28 Ocak 2017 Cumartesi

Müzik hocası


Klasik müziğe nereden başlayayım diye soran bir arkadaşıma bir seferinde sonundan başlamasını önerdim. Neden olmasın? Richard Strauss, Son Dört Şarkı (Vier letzte Lieder), yıl 1946 veya 47. Batı yüksek müziğinin son nefesidir, bir tür kuğu şarkısı. Kaç yorumunu bulabilirsen topla, bir kaç gün dinle. Ama en başta ve en sonda Elisabeth Schwarzkopf olsun. Bir süre sonra mutlaka hissedeceksin devasa ve ürpertici bir şeyin huzurunda olduğunu. Sonrası sana kalmış, elbette bulursun kendi yolunu, el yordamıyla da olsa.

Zor bir deneydi, başarılı oldu mu bilmiyorum. Belki daha kolay bir yerden başlamak daha iyi. Mesela Bach, Das wohltemperierte Klavier (Türkçesi ne olabilir? “İyi Huylu klavye” desek?), do majör birinci toccata ile başla, çalan illa ki Glenn Gould ayarında biri olsun. İlk dinleyişte 60 defa mı, 70 defa mı tekrarlanan bir basit motif duyacaksın. Tekrar dinle. Burada ne oluyor diye sor. Bağırarak eşlik etmeyi dene. Her motifin sadece ilk iki notasını söyleyerek bir daha dene. Sonra bir yandan dans ederken tekrar bağırmayı dene. Gerilimin adım adım nasıl yükseldiğini, bir kaç kez uçurumun kenarına kadar gelip beklediğini, sonra sonsuz bir zarafetle boşluğa atılıp ayakları üstüne düştüğünü duyacaksın. Başka şeye gerek yok. Devamı kendiliğinden gelir.

Bir tek şeyi unutma. Sakın, ama sakın, “pop klasikler” tuzağına düşme. İyi müzik mi arıyorsun? İyi müzikle başla. İyinin en iyisiyle başla. Sirk müziğiyle başlayan sirk müziğinde kalır. Çocuğunu ebleh yerine koyan, çocuğunu ebleh yapar.

En önemlisi, müziğin kolay yutulur olması için yanına saçma sapan bir takım anekdotlar ya da program notları eklemek gerektiğini zannedenlere asla kanma. Müziğin tek konusu kas hareketleridir. Varlığından bile haberdar olmadığın kaslarını oynatıyorsa iyi müziktir, oynatmıyorsa kötüdür. İki zamanlı emme basma pompası gibi oynatıyorsa sıkıcıdır, az sonra ölecek bir kuğu gibi oynatıyorsa tadından yenmez.

12 yorum:

  1. Sevan Abi benim, birinci dünya savaşından ziyade, ikinci dünya savaşına merakım var biraz. O dönem üretilen tanklar, uçakların, denizaltıların teknolojileri. Şifreleme ve şifre kırma cihazları. Taktikler. Ruslar, almanlar neler, amerikalılar, japonlar neler düşünmüşler. İsimlerin tarihine kadar merak edip bakıyordum. Hatta Tankları araştırıp, sonrasında maketlerini de yapıyordum bir aralar. Onun için İkinci Dünya Savaşı denince, kafamda farklı sahneler canlanabiliyor. Geçen Ali Hoca, Richard Strauss'un son dört bestesini paylaşınca, dinler dinlemez direkt ikinci dünya savaşından resimler canlandı ve sadece o da değil, Almanya tarafından resimler. Böyle oldu. Bas gitar çalıyorum amatörce, dubstep ve reggae karışımları seviyorum genelde, klasik müzikle uzun süre yakından ilgileneceğimi sanmıyorum fakat şahaneydi.
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Elisabeth Schwarzkopf aynı zamanda aktrismiş ve çeşitli filmlerde ve belgesellerde soundtrackleri var. Belki de bu kadının sesinden çağrışım yaptı o resimler. Fakat sanki bu adam (Richard Strauss) Nazi Almanyasının yıkılışına üzülmüş gibi gelmişti dinlerken. September ve Abendrot'un sözleri de biraz gibi öyle zaten. Belki de öyle değildir. :)
    2. "... Almanya(sı)nın yıkılışına üzülmüş gibi gelmişti dinlerken. September ve Abendrot'un sözleri de biraz gibi öyle zaten"

      R. Strauss'un ikinci dunya savasi akabinde besteledigi Metamorfoz'u denemelisiniz. Tukenmisligin seslere essiz bir yansimasidir.
    3. Sağolun tavsiyeniz için. Klasik müzik kültürüm olmasa da, ikinci dünya savaşını görmüş iyi bestecileri bulup, karşılaştırmayı düşünüyorum bakalım. Onlarda da var mı böyle şeyler.
    4. @ Emrah Durmaz

      Elisabeth Schwarzkopf, 91 yılından hatırladığımız general Norman Schwarzkopf'un(nam-ı diğer "çöl ayısı") halasıydı. Zaten Norman Schwarzkopf'un simasına dikkat edersen, halasına benzediğini farkedersin.
    5. @Emrah Durmaz: Nazi Almanyasının yıkılışına değil, medeniyetin yıkılışına.
  2. Sevan üstad, Frédéric Chopin dinliyorum.
    Yanıtla
  3. Abi, romantiklerden pek hazzetmedignizi biliyorum, Ikinci Viyana Okulu hakkinda ne dusunuyorsunuz? Berg de mi sevmezsiniz?
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Yani, ara sıra belki, ama uçurmaz bunlar.
  4. Sevan bey merhaba, Krzysztof Penderecki, Einojuhani Rautavaara, Arvo Pärt gibi orkestral müziğin modern ustalarına dair düşüncelerinizi çok merak ediyorum. Selamlar
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Penderecki etkileyici, Pärt biraz daha az.
  5. sevan hocam ilahiler hakkında ne düşünüyorsunuz? gregoryen müzik hiçte yabana atılacak bir müzik değil bence. özellikle eski bizans müziği şahane. şu sitede eski ilahiler yer almakta, kesinlikle takip etmelisiniz. http://concertzender.nl/programmagids.php?detail=56430
    Yanıtla

23 Ocak 2017 Pazartesi

Rejim dersleri - 1-2-3

Demokrasi neye yarar? Monarşi neden battı? Cumhuriyetimiz neden kuruldu? Niye yürümedi?



Demokrasinin faydası ne? “Halk iradesi”, “halkın çıkarı” gibi fantezi fikirleri bir yana bırakırsan, çok basit, çok mütevazı, ama önemli birkaç şey. Bir, iktidarın kan dökülmeden el değiştirmesini sağlar. İki, iktidar süresini sınırlar. Üç, seçimler sayesinde iktidarı geniş kesimler nezdinde meşru kılar.

