkiyet kanunu gibi), aile biçimi, aile kurma ve eş seçme şekli, nüfus yoğunluğu, ölüm oranları ve sebepleri seleksiyon baskısı uygular. (Darwin’in, filogenetik taksonomi saplantılı bir özenle köpek ve at türetme kültürüne sahip İngilizler’den çıkması tesadüf mü? Sanmam. Kitabın adına dikkat et: _On the Origin of Species by Means of Natural Selection, or the Preservation of Favoured Races in the Struggle for Life_)

    Su linkteki ortalama tavuk resmini incele 50 yıllık bilinçli seleksiyonun gücünü görmek için:
    http://infoproc.blogspot.com.tr/2016/04/this-is-for-pz-meyers.html
    Yazının kendisini de okuyun imkanınız varsa, epey kısa. (Steven Hsu)

    Şimdi soruya dönecek olursak: iskan kararlarını kim ve nasıl vermeli?
    Biricik (unique) ve evrensel teleoloji yoksa, bu sorunun çözümü olmadığını, ama sorunun çozulduğunu görüyoruz (cf Dennett resolution vs dissolution).

    YanıtlaSil
  7. Teleoloji yoksa teleonomi belki? Darwinist perspektiften: genetik kapitale yatırım yapmaz, ona iyi bakmazsan, genetik kapitaline daha iyi bakan grupların hayvanat bahçesi atraksiyonu olursun (mesela Avustralya Aborijinleri, Amazon avcı-toplayıcıları, ve hatta filogenetik yolu bizden 8 milyon yıl önce ayrılan kuzenimiz şempanze, ve daha niceleri). Epistemolojini ahlaksız ve kıskanç bir Ay tanrısının kelamında ararsın vs. Vade teveccühünü Darwin’i hatırlayarak yapmakta fayda var. Peki nasıl vade teveccühümüzü artırırız? Desantralizasyon, lokal egemenlik, mülk ve mülkiyet formalizasyonu. Karanlık Çağ-Rönesans arası Avrupası (evet Rönesans insanı Karanlık-Orta Çağ politik ekonomisinden çıktı). Sibernetik (iletişim ve ve otomatik kontrol sistemleri teorisi) perspektiften bakınca başka yol olmadığı bariz.

    Ziraat için merkezi organizasyon gerektiren taşkın ovası medeniyetleri ile desantralize sulamaya ve savunmaya olanak veren sulak iklim medeniyetleri (Çin, Mezopotamya, Mısır vs Yunan, Roma, Hanseatik, Germanik) arasındaki sibernetik farktan ötürü (merkezi vs desantralize egemenlik) sadece batı ‘Doğrucu İfade’ (truthful testimony) teknolojisini medeniyet stratejisi haline getirdi. Aradaki fark, Hayek’in bahsettigi ‘calculation problem’ın genelleştirilmiş hali. Özet geçmek gerekirse, merkezi sistemde lokal bilgi kaybolduğu için kararlar ‘hesaplanamıyor’.

    Tekrar sorunumuza donecek olursak, merkezi sistemde “iskan kararını kim ve nasıl vermeli” sorusu, komünist merkezi planlayıcıların “bu sene ne kadar çelik üretmemiz lazım?” sorusunu yanıtlamaya calışmasına benziyor. İkisi de imkansız. İmkansız kelimesini öylesine kullanmıyorum. Hesaplanabilirlikteki (computability) ‘undecidable’ manasında kullanıyorum. Yani merkezi egemenlik (mülkü koruyan, sigortalayan, kaba kuvvet merkezden geliyorsa) için imar/iskan planı hesaplaması undecidable bir problem, mecbur despotik (keyfi=undecidable) imar/iskan kararı alacaksın. Pazar ekonomisi ve fiyat sistemi (price system), ekonomik hesaplamayı mümkün kılarken, lokal egemenlik ve pazar hükümeti de hükümet muhakemesini (decidability in governence) mümkün kılıyor.

    Neyse, çok uzattım. Anlatmaya çalıştığım şeyi Türkçe anlatmak mümkün değil galiba. Her medeniyet kendi stratejisini dillendiriyor, zahir.

    YanıtlaSil
  8. Sevgili Frank bu mevzuyu, terimleri daha anlaşılır hale getirerek geniş anlatımlı bir kitapta toplarsan okumak isterim. Saygılar

    YanıtlaSil
  9. Frank Bey,

    HBD teorisini Türkiye'de bu kadar kapsamli ve üst seviyede bilen tek kişi siz olabilirsiniz.

    Dile hakimiyetiniz ve meseleyi anlatma biçiminiz üst düzeyde. Bu konuda bir blog olustursaniz ve fikirlerinizi paylassaniz, HBD teorisinin Türkiye'de yayılması için büyük bir adim atmis olursunuz.

    Saygilar

    YanıtlaSil