Monarşi
Eskiden bu işler için tercih edilen model ırsî monarşi idi. Şef ölür, yerine evladı geçer. Şansın varsa yüz yıl, üç yüz yıl rejimin istikrarını koruyabilirsin.

O modelin de handikapları vardı. Hükümdarın evladı olmayabilir (8. Henry sendromu, 4. Murat sendromu). Evladı küçük olabilir, gay olabilir, ebleh olabilir. Evlatlar birbiriyle kavga edebilir (Cem Sultan sendromu). Bir başka enteresan ihtimal var üzerinde durulması gereken: hükümdarlık süresi çok uzayabilir. Gerek Kanuni Süleyman, gerek 2. Abdülhamit devrinin rejim krizlerine bir de bu açıdan bak, çok şey aydınlanacaktır. Eski kadrolar iktidara kazık kakıp kemikleştikçe, kapıda bekleyenlerin gözünü hırs büyümüş.

Avrupa monarşileri bu dertlere çeşitli çareler aradılar. İktidarın büyük payını parlamentoya ve başbakana emanet edip, monarkı bir denge unsuru olarak korumayı denediler. Buna rağmen çoğu ülkede monarşi yürümedi. Çünkü monark, Avrupa ülkelerine has bir dizi tarihi tesadüf sonucu, ırsî aristokrat sınıfıyla fazlaca iç içe geçmişti. O sınıf çökünce monarşi de dayanağını yitirdi.

Osmanlı’nın sonu
Bizde neden yürümedi sorusunu ikiye bölmek lazım. Osmanlı hanedanı neden yürümedi, bu bir. Yerine neden başka hanedan değil cumhuriyet tercih edildi, iki.

İlk sorunun cevabı Avrupa’dan farklıdır. Osmanlı hanedanı hiçbir zaman ırsî bir aristokrasinin temsilcisi olmadı. Son devir Osmanlı sadrazamlarına bak: birinin babası Eminönü’nde aktar (Âli Paşa), biri Ispartalı eşekçi oğlu (Hüseyin Avni Paşa), ikisi kölelikten yetişme (İbrahim Edhem ve Tunuslu Hayreddin Paşalar), biri Vefa’da kaynanasının iki katlı evinde oturur maarif komisyonu üyesi (Sait Paşa), büyük çoğunluğu orta sınıf kökenli memurdur. Padişahlık kurumuna karşı biriken ve 1876’dan sonra gitgide artan bir şiddetle patlak veren tepkinin kaynağı sınıfsal değil, başka şey.

Peki nedir? Fransa’dan esen rüzgârların etkisi vardır şüphesiz. Fransa son devir Osmanlı elitinin gerçek kıblesi idi. Orada cumhuriyet 1871’de kuruldu, burada 1876’da Mithat Paşa vakasında mırıltısı duyulmaya başladı. Tesadüf olabilir mi?

Öbür faktör, aksini iddia etmeye kalkma lütfen, Abdülhamit rejiminin 33 yıllık (1876-1909) kara gölgesidir. Sovyetlerdeki Brejnev dönemini andıran bir skleroz çağıdır: atalet, çürüme, köhneme kol gezer. Ardından gelen iki ihtiyar ve ürkek kardeşi –- Reşat ve Vahidettin -– Osmanlı’nın iflah etmeyeceğine ilişkin genel kanıyı pekiştirmiştir. Düşün ki 1918’de Vahidettin yerine mesela 2. Mahmut kalibresinde dinamik bir padişah, ya da son Abdülmecit’in oğlu Ömer Faruk Efendi gibi genç ve karizmatik bir modern şahsiyet başa geçse sonuç aynı olur muydu?

Neden cumhuriyet
Türk ve islam tarihinde kadim usul, bir hanedan eskiyince yerine yenisinin gelmesidir. 1920-23’te neden öyle olmadı?

Üç faktör sayalım.

Birincisi gene dışarıdan, bu sefer Fransa’ya ek olarak Almanya ve Rusya’dan esen fırtınalardır. Fransa bizim yüz yıllık modelimizdi; Almanya savaşta kader ortağımız, Rusya 1920’lerin başında tek dostumuz. Fransa kırk yıllık cumhuriyetti; Rusya 1917’de, Almanya 18’de monarşiyi devirip cumhuriyet ilan ettiler. Bizde başka türlü olması çok zordu. Oysa Britanya gölgesindeki Mısır’da, İran’da, Irak’ta, Ürdün’de yeni monarşiler denendi. Kimi kısa sürdü, Ürdün’deki halâ yürüyor, pekalâ da sağlıklı.

İkinci faktör iç siyasi dengelerin niteliği ile ilgili olabilir. Tam emin değilim ama, 1923’te Gazi Paşa’nın siyasi gücü henüz padişahlık ilan etmeye yetmezdi desek çok yanılmayız sanırım. Bu demek değil ki düşünülmedi, ya da Arnavutluk’ta başbakanken krallık ilan eden Ahmet Zogu gibi, yahut İran’da askeri diktatörken şah olan assubay eskisi Rıza Pehlevi gibi, sonradan olamazdı. Belki cesaret edilemedi.

Üçüncü faktör en önemlisidir. Gazi’nin evladı yoktu. Öyle anlaşılıyor ki ilerde olabileceğine dair bir beklenti de yoktu. Evladın yoksa ırsî monarşi neye yarar?

Türkiye’de cumhuriyet rejiminin sebepleri o halde neymiş? Bir, Avrupa’nın bazı ülkelerindeki olayların etkisi. İki, siyasi liderin kritik dönemeçte yeterince güçlü olmaması. Üçüncü olarak, kişisel ahvalindeki bazı sıkıntılar. Sözünü etmeye değer başka sebep görebiliyor musun? Ben göremiyorum.

İşleyen var …
Buna karşılık Türkiye’de kurulan cumhuriyet rejimi, demokrasilerden beklenen asgari faydayı sağlamakta yetersiz kaldı. Neydi o fayda? En başta söylediklerimiz. İktidarın vukuatsız devrini sağlama almadı. Süresini sınırlayamadı. Dolayısıyla meşruiyeti sağlama olamadı.

Terimlerimizi tanımlayalım. Vukuatsız: yani silah ve kelepçe kullanmadan, ayrıca eski iktidarın adamlarını cehennemin ta dibine kadar kovalamak zorunda kalmadan. Sınırlı: yani beş yıl, on yıl, her ne ise, makul iktidar süresinin sonunda iktidar sahibine törenle plaket verip alkışlar arasında evine yollamacasına. Meşru: yani eski iktidarın adamları dahil siyasi aktörlerin kahir çoğunluğuna “e canım, sevmiyoruz mevmiyoruz ama hakkıymış” dedirterek.

Mesela nasıl diye sorarsan, meşhur örnek ABD’dir. 228 yılda 44 defa, bir tek istisnayla (Lincoln), makul sürede ve vukuatsız değişimi başarmışlar. Gerçi son yıllarda oğul, kardeş, eş marifetiyle iktidar uzatma denemeleri sıklaştı; kaygı verici bir gelişmedir.

Bir o kadar etkileyici başka örnek Almanya’dır. Yetmiş yılda sekiz başbakan değişti, ortalaması dokuz yıl eder. Hepsi süresinin sonunda sessizce köşesine çekildi; Adenauer ve Kohl gibi direnmeyi aklından geçireni, hafifçe kolunu büküp gönderdiler. Hepsi büyük çoğunluk tarafından rahmet ve minnetle anılıyor.

İngiltere de fena değildir. Yetmiş yılda on dört başbakan. Gittikten sonra geri gelmeye teşebbüs eden iki tane (Churchill ve Wilson), onlar da çok kısa sürede tasfiye edilmiş. Almanlardan farklı olarak İngilizler eski liderleri kuyruğuna teneke bağlayıp uğurlamayı seviyor, belki aklına yanlış fikirler gelmesin diye.

Fransa 1958’den sonra başarılı. Mitterrand’ın 14 yıllık saltanatı can sıkıcı olunca hemen müdahale edip limiti on yıla indirdiler. İndira Gandhi’nin tökezlemesini saymazsan Hindistan da başarılı sayılır.

Çin apayrı bir model. Bir küsur milyar nüfusla demokrasi olmaz deyip, iktidar devrini ve meşruiyeti kurumsal bir oligarşi içinde halletmeyi deniyorlar. Mao’nun ölümünden bu yana başarılı görünüyor. Ama otuz küsur yıl nedir ki? Hiç.

… işlemeyen var
Peki bizde ne oldu? Bir iki istisnayı saymazsan, iktidar hiçbir zaman barışçı bir şekilde el değiştirmedi. Hiçbir siyasi lider iktidarın bir süre limiti olduğuna inanmak istemedi. Dolayısıyla hiç birinin meşruiyeti şüpheden ari olmadı. Bu anlamda Türk demokrasisi bir fiyaskodur. Fiyaskolar dizisidir.

Sırayla bakalım.

1938 devri konusunda bir yargıya varmak güç; iç yüzünü pek bilmiyoruz. Ama en azından Atatürk’ün, devir teslimin kansız olmayacağına dair kuşkular beslediği anlaşılıyor.

1950, cumhuriyet tarihinin ilk ve tek kurallı devridir. Yalnız Türkiye’de değil, bazı açılardan dünyada örnek sayılması gereken bir vakadır. Başka kusurları ne olursa olsun, İsmet İnönü’yü bu açıdan takdirle anmak, hatta cumhuriyet tarihinin 20. yüzyıldaki tek başarılı lideri saymak yanlış olmaz. Devamı gelebilse bugün nerede olurduk, düşünmeye değer.

Devamı gelmedi. Menderes’in iktidarı bırakmaya niyeti yoktu. En azından, rakiplerine o izlenimi verdi ve o izlenimin doğurduğu reaksiyonla karşılaştı. İnönü iktidarı kendi eliyle rakiplerine teslim ettikten sonra geri alma hırsına mağlup oldu; yaşamının son demine dek bunun mücadelesini verdi. 1972 CHP kurultayında, 88 yaşında, iktidar umudunu genç Ecevit’e kaptırmamak için nasıl canhıraş bir kavga verdiğini dün gibi hatırlarım. 1923’ten 1972’ye, kırk dokuz yıl eder.

Demirel’inki otuz altı yıl, Ecevit’inki otuz yıldır. İlkini iki defa döve döve iktidardan attılar, hapsettiler, ömür boyu yasakladılar. Yılmadı. 2000 yılında, 79 yaşındayken, yedi yıl daha cumhurbaşkanı olabilmek için hangi perendeleri attığını sen de hatırlarsın.

Öbürü 2002’de çişini tutamayan bir ihtiyarken, kendisine komplo kurabilirler diye en yakınındaki adamları yok etmekle meşguldü.

Özal’ın ömrü vefa etmedi. Etseydi farklı olacağına dair bir belirti göremiyorum. Üst üste iki seçimde hezimete uğradıktan sonra kendini cumhurbaşkanı seçtiren, sonra yeni parti kurup yeniden siyasete atılma hayali kuran bir liderden söz ediyoruz sonuçta.

Ee?
Yeni anayasa tartışmalarını biraz da bu açıdan değerlendirmek faydalı olur kanımca.

Cumhurbaşkanına sınırsız yetki tanıyıp iktidar süresini de fakto 15 yıla, hatta hayat boyu uzatmaya imkân veren bir düzenlemeden ne hayır gelir, takdir etmek zor değil.

Ancak iktidarın kaynağınılimitini ve devir teslim koşullarını net ve berrak hale getiren ciddi bir anayasa reformuna ihtiyaç bulunduğunu da, bu işlere az çok kafa yormuş olan hiç kimse inkâr edemez sanırım.

Kaynağını: yani seçim, yahut plebisit, her neyse. Limitini: mesela on yıl, ama lastiksiz, eklemesiz, karısını ya da çocuğunu yerine seçmesiz. Devir teslim koşullarını: pazarlıksız, kartelsiz, atamasız, onaylamasız.

6 yorum:

  1. Sevgili Nişanyan biraz da komplo teorilerine ilişkin yazılar yaz lütfen. Rotschild ailesi, evanjelizm, büyük ortadoğu projesi, mason locaları, tapınak şövalyeleri, arap baharı, illuminati gibi konular hakkında neler düşünüyorsunuz, fikirlerinizi merak ediyorum.
    Yanıtla
  2. Sevan beyin hemen hemen tüm kitaplarını okudum. Kendisinin görüşlerine %50 katılıyorum. O da kafası karışık bir insan sonuçta. Çok bilen çok yanılıyor bu her daim böyle olmuştur. Kendisinin yazı stilini ve entelektüel bilgisini Cemil Meriç e benzetiyorum ama Sevan bey bu kadar okumaya kör olmamış Meriç gibi. Ayrıca hapis yatması sanırım Kendi isteğiyle olmuş bir olay. Devlet ve din ile bu kadar açık şekilde uğraşan bir insanın dışarda olması zor hele çok beğenip övdüğü AKP iktidarında. Bu kadar inat olmasa belki hapis olayı başına gelmez idi ama o zamanda kendisi olmazdı. Şimdi Türkiye gibi bir yerde hem Atatürk muhalifi hem din muhalifi olan fazlaca adam Yok. Ayrıca bu cesaretinden dolayı kendisini kutlarım gerçekten cesur (bana göre pek zekice değil) bir yazar. Nişanyan Kendi çapında bir insan sivri dilli. Umarım daha fazla yatmaz ancak kendisine çek düzen vermesi şart. Bu ülkeyi değiştirmek çok zor. Fazla kendini yorma genç değilsin.
    Yanıtla
  3. Karizmatik, yeni kafalı birisi olsaydı, Atatürk rakiplerinin arasından böyle kolay sıyrılamazdı sanıyorum. Fakat sıyrılsaydı, onu da gönderirdi heralde çünkü bu Sabiha Sultan'ı istemesinden de anlıyoruz ki; bir güç isteği var. (Yanılıyorum belki)

    Konuyu bitirdikten sonra biraz bakınıp, düşüneyim bakalım.

    Ayrıca;

    "Demokrasinin faydası ne? “Halk iradesi”, “halkın çıkarı” gibi fantezi fikirleri bir yana bırakırsan"

    Yukarıdaki cümlene çıkış yapcaktım. aklıma chomsky'nin demokrasi eleştirisi geldi. sonra "neden antik yunan demokrasisine dönmüyoruz" diyenlerin konuşmaları geldi ki; nasıl döncen bu çağın şartlarında?

    Dedim Sevan Abi doğru söylüyor heralde. İnsan fantezi olmasını istemiyor nedense... Demokrasi pırıl pırıl bir sistem diye, aklımıza kazıdıkları için mi bilmiyorum.
    Yanıtla
  4. Ayrıca Sevan bey Atatürk cumhuriyeti ile olan bitmez eleştirisi nin karşısına bir şey inşaa etmiyor. Yani Cumhuriyet onun gözünde yanlış peki o şartlarda 1920 ve 1930 karda Mussolini kere , hitlerler çağında devrim yapmak ve bunu bir şekilde rayına oturtmak kolay mı? Devrimler kansız olmaz bu bilinen gerçektir ancak Cumhuriyet devrimi kansız denebilecek derecede az insanın öldüğü bir devrimdir. İstiklal mahkemelerinde idam edilen kaç insan var sayı 2000 üstünde değildir. Ve şunu da iddia ederim ki Cumhuriyet devrimi komünist devrinden ve Fransız devriminden daha başarılı olmuş elle tutulabilir bir devrim olmuştur. Devrimler tarihinde yeri bellidir. Bu yazdıklarımdan Kemalist olduğum çıkarılmasın ama sezarın hakkını sezara verelim. Atatürk bir diktatör idi ancak o zamanlarda diktatörlük bir yönetim biçimi olarak monarşi den sonra geliyordu. Yani bir geçiş dönemi diyebiliriz. Ben sayın nişanyan ile bu tür bir tartışmaya giremem tabii kendisi bizi kitaplar ile döver ancak Dünya'da gördüğüm gezdiğim ve okuduğum kadarı ile bu yorumu yapıyorum. Bir de kendisinden o zamanlarda alternatif bir yönetim biçimi tasvir etmesini istiyorum. Cumhuriyet yerine İstanbul hükümeti olsa daha mı sağlıklı bir ülke olurduk? Monarşi kalsa nasıl olurdu? Mustafa Kemal ve arkadaşları 1919 da tutuklansa ne olurdu? Ya da kurtuluş savaşı hiç verilmese idi. Böyle fantastik bir deneme yazısı olabilir. Kendisi ne der acaba?
    Yanıtla

    Yanıtlar

    1. Aristo devrimi iki şekilde tarif etmiş. Latince Revolutio, dönüşüm.

      1. Bir yapının tamamiyle diğer bir yapıya dönüşmesi.
      2. Mevcut yapının güncellenmesi.

      Atatürk devrimleri diye sunulan aksiyonların birçoğunda bir yapının diğer bir yapıya dönüşmesi durumu yok; İkincisi var. Mevcut yapıdaki modifikasyonlar.

      Atatürk devrimleri diye adlandırılan aksiyonlar içinde bana göre sadece saltanatın kaldırılıp, ulus devletin kurulması Aristo'nun 1. seçeneğine uyuyor.

      Fakat sanki bütün aksiyonlar birinci seçeneğe uyuyormuş gibi bir yanlış düşünce var.

      Ulus devlet yapısı da ülkemizde sorunlu. Katılsak da katılmasak da açık bir şekilde olan olaylardan ülkemizde ulus devlet modelinin diğer gelişmiş ulus devletler gibi halkın tamamı tarafından kabul görmediğini gözlemliyoruz.

      Ayrıca; Atatürk devrimlerinin devrimler tarihinde yeri bellidir şeklinde cümle kullanmışsınız. Şahsi olarak öyle bir şey gözlemlemedim. Genç Türkler, dünyada “devrim” anlamında daha çok öne çıkıyor.

      Çünkü devrimin günümüzde kullanılan anlamıyla mevcut yapıya baş kaldırılarak değiştirme isteği Atatürk’ten ziyade Genç Türkler’de var.
    2. Yanlış Cumhuriyet'i okursanız bu soruları - milyonuncu kez - sormaya gerek kalmaz.

    3. 29 yorum:

      1. Üstad sağolasın yahu,Harvard ve New Yorker'ın yerel bayisi olarak bize çok büyük hizmet sağlıyorsun.Ben de neden cahiller iktidar oluyor diye arıyordum siz açıkladınız.Ancak yine de şunu anlayamadım:Toplum birbirinden çok farklı sınıflar ve gruplardan oluşurken neden hepsinin oyu aynı değere sahip? Yani Harvard'daki hukuk profesörü ile profesör çıktıktan sonra yerleri paspaslayan yeni vatandaş olmuş Meksika kökenli Gomez kardeşimiz neden aynı güçte oy kullanabiliyor.Neden çiftçilerin oyu 3 puan memurların oyu 2 puan banka CEO'su 10 puan değerinde oya sahip değil üstad.Saygılar...
        Yanıtla

        Yanıtlar


        1. Çünkü "siyasi sağduyu"nun tahsille, statüyle, ünvanla hiçbir ilgisi yok.
      2. Sayın üstad,demokrasiyi anladık da devlet neden var? Avcı toplayıcılarda yok böyle bir kurum.Liberallerin dediği gibi sadece güvenliği sağlamak mıdır devletin görevi yoksa Marxistlerin dediği gibi ekonomik düzenin sonucu olarak mı ortaya çıkıyor,yani başımızda silahlı bir otorite olmazsa birileri akşama kadar masada ara sıra yazı yazarken diğerleri akşama kadar madenlerde,tarlada,inşaatlarda çalışmayı kabul etsin diye mi var lütfen bizi aydınlat sayın üstad sonuçta sen Amerika görmüş New Haven görmüş birisin.
        Yanıtla
      3. 15:00'da ve 18:05'te yorum yazan arkadaşlara hayran kaldım.Bende uzun müddet yazdım.Sonra sildim.Kehf 93'e laf anlatılmaz.Adamlar dünyada eşi benzeri görülmemiş bir zulm ile zulmettiler bize.Birileri halen neden demokrasi diyebiliyor.Sen şu zulümlerden bahset hele.İster şapka takarım ister sarık de.Dilediğim dili konuşurum,değiştirmek sana düşmez de.Hilafeti de saltanatı da demokratik çoğunluğa sahip halk mı kaldırdı yoksa faşist bir yönetim mi de..Desene !!!
        Yanıtla

        Yanıtlar


        1. Haklısın. Görülmemiş bir zulüm(!) gördüğümüz için de imam hatip mezunu nevrotik bir adamı başkan seçmek zorundayız.
      4. Çinde democratic centralism olarak adlandırılan, bir üçgen gibi tabandan tepeye doğru aşamalı şekilde seçim yapılan bir sistem var. 18 yaşını geçen herkes oy kullanıyor. Her bölge bir üst meclise seçtikleri temsilcilerini gönderiyorlar. Sonra o temsilciler kendi aralarında yaptıkları seçimle kendi temsilcilerini ulusal meclise gönderiyorlar. Ulusal meclis başkanı seçiyor. Sisteme göre liberal birisi tabandan tepeye gelip Çin'de başkan olabilir mi? Olabilir. Fakat Çin Komünist Partisinin adamı değilsen sistem, real durumla örtüşmüyor. Günümüzde Türkiye'de AK partinin adamı değilsen, devlet teşvik ve kredilerini alamaman gibi bir durum var. Yasaya göre her vatandaş, koşulları yerine getirdiğinde devlete başvurup teşvik alabilmesi lazım aslında.

        21:35'teki yorum yapan Adsız kişi. Azcık sakin olun yahu. Ananem de babamı sevmezdi. Çocukluğumda "Git babana karaktersiz de", "Elleri kırılasıca de", "Kahrolasıca de" diye bağırıp dururdu. O geldi aklıma. Gidin kendiniz deyin yani. Ne Sevan Abiyi kullanıyonuz.
        Yanıtla

        Yanıtlar


        1. Makaleye katkı sağlayan yorumunuz için teşekkür ederim.
          @hgsahin
      5. Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
        Yanıtla

        Yanıtlar


        1. Keşke günde 10 post yazsa. Türkiye'de okucak insan bulamadığımızdan ya İngilizce okuyoruz ya da Sevan Nişanyan'ın bloğuna bakıp bakıp duruyoruz.
        2. Nişanyan adına konuşmak bana düşmez.Lâkin,kinayeli dil kullandığınıza göre bir bildiğiniz var demek ki.Cevabı da siz yazsaydınız aydınlanırdık.
        3. Büyük oyun bozucular buraya da sicramis. Ulan Sevan Nisanyan hesap kitap yapacak adam olsa su an hapiste mi olurdu? Hodri Meydan Kulesine gidiniz, hesapsiz kitapsiz baskaldirinin abidesini görünüz.
        4. @for_auir he canım he, büyük oyun bozucu sıçramış. burası üç tarafı dağlarla çevrili korunaklı bir mevki oysa, nasıl sıçradılarsa.
          bir senede 9 post atan biri bir ayda 30 post atarsa zihni melekelerini yitirmemiş biri sorar "hayırdır?" diye. sen anlamazsın. hesap kitap yapanlardan hapse düşen de çok olur ayrıca. hesabın yanlış çıkması deniyor ona da.
        5. Ulu reis asiklari facebook sayfasinda büyük resim görsen de surda adam gibi okusak Nisanyan'i. Uzun zamandir yazmiyordu, tadini cikarsak. Illa salca olacaksin degil mi gerzek gerzek fikirlerinle.
        6. Bu blogda yorum yazan insanlar birbirine hakaret etmez genelde bilmem dikkat ettin mi?
          Muhatabına "gerzek fikirler" izafe etmek bir argüman değildir, argüman geliştirme konusunda aciz olduğunun ilanıdır.
          Reis'e bir sana iki bu arada, o kadar salaksın ki...
          Benim sıçtığım bok senden daha zeki.
        7. Rıza Ertuğrul, lütfen başka yorum yazmayınız, yayınlanmayacaktır.
      6. Bir küçük ekleme: ABD'deki ikinci bir istisna 1933-45 arası FDR. 4 seçim kazanmış üst üste. Ondan hemen sonra zaten 2 dönem kuralını getirmişler.
        Yanıtla

        Yanıtlar


        1. Sayılmaz. "Makul süre" dedik. Büyük savaş döneminde 13 yılı herkes makul süre saydı.
      7. 90 yıllık zaman dilimi az olmasa da, diğer ülkelerle karşılaştırıldığında "daha zaman var" denecek gibi. Bizde er geç benzer duruma geleceğiz.Buna, galiba 'gelişmişlik' diyorlar...
        Yanıtla

        Yanıtlar


        1. Hayır, sosyolojiyle alakası yok bence. Oyun kurallarıyla, yani anayasayla alakalı.
        2. Sosyoloji ne işe yarıyor peki? Oyunun kurallarına "uzaylılar mı" uyacak? Toplum oyunun kurallarını idrak edecek bilince sahip değilse ne olacak? Oyunun kurallarına uyulmadığında ne olacak? Üstelik hoş benim kriterlerime göre dünyada demokratik tek bir rejim yok. Hepsi "demokrasi tiyatrosu". Şirketlerin ve para babalarının olduğu yerde demokrasi falan olamaz. Bizzat şirket denen şeyin işleyişi anti-demokratiktir. Şirketlerin kışlalardan farkı yok. Ama genede şunu belirtmem lazım malum "liberal demokrasi tiyatrosunun" anavatanlarında İngiltere'de anayasa yok. Ama eminin bu yorumu yayımlamazsın. Çok demokratsın ya. Senin söylediklerini çürütenleri sansürleyerek demokratlığını sergilersin...
      8. Beklemeyecek derecede yüzeysel bir yaklaşım olmuş ne yazık ki. Avrupa'nın Osmanlı devleti ile kurduğu siyasi ve iktisadi ilişkileri, Avrupa ülkeleri arasındaki rekabeti, ülkenin içinde teba olarak bulunan Hıristiyan nüfusun zamanla güçlenerek komprador bir burjuva haline gelişini, yönetim ve iktisadi hayat üzerindeki etkilerini, doğuda Kürtlerin baskısını/tehdidini göz ardı ederek, tüm bu çeşitliliği bir arada tutmak için meclis gibi bir mutabakat/ikna platformunun gerekli olduğunu göz ardı ederek, saltanat değil de Cumhuriyette karar kılınmasını Kemal'in çocuğu olmamasına bağlamak o kadar rövanşist bir yaklaşım ki, içinde bulunduğunuz durumdan kaynaklanan duygusallığınıza bağlıyorum.

        Bu yaklaşımla ikinci meşrutiyeti nasıl açıklarsınız?
        Yanıtla

        Yanıtlar


        1. "Duygusal" dediğiniz görüşü ilk kez 1994'te yazdığım, 2008'de yayınladığım Yanlış Cumhuriyet'te dile getirmiştim.
      9. Pardon ama burda Atatürk'ün aklına hakaret ediliyor. Cumhuriyet ilanının nedenleri nasıl da eften püften sebeblere bağlanabilir. Atatürk çok araştırdı ayrıca Rusya'dan da teklif geldi komünist olun diye. Biliyorsunuz kurtuluş savaşında bize tek yardım eden Rusya idi. Atatürk kabul etmedi. İsviçre anayasasını temel alarak Türkiye'ye uygun bir anayasa hazırladı. Ekonomi politikası da tamamen Türkiye'ye özgüdür. ...
        Yanıtla

        Yanıtlar


        1. Owww, ortaokul tarih kitabı da geldiğine göre artık dağılabiliriz.

          Sevan Bey de artık bu blogu kapatabilir. Ortaokul tarih kitabında yazıyor zaten ne lazımsa, değil mi?

          Bir alıntıyla bitirelim:

          "Bunlar zaten kitapta yazıyor" (Anonim)
        2. "İsviçre anayasasını temel alarak"? "Rusya'dan teklif geldi komünist olun diye"? "Ekonomi politikası tamamen Türkiye'ye özgüydü"?? Fantastik edebiyatı deneseniz Fatoş hanım?
      10. "[M]eşhur örnek ABD’dir. 228 yılda 44 defa, bir tek istisnayla (Lincoln), makul sürede ve vukuatsız değişimi başarmışlar."
        Bu, 2 Temmuz 1881'de katledilen Başkan James Garfield ve 6 Eylül 1901'de katledilen Başkan William McKinley sayılmazsa doğrudur. Hadi JFK'yi Cumhuriyetten sonra olduğu için hesaba katmayalım.
        Yanıtla

        Yanıtlar


        1. Özensizce ifade etmişim. Kastedilen şey 1) süre aşımının önlenmesi, 2) meşruluğa dair konsensusun sağlanması.
      11. Bu durumda Fransız devrimi'ni yapanların hepsi kısırdı. :)
        Üstelik kendinle çelişiyorsun.
        Senin iddialarınla cevap vereceğim :
        Hem atatürk astığı astık kestiği kestik "bir diktatördü".
        Ülkede "ezici çoğunluk olan dindarları" bile ezebilecek kudrete sahip atatürk'ün padişah olmaya "gücü yetmiyordu" :)
        "Anti-kemalizm" bir ideoloji değildir.
        Maalesef Türkiye'de resmi tarihi eleştirenler gerçekliğe resmi tarihçilerden daha "saygısız".

        Yanıtla
      12. İyide bahseettiğin ülkelerin hepsinde kişiler değişsede "iktidar" aslında hiç değişmiyorki.
        Bir avuç para babası yönetiyor bahsettiğin ülkeleri.
        Ne demokrasisi?
        ABD'de demokrasi olsa %1 bütün servete sahip olabilir miydi?
        Olamazdı.
        TC ile aralarındaki fark "makyajdan" ibaret.
        Üstelik Hindistan hariç hepsi hırsız / talancı / yağmacı / katliamcı cumhuriyetler.
        Dünyanın geri kalanından çaldıklarıyla inşa ettikleri refah toplumları üstüne yapılan "makyaja" demokrasi denemez.
        O makyajda akıyor zaten.
      13. 22 yorum:

        1. Azerbaycan'a çevirmezler ülkeyi umarım. Aliyev gibi bıyıklı bir adam, yıllarca gitmicek ülkenin başından. Akp de "biz koltuk meraklısı değiliz, 2 dönem sonra bırakıcaz" şeklinde sözler ediyordu. Yahu insan başka şeylerle uğraşmak istemez mi? Bırakayım siyaseti, bir tekne alayım, golfe gideyim. Bunların belki başka hayatı yok diye, deri koltuk olmadan yaşayamıyorlar. Kanadalı Justin Trudeau boksör, Obama Golf meraklısı, Putin balık ve av meraklısı. Bizdekilerin başka hayatı yok ki; Ancak bıyık bırakıp, göbek yapmak. Yahu bırak git azcık da başka hayatlar yaşa.
          Yanıtla

          Yanıtlar


          1. "Bunların belki başka hayatı yok diye, deri koltuk olmadan yaşayamıyorlar."
            Harika tespit :)
        2. Türk Siyasal Hayatı bu kadar güzel özetlenemezdi.Nişanyan, görüşlerine katılın veya katılmayın Türkiye'nin sayılı aydınlarından biridir.
          Yanıtla

          Yanıtlar


          1. kesinlikle. siysetten anlamadığım halde merakla okuyup anlayabiliyorum.
          2. O yüzden görüşlerine katılmadığım halde takip ediyorum zaten.
        3. Koltuğu bırakamama olgusu ülkemizin muhalefet liderlerinde de var. Veya daha doğrusu ülke siyasetinin tabiatında var.
          Bkz; Baykal, Bahçeli, ve galiba o yolda ilerlediği izlenimi veren Kılıçdaroğlu. Veya yazıda belirttiğiniz gibi "iktidarı kendi eliyle rakiplerine teslim ettikten sonra geri alma hırsına mağlup ol"an ve "iktidar umudunu genç Ecevit’e kaptırmamak için nasıl canhıraş bir kavga ver"en İnönü.
          Aşağıdaki yazınızda da dikkat çekmişsiniz;
          "Kırk yıllık İnönü saltanatı, 36 yıllık Demirel saltanatı, yirmi küsur yıllık Bahçeli saltanatı gibi vakalara başkanlık rejimlerinde rastlanmaz."
          İlm-i Siyaset Sohbetleri - 3
          Başkanlığın Faydaları
          Yanıtla
        4. Peki, Ahmet Necdet Sezer'in bir istisna olmasının nedeni ne olabilir?

          Onun döneminde ülkede etkin olan asker/sivil bürokrasi ve Kemalist/milliyetçi muhalefetin bir lidere ihtiyaç duymaması olabilir mi?
          Yanıtla

          Yanıtlar


          1. Sezer'in bürokrasinin lideri değil temsilcisi olması olabilir belki.
          2. Ahmet Nejdet Sezer siyasi bir figür değildi. Siyasetçi hiç değildi. Cumhurbaşkanı kim olacak diye merakla beklerken parti liderleri aralarında belirlemişler.
            Kendisi de ona biçilen kaftanı giymekte beis görmedi.

            Bir daha aday olabilmesi de mümkün değildi. Onu elinden tutup getiren Ecevit'in kalbini fena kırmıştı.
          3. Yani bürokrasinin (atanmışların) bir liderliğe ihtiyaçları yokken siyasetçilerin (seçilmişlerin) var, bu koltuk sevdası da bundan kaynaklanıyor diyebilir miyiz? Koltuğu bırakmak onlar için kaybetmekle eş anlamlı, ama sistemin bir parçası olan maaşlı bürokratların böyle bir kaygısı yok.
        5. Burası ortadoğu bunu unutmamak gerek. Bu tür demokrasi hiç olmamasından iyidir. İnsanlar demokratik bir ülkede yaşıyorum diye düşünür ve halkın gazı alınır. Bu yazıda anlatılmak istenen "yav durun daha Bu adam 13 yıldır iktidarda bir 30 yılı görsün "demek istemiş. Ancak Türk siyasi tarihinin en başarılı ismi açık ara Erdoğan bunu kabul edin. Hayatta kaldığı sürece her seçimi kazanır çünkü muhalefet edecek kimae yok. Sağı sol yıkamaz hele ılımlı İslam a dönmüş bir sistem de ancak sosyalist Müslümanlar diye bir parti solu yukseltir. Yani CHP nin günleri sayılidır. Nisan ayinda evet çıkarsa CHP tarihe karışır. Bunu not edin.
          Yanıtla
        6. Bu yazıların ne tarih ne dil ne din ve ne de biraz siyasetle uzaktan yakından alakası yok.Aydın karanlığı aydınlatandır.Bu yazılarda karanlığın dip köşelerine bir yolculuk söz konusu.İktidar da olma süresi neden kısıtlanmalıdır sorusu var lakin cevap yok.Ki cevap verilse dahi bu cevabın mutlak doğru denilebilir bir dayanağı yok.İbtilahi rasihinin saçmalıkları bir dairedir ve hakikat bu dairenin dışındadır.Bu daireden çıkma ihtimalin yok Sevgili Nişanyan.Maalesef acı gerçek budur.
          Yanıtla
        7. TR o ceylan derisi koltuklarda saplanmali bir mekanizma var zaar...
          koltuga oturanin gotune saplaniyor ve ayrilmiyor daha o "got"ten....
          Yani sorun siyasi gotlerde degil, koltuklar arizali bizde, bir de payandalar...
          Yanıtla
        8. Sevgili üstad,Konya'da sığır çobanıyım,şunu merak ettim:Bürokratik rejim neden 2007-2010 arasında göçtü,militarist cumhuriyet yıkıldı? Yani neden 1970 veya 2040 değil.Neden islamcılar kazandı, TSK duman oldu asıl konu bu değil mi üstad?
          Yanıtla

          Yanıtlar


          1. Ragıb Cüneyd27 Ocak 2017 17:55
            Nişanyan'ın 15 ekim 2014'teki makalesini oku, orada tam senin sorduğunu anlatmış.
        9. Atatürk ile olan tespitlere genelde katılmasam da diğerlerine amenna! Çok doğru ve zihin açıcı...
          Yanıtla
        10. Erdoğan'ın da bir keresinde söylediği gibi "ayaklar baş olamaz". Hoşumuza gitse de gitmese de halkı yönetecek bir "baş" lazımdır.
          "Halkın hakimiyeti" diye bir şey olamaz. Halkın sistem içindeki yeri belli; okumak, sonra mezun olup çalışmak, sonra çalıştığından kazandığını alışverişte, tatilde vb. harcamak, arada da sandığa gidip çoğunluğun belirleyeceği liderin seçilmesi için oyunu kullanmak.
          Bu sistemden memnun değil misin? O zaman bırak şu anki işini gücünü, gir siyasete, çoğunluğun desteğini almaya çalış. Çoğunluk senden yana değilse darbe veya devrim yap. Bu da olmuyorsa çoğunluk olduğun bölgende kendini yönetmek için özerklik veya yerel yönetim talep et. Hakikaten, bu CHP seçmeni HDP'yi "bölücülük"le suçlayacağına neden aynısını kendisi için istemiyor? Sonra da seçmen çoğunluğundan şikayet ediyor?
          Yanıtla
        11. Ragıb Cüneyd27 Ocak 2017 17:08
          Sayın Nişanyan'ın, Ekim 2014'te gene bu blogda, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu üzerine yazdığı birkaç makale var, onları da okuyun. Burada yazdıklarının biraz daha detaylısı. O zaman ne demek istediğini daha iyi idrak edersiniz.
          Yanıtla
        12. Sevgili Nişanyana sonsuz Merhabalar olsun, Tespitler gayet yerinde, tarihsel olarak anlam bulmuş,genel olarak bakarsak, (dacik) toplumunun Demokrasi kültürü maalesef hiç olmadı vede hiç bir dönemde gelişim bile gösteremedi, bunca emeğe zorlamalara rağmen, Sonuçta karşımızda Aydınlanma çağını yaşamamış
          Doğu şarkiyatçılığının en dipsel noktasında doğumunu ve varoluşunu gerçekleştirmiş, Tarih sahnesine ilk ortaya çıktıkları 600 yıl boyunca Dinsel ve rejimsel olarak bir bütün Mutlak monarşi ile yönetilmiş bir toplum dan bahsediyoruz, ayrıca Osmanlının yıkılması sonrası ikinci safha'da ise Cumhuriyet dönemi tek adamlar Monarşisine geçişi görüyoruz.ve geldik 1950 yıllar! Tarihlerinin ilk Demokratik halka dayalı seçimi ve seçilen turk lider Menderesin idam edilip askeri vesayet döneminin başlaması ardından 1980 darbesi ve yine bir askeri vesayet yönetimi ve sonrası çalkantılı yıllar ve ardı ardına sonrası 28 şubat 1997 Post-modern bir askeri vesayet darbesi ve takip eden 5 yıl sonunda toplam 15 yıl ve daha fazlası muhtemel sürecek olan tek lider rejimi Recep Tayyip Erdoğan dönemi. "Çürük tahta çivi tutmaz" Saygılar
          Yanıtla
        13. Referandumdan evet çıksın da şu statükocu Kemalist kafalar bir darbe daha alsın.

          Ötekiler yeni bir statüko kurmaya çalışan daha da eski kafalar olduğundan 21. yüzyılın giderek bütünleşen dünyasında zaten fazla bir güçleri olamaz. Uluslararası toplum bir yana ülke içinde bile devamlı tepkiyle karşılaşmaları kaçınılmaz. Gezi'den bu yana iktidarlarını sarsan girişimleri bir düşünün. Kendi içlerindeki çatlaklar da cabası.

          Gün Zileli'nin bir yazısındaki (AKP’nin İki Kurtarıcısı: PKK ve MHP) şu tespit önemli bence:

          "AKP diktatörlüğü, iktidarını konsolide edebilmek için, Gezi’den bu yana adeta bir kültürel savaş başlatarak, tamamen İslamcı-muhafazakâr kalelere çekilip kendini oralara hapsetmiş, dolayısıyla toplumun canlı kültürel dokusuyla arasına kalın duvarlar örmüştür. Muhafazakâr alt katmanlar kalabalık olabilir ama kültürel gerilikleri nedeniyle toplumun esas canlı dokusundan kopukturlar ve canlı dokudan kopan siyasi güçler önünde sonunda toplumun yönlendirici gücü olma şanslarını kaybederler.

          Dolayısıyla AKP diktatörlüğüne çok uzun bir ömür biçmediğimi belirtmeliyim."
          Yanıtla
        14. İnönü koltuğu bırakmış görünse de 80 sene kemalizm bırakmamıştır.

          Akp 15 senedir iktidar gözükse de halen ekol oluşturamamıştır.
          Yanıtla
        15. Recep Tayyip Erdoğan iktidarının gayrı meşrulaşması neredeyse AKP’nin iktidara geldiği tarihte başlamıştır. Deyim yerindeyse, “sarı öküz” başlangıçta feda edilmiştir.
          “Sarı öküz”, 2002 seçimlerinden sonra AKP ve CHP’den oluşan meclisin “iki lideri”, Recep Tayyip Erdoğan ile Deniz Baykal’ın Boğaz’daki “balıkçı lokantası”nda vardıkları “mutabakat”la verilmiştir. Ve bu “mutabakat”, mevcut anayasanın fiilen çiğnenmesini ve “hülle” yoluyla aşılmasını sağladı. Böylece seçim yasası hükümleri nedeniyle milletvekili olamayan ve milletvekili olamadığı için başbakan olması olanaksız olan Recep Tayyip Erdoğan’ın Siirt’ten milletvekili seçilmesinin yolu açıldı. “Anayasayı bir kez çiğnemekten bir şey olmaz” olduğu böylece görüldü.
          İkinci büyük gayrı-meşrulaşma adımı, 2007 yılında yapılan ve cumhurbaşkanının “halk tarafından” seçilmesi hükmünü getiren anayasa değişikliğiyle atıldı. Anayasa değişikliği meclis tarafından kabul edilmiş ve 21 Ekim 2007’de referanduma gidilmesi kararı alınmış olmasına rağmen, Abdullah Gül, “eski anayasa hükmü” uyarınca, 28 Ağustos 2007’de meclis tarafından cumhurbaşkanı seçilmiştir.
          Buna rağmen, tümüyle “kadük” olması gereken değişiklik için referanduma gidilmiş ve “halkın” %68,95’inin “evet” oyuyla kabul edilmiştir.
          Bu iki büyük gayrı-meşrulaşma adımı karşısında Deniz Baykal’lı CHP ve onun yörüngesinde hareket eden toplumsal muhalefet ve sol tam bir aymazlık içinde atılan adımları “demokratik gelişme” olarak değerlendirme gafletine düşmüştür.
          Böylece mevcut anayasanın ve yasaların fiili davranışlarla aşılabileceğini gören Recep Tayyip Erdoğan (ve elbette onunla birlikte mehteran takımı), fiili durumu Mart 2008’deki “Ergenekon operasyonu”yla bir adım öteye taşımıştır. Çok açıktı ki, “Ergenekon operasyonu”, Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından açılan AKP’nin kapatılması davasına karşı fiili bir tutumdu. Ama “medya”daki neo-liberallerin yaygarası ve “Ergenekon operasyonu”nun gözdağı içinde bu fiili durum da toplumsal muhalefet tarafından “algı”lanmadı.
          Üçüncü büyük gayrı-meşrulaşma adımı 2010 anayasa değişikliğiyle atıldı. Özellikle HSYK’ya ilişkin yapılan değişikliklerle Recep Tayyip Erdoğan iktidarı fiili durumlara ilişkin “kanuni” bir temel oluşturmuştur.
          Yazımızın başlangıcında belirttiğimiz gibi, dördüncü büyük gayrı-meşrulaşma adımı 17-25 Aralık sürecinde ortaya çıkmıştır. “Paralel devlet yapılanması”nın, bugünkü namıyla FETÖ’nün 2010 anayasa değişikliğiyle sağlanan “kanunilik” içinde yürüttüğü “yolsuzluk operasyonu”, İçişleri Bakanı Efkan Ala üzerinden yapılan ve polise mahkeme kararlarına uyulmaması direktifi veren fiili müdahale ile yok hükmünde sayılmıştır.
          Buraya kadar Recep Tayyip Erdoğan’ın “icranın başı” olarak başbakanlık düzeyinde fiili ve gayrı-meşru durum ortaya çıkmıştır. Ama en önemli gelişme, Recep Tayyip Erdoğan’ın 10 Ağustos 2014 tarihinde cumhurbaşkanı seçilmesiyle olmuştur.
          Cumhurbaşkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan, seçilir seçilmez yetkilerini fiilen oluşturmaya başlamıştır. Hemen herkesin kabul ettiği gibi, cumhurbaşkanı olarak Recep Tayyip Erdoğan anayasada varolmayan yetkileri fiilen kullanmaya başlamıştır. Ve Türkiye Cumhuriyeti devletinde hiçbir güç bu fiili yetki gaspına karşı çıkmamış ve çıkamamıştır.
          15 Temmuz sonrasında OHAL’le birlikte Recep Tayyip Erdoğan’ın gayrı-meşru fiili iktidarı tam anlamıyla pervasızlaşmıştır. Sulh ceza hakimleri aracılığıyla her türlü muhalefet unsuru gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. İşkence, alenileştirilmiş ve yalın bir “ceza biçimi” haline dönüştürülmüştür.
          Gayrı-Meşru Bir İktidarı “Meşrulaştırmak” - KURTULUŞ CEPHESİ – Ocak-Şubat 2017
          http://kurtuluscephesi.com/kurcep1/kc154_1.html
          Yanıtla